Sızıntı Arşivi

Ağustos 1999 · s. 10 · 8 dakikalık okuma

Potansiyel Güç Bakımından Doğrulara Bakış

Selim Aydın · Din Ve Ahlâk

Yaşadığımız dünyadaki izafî doğrular; zaman, mekân ve çevre şartlarına bağlı olarak ortaya çıkar ve sadece o sınırlarda geçerlidir. Zaman, mekân ölçekleri veya ortaya çıkış şartları gözardı edilen izafî veya kısmî doğrular, mânâsını ve geçerliliğini büyük ölçüde kaybeder.

Maddî dünyanın görünen yapısını ve işleyişini çözmeyi kendisine rehber edinmiş bilimin doğrularıyla, maddî-manevî bütün âlemlerin yapısı ve mânâsı arasında sağlıklı bir denge kurmanın ahlâkî kaidelerini ve değer hükümlerini belirleyen dinî doğrular arasında, farklar ve benzerlikler vardır. Dinin doğrulan; yaşadığımız âlemin -objektif veya subjektif- gerçekliğiyle nasıl bir ilişki içerisinde olacağımıza dair ahlâkî kaideleri belirier. Dinin doğruları, bilimin bulduğu nesnel doğru ve gerçeklerin, insanlığın faydasına nasıl ve ne şekilde kullanılmasına dair kuralları insanlara tavsiye eder. Dinî doğrular, eşyanın tabiatına müdahale etmez, aksine eşyanın tabiatıyla ve gerçeğiyle uyumlu tutum ve davranış modellerini belirler.

Fizikî dünyadaki varlıklar ve süreçler, insan zihninde düşünmenin elemanları olmaya başlayıp, belli bir çerçeve içinde anlamlandırılıp yorumlandığında doğrular haline dönüşürler. Böylece pratik mânâ ve fonksiyon kazanırlar. Doğru haline dönüşen her gerçeklik, belli neticelere sebep olma potansiyeli kazanır. Gerçeklerin yorumu olan ve gerçeklikle örtüşen doğrular, gerçekleri değiştirebilme ve düzenleyebilme potansiyeline sahiptirler. Her doğrunun tesir sahası veya aksiyon potansiyeli farklı olduğundan her konuda veya meselede doğrular, az, daha az, yeterli, daha ve en doğru gibi derecelere sahiptirler. Aksiyon potansiyelleri açısından doğrular ekzopotent (dış dünyaya -afakî- yönelik) ve en-dopotent (iç dünyaya -enfüsî -yönelik) olmak üzere iki şekilde de sınıflandırılabilir.

İÇ VE DIŞ DÜNYA AYIRIMI NOKTASINDAN DOĞRULAR

Bilimsel ve dinî doğrular arasında temel farkın ne olduğunu aşağıdaki iki örnek üzerinde açıklayalım.

a-) Termodinamiğin ikinci kanunu: Bütün fizikî işlem ve süreçlerde kapalı sistemin entropisi artmaya meyillidir. Bu bilimsel hüküm, motorların inşasında ve diğer mekanik sistemlerin hareketinde kullanılabilme potansiyeli olan bir bilimsel doğrudur.

