Temmuz 1982 · s. 16 · 6 dakikalık okuma
Ötelere Seyahat
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE





mu'cize ile bunları yapıyor. Tâ suretleri, resimleri alınıp birleştirilsin ve neticeleri kaydedilip muhafaza edilsin. -Nasılki manevra imtihan meydanında herşey kaydediliyor ve yazılıyordu.- Demek o büyük toplanma yerinde yani mahşerde muamele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem büyük bir sergide daimî gösterilecek. Demek şu geçici kararsız vaziyetler; sâbit suretler, ebedî ve bâkî meyveler veriyorlar.
Demek bu merasimler ve toplanmalar büyük bir saadet, büyük bir mahkeme, bilemediğimiz ulvî gayeler içindir...
ONUNCU HAKİKAT :
Hiç mümkün müdür ki: Şu bekasız dünya misafirhanesinde ve şu devamsız imtihan meydanında ve şu sebatsız yeryüzü sergisinde bu derece aşikâr bir hikmet, bu derece açık bir yardım ve lûtuf, bu derece üstün bir adalet ve bu derece geniş bir merhametin eserlerini gösteren Mülk sahibi'nin maddi, manevî, görünen ve görünmeyen bütün âlemlerinde daimî meskenler ve makamlar, ebedî sakinler ve mahluklar bulunmayıp, şu görünen hikmet, inayet, adâlet, merhametin hakikatları hiçe insin!... Hem hiç kabil midir ki: O herşeyi hikmetli yapan Zât, şu insanı bütün mahlûkat içinde kendine tam bir muhatab ve âyine yapıp bütün rahmet hazinelerinin içindekilerini ona tattırsın, tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün isimleriyle ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin.. Sonra o biçare olan insanı o ebedî memleketine göndermesin? O daimî saadet yerine davet edip mes'ut etmesin? Hem hiç makul mudur ki: Hattâ çekirdek kadar herbir mevcûda bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, meyveleri kadar faydaları taksın da; bütün o vazifeye, o hikmetlere, o faydalara; dünyaya bakan yalnız bir çekirdek kadar gaye versin! Bir hardal tanesi kadar ehemmiyetli olmıyan dünya hayatını tek gaye yapsın! Ve bunları, mâna Alemine çekirdekler ve Ahiret Alemine bir tarla yapmasın! Bu kadar mühim merasimler ve toplanmaları; boş abes bıraksın. Onların yüzlerini Mâna Alemine ve Ahiret Alemine çevirmesin? Evet, hiç mümkün müdür ki: Bu şeyleri böyle tersine çevirmekle kendi vasıtaları olan hikmet, adalet, rahmetine zıt hareket ederek, kâinat hakikatlarını tekzip etsin. Bütün varlığın kendi varlığını şehadet ve âlametlerini reddetsin. San'atlı bütün mevcûdâtın Zât'ına olan delillerini iptal edip yok etsin. (Asla!.)
Hem hiç akıl kabul edermi ki: İnsanın başına ve içindeki duygularına saçları sayısınca vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç değerinde ona bir dünyevî ücret versin. Hakiki Adaletine ve hikmetine zıt olarak mânasız iş yapsın!
Hem hiç mümkünmüdür ki: Bir ağaca taktığı neticeler, meyveler miktarınca herbir hayat sahibi varlığa, belki lisan gibi herbir kısmına, belki herbir san'atlı şeye o derece hikmetleri, maslahat ve faydaları takmakla; kendisinin bir mutlak Hakîm olduğunu isbat edip göstersin. Sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün faydaların en ehemmiyetlisi ve bütün neticelerin en lüzumlusu ve hikmeti hikmet, nimeti ni'met, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, ni'metlerin, rahmetlerin, maslahatların esas gayesi olan ebedî yaşamayı, orada sevdiklerine kavuşmayı ve ebedî saadeti vermeyip terkederek bütün işlerini faydasız ve başıboşluğa düşürsün ve kendini o zata benzetsin ki: Öyle bir saray yapar; herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zinet ve süslemeler, herbir menzilinde binler kıymetli aletler bulundursun da; sonra ona dam ve tavan yapmasın! Herşey çürüsün, beyhude bozulsun. Hayır ve asla!.. Mutlak hayırdan hayır gelir. Mutlak güzelden güzellik gelir. Mutlak hikmet sahibinden abes bir şey gelmez. Evet her kim tarihe binip, mâzi tarafına gitse, şu zamanda gördüğümüz dünya, bir imtihan yeri ve bir sergi gibi, seneler adedince vefat etmiş yerler, meydanlar, sergiler, âlemler görecek. Sûretçe, keyfiyetçe birbirden ayrı oldukları halde: İntizamca ve hayret verici işler yönüyle, Sân'at karlarının kudret ve hikmetini göstermekte birbirine benzerler. Hem görecek ki: O sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o geçici sergi ve çarşılarda o kadar açık bir hikmetin intizamlarını, o derece açık bir yardımın işaretlerini, o derece üstün bir âdaletin emarelerini, o derece geniş bir merhametin neticelerini görecek. Basiretsiz olmamak şartıyle yakinen bilecek ki: O hikmetten daha mükemmel bir hikmet olamaz ve o eserleri görünen yardımdan daha güzel bir yardım mümkün değil.. Ve o işaretleri görünen adaletten daha yüksek bir adâlet yoktur ve o neticeleri görünen merhametten daha geniş bir merhamet tasavvur edilemez.
