Sızıntı Arşivi

Nisan 1999 · s. 20 · 6 dakikalık okuma

Öyle Ağır bir Acıki...

Nihat Dağlı · Edebiyat

Nihat Dağlı

Sevgili dostum!..

Sosyal adalet ve barışa yabancılaşan bir ülkede, Schopenhauer'ı okuduğum bir zamanda, insanî olanı merkezinden kovan kentin soğuk ve kirli bir gününde, esnaftan birinin selâsını okuyan imam efendiyi dinlediğim bir vakitte., mektubun çıkageldi. Bardağı taşıran damla derler ya!. İşte öyle oldu mektubunuz. Gayri ihtiyarî söylendim:' ah dünya! vah dünya!.. Farkında mısın; insanı, acı ve sevinç arasında konuk ediyorsun.'

Dante buradan hareketle, hayatı bir trajedi olarak okur. İlahî Komedya'da, insanoğlunu Virgile ile Beatrice arasında resmeder:

'......

Virgile! Yalnız bırakma beni! Senin güç getiremediğin bir yola, nasıl olur da, öğrencin olan ben güç yetirebilirim?(...)

Ancak Virgite döndü, ondan sonra bir şey söylemedi? Ben de onun titrek, korkulu, güçsüz gölgesini, ürkek, yıpranmış bakışlarımla, cehennemde adım adım izliyordum. Onun, kendi elleriyle yetiştirdiği bağımlı öğrencisi olan bana dönüp bakmadan, şaşkın, ölgün berzah çölünün göğsünde, durgunca hızla yürüdüğünü görüyordum. Bir saat sonra, çölün en uzak yerinde yok olmaya yüz tutmuş belirsiz bir gölge vardı, sonra kalan hiç...

Böylece ben yalnız kaldım.

(....)

Ben, Beatrice'le el ele tutuştum. O da beni gölgesinin yeğniliğiyle kendi arkasından yukarı çıkardı. Böylece biz birden, bulutların içinde uyuyan dağın doruğuna u-laştık. Ben, gök yüzüne göz dikerek, bakışlarımı gözerimin çevresinde gezdirdim. Varlık dirilmiş, bir ilk yaz esintisi esmiş, kokular her yanda hızla yayılmış, ırmaklar taşmış... gibiydi. Yeniden başlayan yaşam idi. Bir ara durup, onunla el ele, varlığı izledim. Kendi kurtuluşumun mucizesinin tadını içimin damağında duyumsuyor idim. Sonra iki kelebek yeğniliğinde, o yandan, dağı inmiş olduk...

Böylece karşıma cennet çıkıverdi.

.......'

Sevgili dostum.

Virgile ile Beatrice arasında sarkan hayatın kahramanı bir trajediyi yaşarken, sevinç ve acının iç içe geçtiği dünya serüvenini işaretliyor. Mektup atmadığınız, mektup yazmadığım dönemin üzerine kapanan bir parentez olan son mektubunuz ise. bu serüvenin sadece acı yüzünü gösterdi: Fahri Bey'in kazası, felci, hafıza kaybına uğraması.. ve sizin yıkımınız:

'Niye böyle? Yani... Bilmiyorum... Şimdi her şeyi unuttu mu? Yani şimdi ben gitsem, dikilsem karşısına, 'Hocam!' desem, boş boş bakacak mı gözüme? Öyle boş boş, ruhsuz... Öyle ağır bir acı ki... Bayram gelecekti. Biz yine ziyaretine gidecektik. Sonra bahar gelecekti. Güzel günler o-lacaktı. Ya şimdi?! Kolu kanadı kırılmış kuşlar gibiyim. Yaşadıklarım yıpratıyor beni. Yüreğim iflas edecek gibi...'

Ramazandayız; kalıba girmeyen, tanımlanmıyan bir gizemin hayata karıştığını, zamanı yumuşattığını daha çok duyumsadığımız bir vaktin içinden geçiyoruz. Biz bu esriklik içinde yürüyüşümüzü yaparken, aslında hayat kendince konuşmaktan vazgeçmiş değil; yine onu yaşıyor ve dilini konuşuyoruz. Meselâ birimizin kuytularında karşılığı olan bir ismin üzeri çizilebiliyor; kaç kez, 'daha dün vardı, konuştuk, oysa şimdi yok' dedik. Ortada öylece.. kalakalıyoruz; hayatımıza o kadar girmişken, onun yerinden sökülmesine karşılık gelebilecek bir cevabı bulamazken...

