Sızıntı Arşivi

Nisan 1991 · s. 136 · 3 dakikalık okuma

Penceredeki Adam

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

Eskişehir hapishanesinin penceresinden dışarıyı seyrediyordu. Kavak ağaçlarının alkışa benzer yaprak hışırtıları ve üzerlerinden ge­çen bu titrek ritmine ayak uydurmaya çalışan kuşların kanat çırpışları onun gönlüne memleket hava­sının diriltici iksirini yudumlatırken yavaş yavaş garipliğinin çizgilerini de okutuyordu dış dünyâ­da...

Ah gurbet ah gariblik.. "Rabbim" diyordu penceredeki adam "Rabbim beni bu gurbet ilde yalnız bırakma. Milletimi felaha erdir. Gençliğin imânını kurtarmak için bizlere sabır ve sebat ver dâvamızda."

İpek bulutlar onun gönlüne ince tellerden bir kuğu beyazlığı dokuyor, güneş ışıklan gelecek için gönlüne ümit nakışları örüyordu.

Bir ara hapishanenin karşısında lise mektebi­nin avlusunda bayram havasıyla oynayan kızlar gördü. Herhalde bir kutlama günü için hazırlık ya­pıyorlardı. Gözleri bu tablodan bîr an için ayrıldı ve gönül dünyâsına çevrildi. Kalbi bir sinema önünde film karelerini izleyen bir seyirci gibi pür dikkat kesilmişti. Hayal ekranı ardarda o genç kız­ların hayatını son noktasına kadar hatta daha son­rasında bile aldıkları şekillerle zihnine resmediyor­du. Kızlar bu karelerde yavaş yavaş ihtiyarlıyorlar, yüzlerine yıllar geçtikçe yaşlılık belirtisi izler olu­şuyordu. Bir kısmı yaşlanmadan daha genç yaşta ölüyor, bir kısmı da saçlarına düşen akla geçmişte­ki günlerim esef ve üzüntüyle anıyorlardı. Bazılarında hâlâ şuursuzca geçmişine özlem de yok de­ğildi hani... Fakat saçlardaki aklar, yüzlerdeki çizgiler ve bükülmüş bel ile gençlik güzelliğini yitiren bu insanlar çevre­den eski ilgiyi göreme­yince ihtiyarlık elemine dayanacakları güçleri kalmıyordu. Bazı kişiler onların bu çevreden ilgi bekleyen halini görünce onlara tiksintiyle bakı­yordu. Bu nefret ve tik­sinti dolu bakışlar o ihti­yarlan tamamen çileden çıkarıyor ve onlara acı içinde acı. ızdırab içinde ızdırab zehrini kadeh ka­deh yudumlatıyordu.

Bazıları da ölmüş olduğundan toprağa gi­rip azab çekiyordu. Gençliğinde girdiği günahların hesabını veriyordu. Çatılmış iskeletler şekline gelmiş cesetler o eski güzelliğinden bir tek iz bırakmayan zamanın paletleri allında eklem yerlerinden çözülmüş ve karşı koyma gücünü kaybetmiş bir şekilde topra­ğın bağrında acizliğin ve güçsüzlüğün bir simgesi olarak öylece yatıyorlardı...

Adam pencerede gözü önünden geçen bu hayâlî gerçekleri seyrederken göz yaşlarını tutamı­yor, ağlıyor ağlıyordu. Uzun kirpiklerinden süzü­len ipek beyazlığı ile pembe rengin karışımı bir ten rengine sahip yüzünde ıslak izler bırakarak dökü­len damlalar âdeta ruhundaki ızdırâb kaynağından geliyordu. Onların o elem ve ızdırâb dolu hallerine ağlayan adam bütün insanlığın derdini düğüm dü­ğüm ruhunda taşıyordu. İçi milletin ızdırabıyla li­me lime olmuştu. "İşte" diyordu "işte": Bu gençlik bir gün olup gidecek. Bizler de ihtiyarlayacağız. Saçlarımıza beyaz karlar yağacak. Yaşlılık belirtisi kırış kırış çizgiler yüzümüze mührünü basacak.. Gözlerimizde mor halkalar belirecek, içimiz, genç­liği boş yere geçirmenin nedâmetiyle yahut iyi yol­da harcamanın huzuruyla dolacak.. Gençliğimizi iffet ve namus dairesinde korursak ve öylece ber­rak, temiz bir hayat yaşarsak herhalde bu bizim ahirete göçümüzde en değerli tesellimiz olacak...

Kavak ağaçlan yine nazlı nazlı salınıyor, kuşlar yine o sevinçli ötüşleriyle güneş ışıklarıyla yarışırcasına uçuşuyorlardı. Gökyüzündeki bulut­lar beyazlığından hiç bir şey kaybetmemiş aynı tâzeliğini korurmuşçasına ipek yüklü kervanlar gibi gök yolculuğuna devam ediyorlardı. Penceredeki adam şöyle düşündü: İnsan da bir yolcudur. Anne karnından dünyâya ge­len ve oradan kabre, haşre giden bir ebed yolcusudur. Bu ciddî yolculukta bize en güzel azık imân, ihlâs ve kul­luk borcumuzu yerine getirmekten başka nedir ki? Bu düşünceler ve günün güzelliği lise kız­larının acıklı haline zıt istikâmette hareket eden iki nurlu çizgi şeklinde onun tâ ruhunun derin­liklerine uzandı. Onu apayrı bir iklîme çeken bu iki çizgi belliki tek bir odakta toplanıyor ve onun ruhunda başka ilhamlar veren bîr ilâhi kaynak, bir kutsi pınar oluşturuyordu.