b-) Ahiret ve hesap gününün varlığı: Ölümden sonra insan ruhu devam eder ve kıyamet gününde yeniden dirilen insan yargılanır. Haraketlerinden dolayı mükâfat veya ceza görür. Ahi-ret inancı şeklinde tanımlanan bu hüküm dinî bir doğru ve gerçekliktir. Bu gerçeğe ve doğruya inanma ve kabul etme, insanın ferdî, ailevî ve sosyal hayatında davranışlarını düzenlemede, iç huzuru ve adaleti sağlamada büyük potansiyel güce sahip olan bir doğrudur. Bu İki örnek bilimsel ve dinî doğrular arasındaki farkı açıkça gösterir. Bilimsel doğrular öncelikle dış dünyayı anlama ve şekillendirme üzerine önemli tesirler ortaya çıkarıcı güce sahiptir. Bir başka ifadeyle ekzopotent gücü ağır basan doğrulardır. Bu doğruları kullanarak insan hayatını kolaylaştırıcı faydalı ve pratik uygulamalar geliştirmeyi mümkün kılar. Fizikî dünyadan elde edilen veriler, olgular (gerçekler), önceden oluşturulan bir model ve hipotez ışığında yorumlanır. Hipotezin veya modelin gerçekte yanlış veya eksik olması, objektif verilerin ve olguların hatalı yorumlamalarına yol açabilir. Ancak modelin veya hipotezin eksikliği veya yanlışlığı ortaya çıkıncaya kadar, bu hatalı yorum, bilimsel doğru olarak kabul edilir. Hattâ model eksik ise, bu doğru kısmî bilimsel doğru olarak var olmaya devam edebilir. Bu yüzden bilimsel doğrular, yanlışlanabilir ve eleştirilebilir özelliktedir. Bu bağlamda zaman içerisinde aynı fizikokimyevî ve biyolojik gerçeklere ait birden fazla bilimsel doğru geliştirilebilir. İçinde yaşadığımız dünyada doğrular ve gerçeklerin büyük kısmı, izafî ve kısmî yapıdadır. Bilimsel doğruların sadece küçük bir kısmı, belli kabullenmeler ışığında, mutlak gerçekler ve doğrular olarak kabul edilebilir, büyük bir kısmı ise, zamana, mekâna, modele ve çevre şartlarına bağlı olarak ortaya çıktığından izafî doğrulardır. Dolayısıyla izafî mahiyetteki bu bilimsel doğrular, uzay-zaman ölçeğine bağlı olarak, yanlışlanabilme veya geçerliliğini kaybedebilme potansiyeline sahiptirler.

Dinî doğrular ise, öncelikle endopotent özellikte olduğundan, her ferdin İç dünyası üzerine önemli tesirler ortaya çıkarıcı potansiyele sahiptir. Tutum ve davranışları düzenleyici fonksiyon gördüğünden objektif gerçeklik yönü olsa da, olması gereken doğrular grubuna aittirler. Her ferdin veya sosyal grubun sahip olduğu özel sosyo-kültürel şartlara bağlı olarak dinî doğruların potansiyel gücü, geniş bir faydalılık tayfına sahiptir. Endopotent (enfüsî) mahiyetteki doğrular, insanı tatmin edici, iç huzura kavuşturucu, rahatlatıcı tesirler oluşturur. Bütün felsefî görüşler, inanç sistemleri ve beşerî bilimler (ilahiyat, psikoloji, sosyoloji, sanat, şiir, edebiyat, felsefe) tarafından ortaya konan doğrular, birinci derecede endopotent etkilere sahiptir. Yukarıda yapılan bu analiz iki önemli hususu ortaya çıkarmaktadır.

a-) İnsanların, pratik faydaları olan ve dış dünyayı düzenleyebilme potansiyeli olan bilimsel doğrulara ihtiyacı vardır.

b-) İnsanların iç huzurunu sağlayan ve ruhî tatmini ortaya çıkarıcı, ruhî ve zihnî dengeyi kurucu fonksiyonu olan dinî doğrulara da ihtiyacı vardır.

Arkeolojik ve tarihî araştırmalar, insanın iç dünyasını, tutum ve davranışlarını düzenleyen dinî, ahlakî, estetik doğruların, tarihin her döneminde kültür ve medeniyetleri şekillendiren unsurların başında geldiğini göstermektedir. Bazı rasyonalist ve bilimperestlerin düşündüğünün aksine, din hiçbir zaman ferdin hususî ve kamu sahasını ilgilendiren dünyasından silinip atılamayacaktır. Aksine ferdin iç huzurunu ve ruhî tatminini sağlamada din, ihmal edilemez bir faktör olarak kalacaktır. Hattâ insanın iç huzura kavuşmasını ve kendisiyle barışık olmasını ve hissî bakımdan kendini emniyette hissetmesini sağlayan iç dünyaya ait (dinî, metafizik?, estetik) doğruların, kişiye maddî rahatlık ve kolaylık sağlayan dış dünyaya ait (bilimsel-akılcı) doğrulardan bile daha önemli olduğu söylenebilir.