Eğer, farz-ı muhal olarak şu işleri çeviren şu misafirleri ve misafirhaneleri değiştiren Sultân'ın memleketinde, daimi menziller, yüksek mekânlar, sâbit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes'ut kulları bulunmazsa; ziya, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve herşeyi içine alan, manevi dört unsur olan hikmet, adâlet, inâyet, merhametin hakikatlarını yok saymak, yok saymak ve zahiri unsurlar gibi görünen vücutlarını inkâr etmek lazım gelir. Çünki: şu geçici dünya ve içindekiler, onların tam hakikatlarını gösteremedikleri malûmdur. Eğer başka yerde dahi onlara tam mazhar olacak yer bulunmazsa, o vakit, gündüzü dolduran ışığı gördüğü halde, Güneşin varlığını inkâr etmek derecesinde bir akılsızlıkla; şu herşeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit gördüğümüz inayet ve yardımı inkâr etmek ve şu pek kuvvetli delilleri görünen adâleti inkâr etmek ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzım geldiği gibi; şu kâinatta gördüğümüz hikmetli icraatın merhametli yardımların sahibini "Hâşâ" sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir ki: Son derece imkansız bir şekilde hakikatları ters-yüz etmektir. Hattâ herşeyin vücudunu ve kendi nefsinin vücudunu inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi böyle bir düşünceye kolay kolay yanaşamazlar...
Elhasıl: Şu görünen işler, dünyadaki çok geniş hayati hareketler ve sür'atli ölüm ayrılıkları ve büyük toplanmalar ve çabuk dağılmalar ile ve onların bu âleme ait geçici Dünyada kısa bir zamanda bildiğimiz küçük neticeleri ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri arasında hiç münasebet olmadığından, âdeta küçük bir taşa bir büyük dağ kadar hikmetler, gayeler takmak; bir büyük dağa, bir küçük taş gibi muvakkat bir küçük gaye vermeye benzer ki: Hiçbir akıl ve hikmete uygun gelemez.
Demek şu varlıklar ve işler ile dünyaya ait gayeleri arasındaki bu derece nisbetsizlik ve ölçüsüzlük, kat'iyyen gösterir ki: Bu varlıkların yüzleri mâna âlemine dönük olup münasip meyveleri orada vermekte ve ulvî gayeleri o âleme bakmaktadır. Ve özleri dünya toprağı altında, sümbülleri misâl âleminde inkişaf ediyor.
İnsan, istidad ve kabiliyeti nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor; Ahirette mahsul alıyor. Evet, şu eşyanın İlâhî isimlere ve ahiret âlemine dönük yüzlerine baksan göreceksin ki: Birer Kudret Mucizesi olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime-i Hikmet olan herbir çiçeğin (*) bir ağaç çiçekleri kadar mânaları var ve o san'at hârikası ve Rahmet manzûmesi olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise, o binler hikmetlerinden birtek hikmettir ki, vazifesi biter, mânasını ifâde eder, vefat eder, midemizde defnedilir. Mâdem, bu fâni eşya; başka yerde bâki meyveler verirler ve daimî suretler bırakır ve başka yönüyle ebedî mânalar ifade eder. Daimi tesbihat yapar ve insan ise, onların şu yönüne bakan yüzlerine bakmakla insan olur. Fânide, bâkiye yol bulur.
Demek, bu hayat ve mevt içinde yuvarlanan toplanıp dağılan mevcutlar içinde başka maksat var. Temsilde kusur yoktur. Şu haller:taklit ve temsil için teşkil ve tertib edilen hallere benzer. Nasıl büyük masrafla kısa toplanmalar, dağılmalar, yapılıyor. Tâ suretler, resimler alınsın birleştirilsin. Sinemada dâim gösterilsin. Onun gibi, bu dünyada kısa bir müddet zarfında şahsi ve içtimai bir hayat geçirmenin bir gayesi şudur ki: Suretler alınıp birleştirilsin. Fiil ve hareketlerinin neticeleri alınıp kaydedilsin. Tâ, büyük bir toplanmada muhasebesi görülsün. Ve büyük bir teşhir yerinde sergilenip, azim bir saadete İstidadı gösterilsin. Demek, Hadis de: "Dünya âhiretin tarlasıdır." diye bu hakikati ifade ediyor.
Mâdem dünya var. Ve dünya içinde bu eserleriyle hikmet, inayet; rahmet ve adâlet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat'î olarak âhiret de var. Mâdem, dünyada herşey bir yönüyle o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Ahireti inkâr etmek, dünya ve içindekileri inkâr etmek demektir. Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
(*) Sual: Eğer dense: "Neden en çok misalleri çiçekten, çekirdekten ve meyveden veriyorsun?.
Cevap: Çünki onlar; hem Kudret Mu'cizelerinin en antikaları, en harikaları, en nazeninleridirler. Hem, tabiatçılar ve felsefeciler, onlardaki Kader ve Kudret kaleminin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar. Tabiat bataklığına düşmüşler..