Acaba yanılıyor muyuz? Sahi biz neyi istiyoruz? Nasıl bir yer ve nasıl bir şey? Bu coğrafyanın ovalarında, dağlarında uzanıp giden yollarda karşımıza çıkan canavarın bizi rahat bırakmasını isterken, daha az kaza, daha çok yaşam dilerken.. neyi istediğimize dair ip uçîannı veriyoruz ama, çok katı bir gerçeklik olarak karşımızda duran hayattan, güç yetiremiyeceği daha çok şey beklediğimizin belki de farkında değiliz. Sonuçta her seferinde bir burkuntu, bir yıkım yaşıyoruz. Heyecanımızdan, sevincimizden pay bırakıyor ve eksilerek büyüyoruz. Bunları haketmediğimizi; daha güzel, daha rahat, daha yumuşak geçişlerle yaşanan bir hayat istediğimizi, çığlık hâline getirmesek de, iç dilimizle bunu söylüyoruz.

Mükemmel varlıklar değiliz. Hâdiselerin dış yüzeyinde, sonuçlarında gördüğümüz acılardan öte geçemiyor; uzanamadığımız derinliklerde bulunduğu söylenen o bütün her şeyin an/amma yabancılaşıyoruz. Ölümün müdahalesinden biraz daha sıyrılmış bir hayat olamaz mı? diyoruz. Meselâ gençler erken vakitte aramtzdan ayrılmasa.. insanlar bir yerlerinden

mahrum kalmasa.. bir depremle evlerimiz başlarımıza yıkılmasa.. annemiz bize kızmasa.. babamız bizi dövmese.. rakamlar, memurların bordrolarında yüksek, pazarda ise küçük olsa.. dağ başlarında gencecik insanlar birbirlerine kurşun sıkmasa.. farklılıkların yolu kesilmese.. topraklarımıza sahici demokrasi gelse.. sosyal barış içinde yaşansa.. medyacılar sinsi sinsi oynamasa.. sevilenler sevse.. doktorlar, hasta(lık)sızlıktan dert yansa.. avukatlar, cübbelerini bir kez olsun giyememenin ızdırabını çekse.. bindiğimiz şehiriçi otobüsünde hep oturulacak yer bulunsa...

Evet biz cenneti istiyoruz. Nerede? Çelişkilerle, birbirine karşı konumlanmış farklılıklarla oluşabilen dünyevî hayat(ımız)ın içinde... Ama ne yazık ki. talep ve beklentilerimiz rasyonel ve gerçekleşebilir değil; dünya cennete zemin olamaz.

Dünyevî hayat bu haliyle 'kötü bir hayat' mıdır? Bu felsefî bir tartışmadır. Evet 'kötüdür' diyenler olduğu gibi, 'olabileceklerin en iyisi budur diyenler de vardır. Hayatı saçma, mezarın ötesini de koca bir yokluk görenler, 'dünyanın kötülüğünden bahsederek, 'yaşamanın anlamı yok, o hâlde intihar' diyorlar. Schopenhauer ise, daha da ileri giderek, 'intihar eden aslında hayatı arzulamaktadır ve sadece karşılaştığı şartlardan memnun değildir. Bu yüzden hiçbir şekilde yaşama isteğinden vazgeçmez, yalnızca yaşamaktan vazgeçer' diyerek, intiharın da anlamsız olduğunu söyler ve bir çözümsüzlük hâlini ortaya kor.

Felsefenin ciddi konularından biri olan bu tartışmayı buraya taşımak istemiyorum. Fahri Bey'in başına gelenler ve oradan hareketle söylediklerinizi temellendirmek için bu kadarla yetiniyorum. Haklısınız; tebessüm ettiğimiz.. konuştuğumuz., çok şey paylaştığımız.. hayatımıza karışan; hayatına karıştığımız.. yalnızlığımıza dokunan; yalnızlığına dokunduğumuz... dostlarımızla, arkadaşlarımızla, insanlarla kurduğumuz ilişkilerin toplamı, bizi, yani hayatımızı ifade ediyor. Bu insanların hayatımızdan çekilmesi, hayatımızın da hayattan çekilmesi anlamına geliyor. Yeni insanlar bulmak, yeni ilişkiler geliştirmek, hayatı yeniden, kendimizi silbaştan oluşturmak gibidir. Ve de bu çok zordur.