İster mutlak hakikatin, isterse izafî doğru ve gerçeğin aranmasında, akıl yolu (afakî tefekkür), kalb yolu (enfüsî tefekkür) veya hem akıl hem de kalb yolu birlikte kullanılabilir. Sadece kalb ayağı ile hakikati aramaya girişilirse, mantıkî analizler, eleştirel düşünme, sorgulama ve sembollerin bilimsel açıklamaları, bu kişilerin kalblerindeki imanda sarsıntıya yol açabilir. Sadece akıl ayağı ile hakikati arayan kişilerin ise, düşünce plânında sapmalara maruz kalmaları ve ruh dengelerini bozma riski vardır. Sadece akıl yolunda yürüyenlerin bazıları, kalben Müslüman, zihnen küfür ve sapıklık içinde bulunurlar. Çözüm ise akleden kalbin rehberliğinde doğru ve gerçeği (hakikati) arama yolculuğuna çıkmaktır. Kalb esas olmalı, akıl ve diğer zihin fakülteleri kalbe yardımcı olmalı ve onun önünü aydınlatarak bağnazlığın ve yobazlığın tuzağına düşmekten alı koymalıdır. Bu noktadan bir çok düşünüre göre, dinî iman ve inancın temel kaynağını deliller ve akılcılık değil, daha çok kalb merkezli bir inanma, kabul etme ve teslimiyet oluşturur. Bu bağlamda kalbi besleyen dinî doğrular ve ibadetler iken; aklı besleyen aktiviteler, düşünme, sorgulama, analiz, delillendirme, eleştirel düşünme ve akılcılıktır. Sağlıklı insanda bu doğrular, sağlıklı şekilde bulunarak, hem kalb hem de akıl beslenir ve tatmin olur. Bu noktada Kur'ândaki "Kalpler ancak Allah'ı zikirle tatmin olur" âyeti çok mânâlıdır.

İnsanların bilime, dine ve her ikisine birlikte inananlar şeklinde kategorize edilmesi, ancak gerçek ve doğruların çeşitliliği ve aralarındaki fark, fark edildiğinde çözümlenebilir. Bilimin tek başına doğru bilgiye insanı ulaştırdığını kabul edenler, bilimin hakikatte, olguların veya verilerin yorumu olduğu hususunu unuturlar. Öte yandan dinin maddî dünyanın tabiatı ve işleyişi veya insanın maddî yapısı konusundaki cevapları bizlere hazırlanmış paketler şeklinde verdiğini savunanlar da, dinî doğruların, nesnel dünyanın nasıl oluştuğu ve işlediği konusundaki doğru ve gerçeklerin birebir izdüşümü olduğuna inanmaya meyillidirler. Bu ince noktayı farkedemeyen bilim dünyası, yanlışlıkla gerçeği doğrulara eşitlemekte ve ikisini aynı şey zannetmekte iken; ilâhiyatçılarda doğrularla gerçeği aynı şeymiş gibi algılama yanlışına düşmektedirler.

