Sızıntı Arşivi

Aralık 1986 · s. 466 · 7 dakikalık okuma

Öze Doğru

M.Emin Arslan · Edebiyat

M.Emin Aslan

Sabahın taze ışıkları şehre yavaş yavaş yayılırken, okulun kapısında duran iki genç ümitle kapının açılmasını bekliyordu. Bunlar okulun en başarılı öğrencileri olup milletlerarası fondan, öğrenim gördükleri dalda doktora yapabilmek için burs almaya hak kazanmışlardı. Bugün evraklarını alacaklarından dolayı heyecanlanıyorlardı. Bunun neticesinde güneşin ışıklarından önce kapıya dayanmışlar, içlerinde maddileşmeye yüz tutmuş hayallerinin körüklediği ümitle kapının açılmasını bekleyip durmuşlardı.

Güneş apartmanların arasından yükseldikçe okulun bahçesi kalabalıklaşıyor, iki öğrencinin huzursuzluğu da gittikçe artıyordu. Sabırlarının tükendiği bir andı ki kapı açıldı... İkisi de birden yerlerinden fırlayıp gözden kayboldular.

“Aradan fazla bir zaman geçmeden geriye dönmüşlerdi ki bir tanesi hayli kabarık bir dosya taşıyordu. Merdivenlerden inerken dosyayı hafif araladı, sessiz sessiz bir süre okuduktan sonra dudaklarından çehresine muzip bir gülümseme yayıldı. Diğeri odunlaşmış bir ruh haleti içinde arkadaşına yaklaştı.

— Ne oldu? diye sordu.

— İşin kötü, dedi öbürü.

— Niçin?

— Hazırlayacağın konu;” İnançların tabii hadiselere bakış açısı ve bunun insan psikolojisindeki yeri.”

Sarı saçlı olanı, aniden durdu; yüzündeki damarlar şişmiş adaleleri gerilmişti. Hiddetlendiği her halinden belli oluyordu.

— Neyin var? diye devam etti öbürü.

— Saçma bir konu, gidip değiştirmelerini isteyeceğim.

— Galiba bu mümkün değil. Konular kurul tarafından tayin edilmiş. Onaylı... Bu kadar kızmana ne gerek var üç-beş ay güzel bir tatil yapmış olursun. Bir yanardağın eteğinde, deprem bölgesinde oturan ahalinin hayat tarzı ve inançları ile afetin oluşması arasında ne alakası olabilir. Bu bölgelerde, hayat tarzı ve inancı başka olan ahali otursaydı afet yine olurdu. Bunun nesini araştıracaksın..!

— Güzel konuştun. Fakat sen bir psikologsun; ilmi, inançların darağacından, elde edeceğin neticeyle kurtarırken, insanların psikolojik dünyalarını da hafifletmiş olursun, fena mı?

Konuşma uzadıkça konuya yavaş ısınıyor, tatil fikri de aklına yatıyordu. Böylece okulda okuduğu sürece derslerin ağırlığıyla yorulan bünyesini dinlendirmiş olacak, hem şehrin bunaltıcı atmosferinden kurtulacak, hem de tezini hazırlayıp ileriye doğru bir adım daha atmış olacaktı. Bunun yanında çaresizlik içinde teslim olmanın acısıyla kuruldakilere kızmaktan da kendini alamıyordu.

Okuldan ayrıldıktan iki gün sonra hava alanında, kendini uğurlamaya gelen arkadaşlarıyla birlikte uçağı bekliyorlardı. Buradan bir afet bölgesi olan Kolombia’ya gidecek, oradan bu dalda görevli çeşitli ülkelerden gelen heyete katılıp değişik yerlerde araştırma yapacaklardı. Çeşitli inançtaki insanların bu konulardaki görüşünü hayat tarzları ile öğrenip, insan psikolojisine nasıl tesir ettiğini ve bu arada doğan problemlerin çözüm yollarının neler olduğunu araştıracaktı. Az sonra beklediği uçak gelmişti. Elinde valizi ile merdivenlere tırmanırken dönüp arkadaşlarına el sallıyordu, yerine yerleştiğinde, düşünceleri yavaş yavaş tezinin konusuna doğru kayıp gitti. “Kendisinde adeta bir miras gibi ana ve babasından kalma, ancak hüviyet cüzdanına baktığı zaman hatırladığı, hatta bir ara kazımaya kalktığı inanç bu konuda insan psikolojisine ne kadar yük yüklüyordu acaba?” Derslerde gördüğü kadarıyla izaha kalktı fakat bu konuda yetersiz bilgisiyle meseleye bakamayacaktı. İç alemi ciddi bir kavgaya sahne oluyordu. Acaba inançların içinde buna, doğru olarak izah getireni var mıydı? Aklına sığdıramadığı kısımda ise dağlar büyüklüğünde bir “Nasıl?” vardı. “Nasıl?” Kolombia’ yı ateşler çepeçevre sardıysa, dağ içini dışına döktüyse, ora halkının hayat hikâyesi ile nasıl bir alaka kurabilirdi. Aksi halde soluk alıp vermeyen dağlara canlı demek gerekirdi ki ahalinin üzerine ateşler saçsın veya ahaliyi alt üst etsin.