Ancak şu da bir gerçek ki: bu hayatın içinde bizi mutlu eden, içimize bir genişlik getiren, tebessüm ettiren, sevinçle sokağa koş-turtan, 'hayır hayır! o kadar mutluyum ki, anlatılacak gibi değil' dedirten o muhteşem şeyler, acılı bu hayatla mümkündür. Düşlediğimiz ve tümüyle bir düş olan o muhayyel hayatın böylesine hoş güzellikleri yoktur. Negatiflerden soyunmuş bir hayat, hareketsizlik ve değişmemeyi getirir; çünkü hareketin ve yenilenmenin bir dinamiği de, farklılıkların ve çelişkilerin ilişkisidir; Said Nursînin ifadesiyle, 'zıtların cevelangâhıdır; güzel, çirkin, hayır. şer. küçük, büyük, ağır, kolay gibi emirlerin geliştiği yer (mahall-i vürûd)dir.' Hareket var ki, acı çekiyor, şaşırıyor ve heyecan duyuyoruz. Acıyla yüzleşmemiş bir yüreğin, sevinçle, aşkla tanışması mümkün değildir, Yanılıyoruz; biz her şeyi o andaki görünümüyle, bize bakan yüzüyle değerlendiriyoruz. Oysa her şey netice itibarıyla güzeldir. Bu sebeple. 'iyi', güzel', 'doğru', 'kötü', 'çirkin' ve 'yanlış'larımız çok da isabetli ve objektif değil, olması da düşünülemez.

Farkındaysanız acınıza derman olmuyorum; hayata dair konuşuyorum o kadar. İkimiz, Fahri Bey, hepimiz, hayata hâkim değil hayata mahkûmuz. Hayata hâkim ve Vedûd olan Allah'a inanıyoruz; O'nun zulmetmediğini, O'nun şefkatinden fazla şefkatli olamayacağımızı biliyoruz. Korkuyla 'muhayyel bir şeye inanmıyoruz; marifet ve muhabbetle hakikate sığınıyoruz. Bunun dışında, hayatı anlamlı kılan, yumuşatan ve yaşanılır kılan başka bir şey de yok. Kış geldiğinde, her tarafı soğuk bastığında, bir felâketle yüzleştiğimizde, ayrılığı yaşadığımızda, kaybettiğimizde.. yine acı çekeceğiz. Bahar geldiğinde, güneş ısıttığında, sevdiğimizde, sevildiğimizde, buluşmalarda, bayramlarda, tebessümde, fedakârlıkta.. hep sevineceğiz.

Sevgili dostum!.. Akılla yetinmeyen, ötesine de sıçrayan kalbinizi hayata açın: orada duyacağınız çok şey var. En iyisi Tolstoy'un roman kahramanlarından Levin gibi düşünmek...

'Eğer inançlarım olmasaydı, kendi nefsim için değil. Tanrı için yaşamam gerektiğini öğrenmeseydim ben ne olurdum. ömrümü nasıl geçirirdim? (...) Soruma bir cevap aradım. Ama düşüncem bana cevap vermedi. Düşüncem, benim sorumla ölçüştürülemez. Sorumun cevabını bana, neyin iyi, neyin kötü olduğu konusundaki bilgim içinde, hayatın kendisi verdi. (...) Nerden aldım ben bunu? Başkalarını sevmek, onları boğazlamamak gerektiğine akıl yolu ile mi ulaştım? Bana bunu çocukluğumda söylediler, ben de buna seve seve inandım, çünkü bana, ruhumda olan bir şeyi söylemişlerdi. Bunu kim buldu? Herhalde akıl değil? Akıl hayat mücadelesini, isteklerimin yerine getirilmesini engelleyen herkesi öldürmeyi emreden kanunu keşfetti. Bu. aklın çıkardığı bir sonuçtur. Ama başkalarını sevmeyi akıl bulmuş olamaz, çünkü, bu, akıl dışı(üstü) bir şeydir.'