Sızıntı Arşivi

Ekim 1996 · s. 392 · 7 dakikalık okuma

Otorite Hakimiyeti

Arif Sarsılmaz · Prof.Dr. · Tarih

Fransızca Autorite, İngilizce Authority kelimelerinden alarak kullandığımız otorite, emretme, itaat ettirme hakkı veya gücü manasına gelir.Otorite tabirinin bilim dünyasında ayrı bir yeri vardır, “fikirleri, görüşleri ve hükümleri o konunun uzmanlarınca temel kaynak olarak kabul edilen insanlar için otorite tabiri kullanılır. Mesela; hayvan sistematiğinde otorite denilince akla gelen Mayr, kalp cerrahisinde otorite denilince akla gelen Dr. Debakey gibi bilim adamlarını örnek verebiliriz.

Otorite denildiğinde, herhangi bir sahada uzmanlaşmanın da ötesinde, o konunun bilinen bütün ayrıntılarına vakıf, o sahaya hayatını vakfetmiş, yıllarca emek vermiş, buluş ve görüşleriyle katkıda bulunarak üstadlık mertebesine çıkmış kişiler kastedilir.

Bilgi sahibi olma ve bilgiye ulaşma yolunda metodoloji ile uğraşanların tespitlerine göre, bilgi edinmenin başlıca yolları olan deneme-yanılma yoluyla elde edilen şahsi tecrübeler, tümdengelim ve tümevarım gibi metodlar dışında, önemli bir faktör de otorite tesiridir.

OTORİTE TESİRİ

Okul öncesi çocukların, anne babasının herşeyi bildiğini zannetmesi, ilkokul çocuklarının da öğretmenlerinin bütün ilimlere vakıf olduklarını vehmetmesi gibi, tarihin her döneminde belli otoritelerin bilgileri de aşılmaz ve zirve bilgiler kabul edilmiştir. Bir kimsenin herhangi bir konuda şahsi bir çalışması, deney ve tecrübesi yoksa bu konuda tecrübesi olanlara müracaat ederek onlardan istifade etmesi gayet normaldir. Zaten ilmin gelişmesi için ilmi çalışmalara ilk başlayanların konunun temel kavramları üzerine muhakkak bir öğrenme sürecinden geçmeleri şarttır. Eğitim ve öğretimde otorite olmazsa birikmiş tecrübelerin düzenli şekilde aktarılması da mümkün olmaz.

Tarih boyunca ilmin gelişmesinde otoritelerin çok büyük katkıları olmuştur ve bütün ilim dallarında meşhur otorilelerden her devirde bahsedilmiştir. Burada unutulmaması gereken önemli nokta hiçbir otoritenin bu makama tepeden gelmediği ve bu bilgileri hazır olarak bulmadığı, bilakis çok uzun, geceli-gündüzlü çalışmalarıyla, göz nuru dökerek, uykusuz gecelerde halletmek için çalıştığı problemin sancısıyla kıvranarak kazandığıdır. Otorite, uzun yıllar boyunca kazandığı birikimlerin neticesinde, o sahada kendini kabul ettirerek, meslekdaşları arasında haklı olarak söz sahibi olmuş ve artık o sahada söz söyleyeceklerin danıştığı bir makam haline gelivermiştir.

Ancak, bilim dünyasında otoritelerin varlığı her zaman iki yüzü de keskin bir kılıç gibi olmuştur. Bu kılıcın ön yüzü ilmin gelişmesine, yeni fikirlerin, keşiflerin, hamlelerin ve buluşların öncüsü olup teşvik edici rol oynarken, arka yüzü ilimlerde zaman zaman tıkanıklığa, durgunluğa, kalıpçılık, tekrar ve taklitçiliğe, istemeden de olsa yeni kabiliyetlerin köreltilmesine sebep olmuştur.

Hem müsbet hem de menfi olan birbirine zıt bu iki tesirin ortaya çıkmasında, otoritenin kendisinin belli bir payı olsa da, bir başka sebep de otorite karşısındaki insanların tutumudur.

Bilim tarihi boyunca hemen her çağda ortaya çıkan otoritelerin yazdığı temel eserler, o sahadaki bilim adamları için ilk müracaat kaynağı olmuş, ilmi çalışmalara yeni başlayan gençler temel kavramları ve metodları bu eserlerden öğrenmiş ve böylece ayaklan üzerinde duracak ve o ilimde kendi başlarına araştırma yapacak gücü elde edebilmişlerdir.