Düşünceleri beyin zarını kemirmeye başlamıştı ki kafatasında doğan bu saçma düşünceye karşı “Kimbilir” diyerek mağlubiyetini ifade etti. Başını koltuğa dayadı, herşeye rağmen düşüncelerden kurtulup uyumaya zorladı kendini. Geride kalan hayatını çoktan unutmuştu, fakat kafasında avına sinsi sinsi yaklaşan tilkinin yürüyüşü misali dolaşan tez konusu göz kapaklarına batıyor, uyumasına mani oluyordu. Uçak havalanalı epeyce olmuş, doğup büyüdüğü şehir, az önce el salladığı arkadaşları çok gerilerde kalmıştı.

Dört buçuk aylık bir araştırmadan, bir valiz dolusu kitap, teksir kağıdı ve giderken uçağın merdivenlerinde sancısı tutan düşüncelerinin çocuklarıyla döndü. Doğup büyüdüğü toprakları, şimdiye kadar hiç ayrılmadığı arkadaşlarını özlemişti ama şu an doğruca kimsenin rahatsız edemeyeceği bir yere çekilip başından boşluğa doğru akıp giden düşüncelerinin önüne set çekmeliydi...

Arkadaşlarının rahatsız etme ihtimalini de hesaba katarak şehrin ücra köşelerinde bir otele taşındı. Kafasındaki fikirlerin sıcaklığıyla adım adım yaklaştığı neticeye varmak istiyordu. Masanın üzerine boşalttığı, bilgi dolu kâğıt ve kitapları dikkatlice gözden geçirmeye başladı. Röportaj yaptığı kimselerin konuşmalarını tekrar okudu. Dinler hakkında objektif olarak yazılmış kitaplardan birçoğunu gerek araştırma bölgesinde olsun gerek otelin dar odasında olsun itina ile dikte etti ve her sayfa ilerledikçe insanların hayat tarzı ile alakalı olarak fıtri hadiselerin ardında dolaşan gizli bir elin varlığını hissediyordu. Bu gözlükle hayata baktığı zaman ufkunun genişlediğini, her varlığın o sırlı elden nağmeler taşıdığını bütün açıklığıyla seziyordu artık. Afete uğramış insanların hayat tarzlarında gördüğü şeyler; zulüm, refaha düşkünlük, başı-boş hayata merak gibi insan olma özelliklerine ters düşen şeylerdi...

İnsanlar bu konulara değişik açılardan bakmışsa da genelinde doyurucu ve inandırıcı bir tutum yoktu. Her mevzuda insanın ruhi hayatına bazı hurafeler telafisi mümkün olmayan darbeler indiriyordu. Bir zamanlar hüviyet cüzdanından ve kendisine ait herşeyden söküp atmaya çalıştığı dinin prensiplerine gelince bir bu konuda değil bütün meselelerde hayatın her anına hükmedecek, çepeçevre saracak temeller atılmıştı.

İlahi mesajlardan bazılarını okuduğu zaman, varlığının ve bütün varlıkların Yaratıcı’sını tanımanın verdiği heyecan ile ruhi dünyası genişliyor başı ölümün ötesine, sonsuzluk âlemine uzanıyordu. Evet o gizli elin sahibinden gelen mesajın ta kendisiydi bu.

“Doğrusu inkâr edenler bir yalanlama içine girmişlerdir. Allah onları arkalarından kuşatmıştır.”

“Çünkü onlar zulmetmiş ve azmış idiler. Onlar neler yalanladı, neler” (k).

Artık neticeye varmıştı. Her şeye yeniden başlamanın neticesiydi bu. Üniversitedeki profösörler, heyettekiler, kuruldakiler, bu konuda söz sahibiyim diyenler, ne derlerse desinler, herşeyi sistemli ve ölçülü yaratan biri vardı ve ölçüyü taşıranlara, insanca hayattan uzaklaşanlara dağlarla, sellerle, ateşlerle ve fırtınalarla cevap veriyordu... Ruh ve cesedi yaratan, bu ikisinin yapısına uygun olarak en mükemmel hayatın sınırlarını çizecekti.