DOĞRULARIN AKSİYON POTANSİYELLERİ

İster dinî isterse bilimsel doğru olsun, her doğru öncelikli bir tesir sahasına (ve aksiyon potansiyeline) sahiptir. Yani her doğru değişik seviyelerde belli tutum ve davranışları harekete geçirici veya olayları, varlıkları şekillendirici potansiyellere sahiptir. Bu potansiyeller, insanın iç dünyasına, dış dünyasına veya her ikisine yönelik doğrular olabilir. Dinî doğrular ve gerçekler, uygulamalar öncelikle, endopotent karakterde olup, ferdin iç dünyasını şekillendirici güce sahiptirler. Ancak bu doğruların yol açtığı tali durumdaki tesirler, hem kişinin ferdî hayatına hem de dış dünyaya (kamu alanına) ait olabilir. Meselâ Yaratıcıya, ahiret gününe inanma, ibadet etme, birinci derecede endopotent özellikte bir doğrudur. Yardımda bulunma insanlara nazik ve hürmetkâr davranma ise, birinci derecede ekzopotent karakterde bir ahlâkî-dinî doğrudur. Her ikisi de tabiatı ve neticeleri itibarıyla, hem ferde hem de cemiyete fayda sağlayıcı doğrulardır. Öte yandan dinî doğru ve gerçeklerin o dine mensup kişiler tarafından yanlış tatbikatları veya temsili, zatında faydalı olan dinî doğru ve gerçeklerin, zararlı tesirler doğurmasına yol açabilir. Ayrıca dinî doğru ve gerçeklerin yanlış uygulamalar sonucunda ortaya çıkaracağı zararlı tesirler, belli ölçüde hangi doğru ve gerçeğin yanlış uygulandığına bağlıdır.

Bilimin gerçekleri ve doğruları da böyledir. Kimyevî ve biyolojik silah yapımı ve kullanımı, zararlı tesirlere yol açabilecek ekzopotent bilimsel bir doğrudur. Aşıların üretimi ve kullanımı ve böylece salgın enfeksiyonlardan ölümlerin engellenmesi, faydalı ekzopotent bir doğrudur. Bazı durumlarda bilimsel doğruların aksiyon potansiyellerinin faydalı mı zararlı mı tesirler üreteceği belirsizdir. Meselâ insanın genetik haritasının ortaya çıkarılmasının ne gibi neticelere yol açacağı belirsizdir. Bilimsel doğruların aksiyon potansiyellerinin ortaya çıkaracağı neticelerin ne olacağının bilinmediği durumlarda, belirleyici olarak ahlâkî değerler ön plâna çıkar.

Her iki alanın doğrularının aksiyon potansiyellerinin etkileri hem iç hem de dış dünyada faydalı olacak şekilde düzenlenebildiği taktirde, her ikisi birlikte insanların hayatında yer aldığı takdirde, sağlıklı ve dengeli insanlar ve cemiyetler yetiştirilebilir.

Şimdiye kadar dine karşı olan insanlar, dinî doğru ve gerçeklerin müntesipleri tarafından yanlış kullanımı ve uygulamaları sonucundan yola çıkarak, dinin dış dünyadaki ekzopotent potansiyelini negatif (zararlı) görerek, ferdî ve sosyal hayattaki olumlu ve faydalı tesirlerini hep göz ardı ettiler.

Bilimin doğrularını tek rehber ve aydınlık verici tek ışık kabul edenler de bilimin dış dünyaya yönelik pozitif-faydalı etkilerini ön plâna çıkarırken, ahlaken kötü kimselerin elinde ortaya çıkan zararlı etkilerini yok saydılar. Neticede belli bir kesim dinin sağladığı faydalardan ve güzelliklerinden mahrum kalırken, belli bir kesim de bilimin insan hayatına yaptığı katkılardan ve yararlardan istenilen ölçüde faydalanamadılar.

İçinde bulunduğumuz çağ, bilim ve din dünyası mensuplarının diyaloğunu gerektiren bir dönemdir. Her iki doğruya her sağlıklı insanın ihtiyacı olduğu dikkate alındığında, bilim ve din otoriteleri bir araya gelmeli, dinin ve bilimin doğrularını günlük hayatlarında kullanırken, yanlış anlamalara ve uygulamalara meydan vermeyecek insanların yetiştirilmesi için sağlıklı eğitim modelleri geliştirmelidir. Mevcut uygulamalar da acilen gözden geçirilmeli ve çağa uygun yeni düzenlemeler yapılmalıdır. Böylece insanların her iki dünyanın doğrularının aksiyon potansiyellerinden faydalı şekilde istifade etmelerinin önü açılmalıdır.

Kaynaklar:

Scientific and religious truths (bilimsel ve dini doğrular) konusunda. 1999 yılında (URL:http://www.meta-list.org) web sitesinde yapılan tartışmalar.