Eski Yunan ve Roma’da meşhur tıp alimi Galen (=Galenos) veya bizim tabirimizle Calinos bu otoritelerden biri olup, yüzyıllarca aşılamamış, her yazdığı bir kanun gibi kabul görmüştür. İnsan anatomisi hakkında doğrulan yanında birçok yanlışı da olmasına rağmen, hiç kimse onun yazdıklarını araştırma cihetine gitmemiş, peşin olarak doğru kabul edilen bu yanlışlar her yazılan yeni kitapta aynen tekrar edilmiş, yeni yetişen hekimler onun yazdıklarının dışına çıkma ve dediklerinin hakikaten doğru olup olmadığını araştırma zahmetine katlanmamışlardır.

Ne zaman ki, Orta Çağ’da İslam’ın diriltici solukları, ayet ve hadislerin teşvik edip müjdelemesiyle uyanan ilim ve araştırma aşkı, Arabistan Yarımadasından taşıp Bağdat, Şam, Kahire, Basra, Antakya. Sevilla ve Tuleytula’ya varmış, eski Yunanın otoriteleri sorgulanmaya başlanmıştır. Eflatun ve Aristo’dan Dioskorides, Arşimet ve Öklid’e kadar hepsinin eserleri İbni Sinö, Ebu Bekir Razi, Ebul Heysem, Biruni, Abdüllatif Bağdadi gibi yüzlerce tenkitçi tarafından didik didik edilmiş, doğru kısımları alınmış, eksik ve yanlışlar düzeltilmiş ve yeni yeni ilavelerle, eski Yunan’ın otoriteleri aşılmıştır.

Ancak bir zaman sonra eski Yunanı aşan İbni Sina gibi alimler otorite olunca, bunlar da aşılamaz sanılmış ve arkadan gelenler sadece büyüklerin eserlerine şerh ve izah yazmaktan öteye geçmemeye, araştırma ve sorgulama zahmetine katlanmamaya başlamışlardır. Üzerinden altı-yedi asır geçen İbni Sina’nın EI-Kanun fi’t-Tıb isimli eseri fikir tembelliği ve rahat arzusu gibi faktörlerle hala temel kaynak olmaya devam etmiştir. Muhakkak ki bu durumdan İbni Sina gibi otoriteleri neden bu kadar büyük ve aşılamaz kitaplar yazdınız?’ diye suçlayamayız. Onlar vazifelerini en iyi şekilde yapmışlardır. Bu otoritelerin kendi çağlarında karşılarına çıkan otorite olma istidadındaki gençleri, henüz fidanken kıskanarak köreltme ve çürütme gibi teşebbüslerde bulunup bulunmadıklarını bilmiyoruz, ama usta-çırak münasebeti şeklindeki ilim tahsilinde iki tarafın da kendine ait vazifeleri İslam ahlakı çerçevesinde yerine getirdikleri devirlerde böyle bir şeyin olması uzak bir ihtimaldir.

Eşyanın tabiatı gereği, maddi dünyadaki entropi gibi zihin ve fikir dünyasındaki entropi neticesinde, manevi dinamiklerin terkedilmesi, ruhi atalet, günlük yaşama, dünya zevklerinden daha fazla istifade, “ustamız her şeyi söylemiş”“en mükemmelini yapmış”“bize birşey bırakmamış” gibi düşüncelerle araştırma ve sorgulama, yeni fikirler üretme gibi gayretler terkedilmiş, “iki günü eşit olan ziyandadır” anlayışı kaybolmuştur.

Bu durumun ortaya çıkışında az dahi olsa yaşayan bazı bilim adamlarının “en iyisini ben bilirim, sus bakayım, haddini bi!!” gibi, genç ilim adamlarının cesaretini ve şevkini kıran tavırlarının da kısmen tesirinin olduğu söylenebilir. Enteresan olan husus ise, bu durumun daha ziyade fen ve sosyal sahalara ait ilimlerde daha çok görülmesidir.

Batı dünyasında ilimlerin gelişmesini frenleyen ve ilmi kısırlığa yol açan en büyük faktör kilise ve papazların otoritesiydi. Tahrif edilmiş İncil’in yanlışlarını savunmak zorunda kalan kilise karşısında deney ve gözlem metoduna başvurarak sorgulayıcı ve itiraz edici düşüncelerini gizleyen bilim adamlarının durumu içler acısıydı. Galileo, Kepler ve Kopernik gibi birçoklarının engizisyonlardaki maceraları artık bilim tarihinde herkesin bildiği klasik hikayeler arasına girmiştir.