Neticeye, doğru olarak varmışlığın verdiği huzurla dışarı çıkabilir, arkadaşlarına görünebilir ve bu hakikatı bir kere de kendisi haykırabilirdi. Dışarı çıktığı zaman hafta sonu olduğundan ortalık sakindi. Her adımda bir ilahi mesaj, bütün tazeliğiyle kulaklarında çınlıyordu. Bu hazla arkadaşlarının oturduğu semte doğru yöneldi. Onların da haberdar olmasını arzuluyordu. Zehirledikleri ruhlarını daha fazla zehirlemeden hakiki kaynaktan doya doya içmelerini başıboşluğa son vermelerini sonsuzluğun sahibine teslim olmalarını istiyordu.

Ne kadar zaman yürüdüğünün farkında değildi. Caddenin karşısında park etmiş bir arabanın ardı arkası kesilmeyen korna sesiyle dalıp gittiği ötelerin ötesi alemden güçlükle aldı kendini. Arabaya doğru baktığı zaman tanıdığı birisinin koşarak kendisine doğru geldiğini gördü. Bu, tezi beraber aldığı arkadaşıydı. Sarıldılar. Arkadaşı omuzlarından tuttu dikkatlice baktı. Karşısındakinin saçı sakalı birbirine karışmıştı. Onu daha önce hiç böyle görmemişti.

— Ne oldu..? Bu halin de ne? Diye sordu.

— Herşey!

— Anlatsana!

— Beni dikkatli dinle... Araştırma yaptığım bölgelerde hep aynı şeyi gördüm. Nefse tutsaklık, insani olmayan hayata merak, inkâr, isyan, inat, zulüm... Her afet olmazdan önce bu hazin akitebe ikaz ve ikazcılar var. Bu hadiselerin arkasında gizli bir elin varlığını anladım. Her hadisenin altındaki el, aynı el. Pompe’yi, Sodom ve Gomora’yı incele, ayni sebeblerin ayni neticelere varıp dayandığını göreceksiniz...

İşte bu buud’tan kâinata baktığım zaman her oluş ve bitişte o elin varlığını hissettim. İnançları inceledim, bu hususta en güzel şekilde parmak basanı ise bir zamanlar hüviyet cüzdanımıza bile layık görmediğimiz inançtı. Sana mevzuum ile alakalı bazılarını okuyayım da dinle:

“Doğrusu inkâr edenler bir yalanlama içine girmişlerdir. Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır (k)...

Bir büyüğün değerlendirmelerinden de şunları okudu. “önce sefil iştahlarına esir olup nefsaniliklerinde boğulanlar, sonra batan batana boğulup gittiler”“Yüce medeniyetleri vardı, yer ve gök el ele vermiş, onların refahlarına hizmet ediyordu.Dünya başlarını döndürdü, nimetler bakışlarını bulandırdı. Yavaş yavaş kalpleri taşlaştı. Sonra da yerin püskürttüğü ateşlerle kalp ve beden birliğine ulaştılar ibret alınsın diye...”

Hatırlıyor musun? diye devam etti. Giderken ilmi ve insanları inancın darağacından kurtarırsın, demiştin. Oysa ki, ilim bizim o darağacı gibi gördüğümüz inanç sisteminde yeşermekle hayat bulmakta. Ama yalnız ve yalnız bir inanç. En doğruyu, en güzeli, en mükemmeli bilen Allah’ın gönderdiği inanç... Diğeri sözünü kesti.

— O inancı dağda koyun güdenler de tanıyor. Hayatını ona göre organize ediyor. İşte onunla senin aranda bir fark olmalı. Hem tanıyalım bilelim sonuç ne olacak?

— Çok şeyler... önce çobanla benim bu konuda eşit olabileceğimizi söyleyeyim. Vezüv patladığı zaman köle ile efendi aynı korkuyla aynı can derdindeydiler. Bataklığa giden herkesin paçasının tutuşmuş oluşu eşitliği sağlar. Ne olacak, diye sordun. Her şeyden önce diğer insanların tasavvur bile edemediği zevk ve eğlencesinin içindeyken dahi “Ne olacak sonumuz?” diye kaygılanmamıza gerek kalmayacak. Bu güzelliklerle bezenmiş sarayın sahibi O’na itaat etmekle ölümün olmadığı, zevklerin eskimediği, bıkkınlık vermediği, bu dünyanın, yanında bir kıvılcım hükmünde kaldığı sonsuz bir aleme davet edeceğini vaad ediyor...

Öbürü daha fazla dinlemedi geri döndü ve arabasına yürüdü.

İçine bir ürperti çöktü ve heyecanla arkasından bağırdı.

— İnkâr ve isyanın da inat ediyorsun! Birden sustu, sanki arkadaşının peşinde bir alev deryası adım adım takip ediyordu. Sesini duyuramamanın verdiği eziklikle, arabanın arkasından bakarken şunları düşündü.

Hakikat hüzmeleriyle dolup dolup susamış gönüllere, ham ruhlara ve bu ruhları saran ateş deryasına boşalmak gerekir ki, insanımızı ve ümitle baktığımız neslimizi beklenen tehlikelerin girdabından koruyabilelim.