Nisan 1999 · s. 18 · 5 dakikalık okuma
İstanbul'a Dönmek İsterim Ben

Güngör Turan
Son yıllarda tabiî ve kültürel çevresinin bütün güzelliklerini, ölçülü, ahenkli husûsiyetlerini bir bir yitirmeye yüz tutmuş ve giderek yağmacı bir zihniyeti ve ruh kirliliğini aksettiren bir şehir görüntüsü veriyor İstanbul. Bugün üzerinde yaşayan insanların bu şehrin gerçek sahipleri olmadıkları, sadece burada ikamet eden insan toplulukları oldukları ne kadar aşikâr. İstanbul'da yaşayan bir insana "nerelisin?" diye sorduğunuzda alacağınız cevap da, genellikle "buralı değilim" olacaktır. Belliki. İstanbul'un yeni sahipleri bu kültür ve medeniyet mirasına karşı çok yabancı kalmış. Hele hele bir de tarih sayfalarında yabancı gezginlerin İstanbul hakkında anlattıklarını okuyunca insan hayretler içinde kalıyor.
Tarih boyunca İstanbul'a gelen yabancı gezginlerin kentin bugün yok olmuş güzelliklerine, etkileyici mimarisi ve husûsiyetlerine ilişkin bilgiler verdikleri günlük, mektup ya da gezi notlarından anlaşılıyor. İstanbul'a ayak basan bütün gezginler, hayret ve hayranlıklarını ifadeden kendilerini atamıyorlardı. Pertbusers kekeliyor, Toumefort dilin âciz kaldığını söylüyor. Le Croix sersemlemiş. Vikont Marcellus kendinden geçmiş, Lamartine Allah'a şükrediyor. Gautier gördüklerinin gerçek olduğundan kuşku duyuyor... Hepsi de İstanbul limanının, camilerinin, minarelerinin inanılmaz güzellikteki görünümünü, ".....dünya üzerinde, bu şehirler kraliçesi'ne denizden yaklaşırken görülenlerden daha muhteşem bir manzara yoktur", "ben buraya ilk defa geldiğimde bir peri kentine giriyorum gibi hayale kapıldım"1 gibi sözler ile kalemlerin İstanbul'un güzelliğini yazmaktan aciz kaldığını söylemeden edememişler "Tepelerin yamaçları yeşilliğin en gümrah örtüsüyle kaplıdır. Buralar engin bir bolluk İçerisindedir, ilkbaharda; erguvan ağaçlarının mora çalan çiçekleri, çuha çiçeklerinin mavisi, tabiat, güzelliğinin doruğa varan göz kamaştırıcı renkleri ile bezenmiş... Gönüllere baygınlık veren rayihasıyla akasyaların, mor salkımların ve manolyaların kokusu, dalgaların köpükleriyle beneklenmiş Boğaz boyunca yavaş yavaş havaya dağılır... kıyı boyunca yalılar, yemyeşil yamaçlar, büyülü tabloya sihirli izler getiriyorlardı."2 "Böyle bir güzelliği rüyamda bile görmemiştim!"3 diyen Amicis'e göre yer yüzünün en güzel köşesi İstanbul'dur. İlber Ortaylı, "İstanbul, sayfaları çevirmekle bitmeyen bir kitap; seyrine doyum olmayan bir resimdir. İstanbul göz nuru dökülmemiş bir bilim dalıdır"4 diyerek. İstanbul üzerine ne kadar çalışma, araştırma, inceleme yapılsa, makale, kitap yazılsa, sohbet edilse, söylense, konuşulsa kâfi gelmeyeceğini. İstanbul'un bitmek tükenmek bilmeyen bir kültür ve medeniyet hazinesi olduğunu söylüyor. Evet, yer yüzü tarihinde kurulmuş olan ilk üniversiteyi bağrında taşımış bir ilim ve medeniyet merkezidir İstanbul. Anlatılır ki, 1940'ların sonunda Avrupa'da bir rektörler toplantısında, Sıddık Sami Onar, "En eski Avrupa üniversitesi benimki, protokolde başta ben gelirim" diye tutturmuş. Ortaylı, bu hâdiseyi anlatırken şöyle bitirir: ".... hak vermemek taşra üniversiteleri rektörlerinin ne haddine? Oxfordlar, Cambridgeler, Sorbonne, Prag ve Heidetberg'ler, Thedosius'un 5. asırda kurduğu üniversitenin halefi olan İstanbul'u ön tarafa almışlar".5