Otorite tesiri, dozunda bırakılmaz ve otoritenin mutlak hakimiyeti gibi bir baskı unsuru şekline dönüşürse, hür düşünce, cevval zeka ve ele avuca sığmayan sorgulayıcı, araştırıcı mucit beyinler kısırlaşarak verimsiz hale gelir ve ölürler. Ne kadar büyük bir ilim adamı olursa olsun, otoritenin söylediklerini kabul etmeden önce akıl ve tenkid süzgecinden geçirmek gerekir. ‘Bilim adamları arasında farklar vardır, neticede 0 da bir insandır, akıl sahibidir, yeni buluşlarla, deney ve gözlem metodlarıyla tabiatın daha ince sırlarına nüfuz edilebilmekte ve hergün yeni şeyler bulunabilmektedir” mülahazasıyla otoriteye karşı fikir üretme, yeni yollar, alternatif çözümler deneme kapısı daima açık bırakılmalıdır. Aslında bu işi de yine otorite kendisi yapmalı, zemini bu havaya müsait kılmalıdır

Bu durum aslında az çok her dönemde görülen bir hal olup, biraz insanların zaaflarının ve kendilerini aşamayıp, gurur ve bencilliklerinin altında kalmalarının eseridir. İdeal olan ise şudur: Otorite olan bir bilim adamına yakışan, kendi aklının ve tecrübelerinin de sınırlı olduğunu, kendisinden daha akıllı ve cevval zekaların çıkabileceğini kabullenip, onların fikirlerini de saygıyla ve sabırla dinlemek, hak verdiği noktalarda ona katılmak, yanlış gördüğü noktalarda da edeb ve usulünce, kırmadan, hatalarını alaya almadan doğruyu söylemektir. Otoritenin karşısına çıkan genç bilim adamı adayı da, karşısındakinin yaşça ve tecrübece büyüklüğünü kabul edip saygılı davranarak, inandıklarını söylemeli, otoritenin o gün için yanlışlığı ortaya çıkma durumunda olan eski bilgileri varsa, onu tahrik etmeden söylemenin yolunu araştırmalı ve bu durum karşılıklı iyi niyet çerçevesinde cereyan etmelidir.

Aslında bu davranış biçimi, sadece bir ilim ahlakı prensibi olarak değil, evrensel İslam ahlakının temellerinden birisidir. Bu ahlak anlayışı hem otorite olarak bilinen alimin hem de yetişme yolundaki genç ilim adamlarının müşterek olarak benimsemesi gereken bir ölçüdür. Aksi takdirde hem bilgi birikimine sahip olan otoriteler, hem de onun tesiri altındakiler çok büyük zarar görürler ve bu zarar sadece kendilerini değil içinde yaşadıkları toplumun temellerini sarsan neticeler otaya çıkarır.

Sözde otorite olup, kimseye söz hakkı tanımayan, ilmi ve kendi bilgisi üzerinde yanlışa düşen ve nefsinden başkasını dinlemeyenin zamanla etrafında kimse kalmaz. Yeniliklere açık olmadığından, eskidiğinin de farkına yaramaz ve artık çağdışı görülüp, gençlerin alay ve istiskallerine maruz kalabilir. Şayet bazı güç ve iktidar sahipleri tarafından korunup kollanıyorsa, bu takdirde belki alaya alınmaz ama insanlar dar dairede küçük küçük biraraya geldiklerinde herkesin ortak hedefi haline gelirler ve yıkılması gereken bir zihniyetin temsilcisi durumuna düşerler.

Diğer taraftan genç bilim adamları da ilim yarışına kendilerinden önce başlamış ve bu mevkiyi uzun yıllar süren bir emek ve gayretin neticesinde kazanmış olan otoritelere karşı saygılı davranmaz, onların bilgi ve tecrübelerinden istifade etmeyi düşünmezlerse, daha önce denenmiş olan yanlış yollara girip boşuna vakit ve enerji kaybına uğrayabilirler, bu esnada aşk ve şevkleri de kırılabilir. Büyüklerle birarada yapacakları beyin fırtınası şeklinde fakat edeb ve hürmet kaidelerini ihlal etmeden ortaya koyacakları faydalı ve gelişme gösteren çalışmalardan mahrum kalırlar. Otorite nasıl kendi başına sadece bir beyinden ibaret ise, yeni yetişen genç de kendisinin sadece bir beyni olduğunu unutmamalıdır. Bazen otoritenin taassup ve hoşgörüsüzlüğünden daha fazla, bu tip yenilerin de tahammülsüz davranışlarına sık sık rastlanır.

Keşke hem otorite olan ilim adamlarımız hem de bu yolda çalışan gençlerimiz, hep birlikte nefis, gurur ve kibir gibi bütün kötülüklerin başlangıcı olan kötü huylarını dizginleyebilse, neticesinin ne kadar bereketli olduğunu çok çabuk görebilecekler. Nitekim birçok yerde bunun mikro ölçekte de olsa bazı denemelere şahit olunmuş, Allah’ın, hiç kimsenin aklına gelmeyen çok enteresan ve parlak düşünceleri otoriteyle birlikte meşveret ederek çalışan gençlere ilham ettiği görülmüştür.