Asırlar boyu yüksek bir kültür, sanat ve medeniyeti hem toplayan, hem meydana getiren, hem de yaşatan bir merkez sayılmıştır İstanbul. Fakat ne yazık ki, İstanbul, bugün o muhteşem günlerini mazide bıraktı. Artık gezginler, aydınlar, yazarlar, çizerler İstanbul'un bu güzelliğini geçmişte arıyor ve konuşmalarında, sohbetlerinde, yazılarında şehrin bugünkü içler acısı hâlini yürekleri sızlayarak anlatıyorlar. Geçmişte İstanbul'u anlatmaktan aciz kalan kalemler, bugün de şehrin tabiat ve insan manzaraları karşısında feryatlarım dile getirmekten başka bir şey yapamamaktadır. "Kaç nesildir, bizim İstanbul'a bakışımız ve davranışımız sadece bir şehri oturulmaz ve yaşanmaz hâle getirmek değil, onda varolan ve onun temsil ettiği kültüre karşı akıl almaz bir barbarlıktır. Böyle bir barbarlığı, onun korkunç tahribatını ve bu cinsten bir kültür dalâletini dünyanın hiçbir medeni ülkesinde göremezsiniz. Medeniyet sadece toprağa yerleşmek, belli siyasî ve tabiî coğrafya sınırlan i-çinde yaşamak, şehirler kurmak değildir. Medeniyet, kültürde şehirleşmek, yani bir şehre ait ortak kültür mirasını ve değerlerini korumak, onları yaşanan zamana mal etmek, onların üzerine titremektir."6
Ecdadımızın şehir ve mimarî anlayışı, tamamen geçmişin kültür ve medeniyet mirasını kollamak, gözetmek ve onu gelecek zamanlarda da yaşatma arzusu üzerine kurulu idi. İstanbul'un bugünkü manzarası ise, bizim kültür ve medeniyet mirasımıza karşı olan ilgisizlik ve vurdumduymazlığımızı haykırmaktadır. "Seni bu çirkinlikler, bu menfaat düşkünlükleri arkasında kaybolmuş görüyorum. İçim sızlıyor. Gözlerimi kâbus görmüş gibi, senin güneşinde oğuşturarak açıyorum. Bugün bana öyle geliyor ki, senin için bir İstanbul Kanunu' lazımdır. Dünyanın hiçbir başka vatanına benzemeyen sende yalnız iyiyi, yalnız güzeli yaşatmak için buna ihtiyaç vardır. Sende insanlık dışı menfaatleri, hattâ güzellik dışı hevesleri için çirkin görenleri, çirkin binalar yapanları, çirkin emeller besleyenleri, yalnız senin değil, bütün vatanın dışına çıkarmak doğrudur. Senin ağaçlarını kesenlerin ellerini, kollarını uçurmak; senin sokaklarında küfür söyleyenlerin dillerini koparmak; senin yollarında sarkıntılık yapanların gözlerini oymak; senin bağrında hile, ihtikâr, menfaat ve ihtirasla dolaşanları bu vatanın dışına çıkarmak doğrudur"7 diyerek haykıran aydınımız, bu ahlâk dışı, insana saygısız, faydacı, yağmacı zihniyete karşı öfkesini dile getirmektedir.
Bugün bir yandan tabiatı tahrip edip, diğer yandan kültürel değerleri yok eden yağmacı zihniyet ve tavırların meydana getirdiği çeşitli kirlenmeler, insanlığı, varlığı tehdit eden büyük bir facia haline gelmiştir. Bu durum, mimariye yansımakta ve insanın fizikî ve kültürel çevresinde kendini açıkça göstermektedir. Evet. asrımızın dev şehirleri içinde küçülüp yok olan insan; dev ölçekli yollar, metropolisler ve binalar arasında eridi ve çevresinin oluşumundaki sorumluluğunu bile unuttu. Kültürünü, medeniyetini ve mimarîsini kurtarmak, kollamak ve gelecek nesillere taşımak şuuru ve ruhunun insanımızda yeniden dirilmesi arzusuyla, sizi şairimizin İstanbul sevgisiyle baş başa bırakıyoruz:
Gelmek çün ikinci bir hayata.
Bir gün dönüş olsa âhiretten:
Her ruh açılıp da kâinata.
Keyfince semâda bulsa mesken;
Talih bana dönse, nâzikâne;
Bir yıldızı verse mâlikâne;
Bigâne kalır o iltifata,
İstanbul'a dönmek isterim ben.8
Dipnotlar
1. Bilgi Altınok. Yabancı Gezginlerin Gözüyle Eski Yeşil İstanbul, İstanbul, nr. 1, 1992, s. 148: Robert Mantrun , 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, (Çev. M. Ali Kılıçbay Enver Özcan), Ankara, 1990, s.28.
2. D. L Neave . Eski İstanbul'da Havai. (Çev. O. Öndeş). İstanbul. 1978, s.17.
3. Edmando de Amicis. İslanbul (1874), (Çev. Beynun Akyavaş). Ankara, 1981, s. 103.
4. İlber Onaylı, İstanbul'dan Sayfalar, İstanbul. 1987. s.7.
5. y.a.g.e. s.12.
6. Birol Emil. Vatanın ve İstanbul'un Sesi; Yahya Kemal Beyatlı. Türt Edebiyatı, nr. 254.1994, s. 13.
7. Nihai Sami Banarlı, İstanbul'a Dair, 1986. s.108.
8. Yahya Kemal Beyatlı, Bedri ve Mısralar, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul. 1963, s. 65.