Sızıntı Arşivi

Haziran 1982 · s. 27 · 5 dakikalık okuma

Ötelere Seyahat

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Haziran 1982 · s. 27 · 739×1056 px tarama
Haziran 1982 · s. 27 · 757×1056 px tarama

Bütün mevcudatı başbaşa, omuz omuza, elele verdirip, emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı kılmakla Rab oluşunun azametini gösteren; insanları kainat ağacının bütün hususiyetlerini kendinde toplayan en nazik, en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kendine muhatab ederek herşeyi ona boyun eğdirmekle, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren merhametli bir kudret ve hikmetli bir ilim sahibi olan Yaradan, kıyameti getirmesin! Haşri yapmasın ve yapamasın! İnsanları diriltip hayat vermesin veya verenlesin! O büyük mahketne-i Kübrayı açamasın! Cennet ve Cehennemi yaratamasın? Hiç mümkün müdür?

Evet, şu âlemin kudretli sahibi, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat yeryüzünde En büyük Haşrin ve kıyamet Meydanının pek çok emsalini, nümunelerini ve işaretlerini icâd edip durmaktadır. Bu cümleden olarak:

Bahar haşrinde görüyoruz ki; beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanlardan ve nebatlardan üçyüz binden ziyade nevileri haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen diriltip hayatlandırarak iade ediyor. Bir kısmının da benzer suretlerini yaratıyor. Halbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken tam bir ayırıp seçme ile o kadar sürat, genişlik ve kolaylıkla mükemmel bir intizam ve ölçü ile altı gün veya altı hafta zarfında diriltip hayatlandırıyor. Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan Zata birşey ağır gelebilsin; Gökleri ve Yeri altı günde yaratamasın, insanı bir emirle haşredemesin! İmkanı var mıdır?

Acaba: harikalar gösteren bir katip, harfleri, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı tek bir sahifede karıştırmaksızın, hatasız unutmadan ve noksansız olarak hepsini beraber, gayet güzel bir surette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: Şu katip, kendi yazdığı senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hafızasından yazacak. Sen diyebilir misin ki: Yapamaz ve inanmam...

Ve yahut, mucizekâr bir Sultan, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve seyir için bir işaretle dağlan kaldırdığını, memleketleri değiştirdiğini, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde; sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış, O Zatın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş geçemiyorlar. Biri sana dese: O Zat, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmıyacak. Sen desen kî: Kaldırmaz veya kaldıramaz...

Veyahut, bir zat bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese: O Zat bir boru sesiyle, fertleri istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizamı altına girerler. Sen desen ki: İnanmam! Ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın...

İşte şu üç temsili anladınsa, bak: Yüce Yaradan gözümüzün önünde kışın beyaz sayfasını çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, Yeryüzünün sayfasında üçyüzbinden ziyade nevileri, Kudret ve Kader kalemiyle en güzel şekilde yazar. Birbiri içinde birbirine karışmaz. Beraber yazar; birbirine mani olmaz. Yapılış ve şekilce birbirinden ayrı, hiç şaşırmaz. Yanlış yazmaz. Evet en büyük bir ağacın ruh proğramını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte yerleştirip, muhafaza eden, Hikmet sahibi Hafiz Zat, vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder,denilir mi?

Ve Küre-i Arzı bir sapan taşı gibi çeviren Kudretli Zat, ahirete giden misafirlerinin yolundan, nasıl bu Arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi?

Hem, hiçten, yeniden bütün canlıların ordularını, bütün cesedlerinin taburlarında mükemmel bir intizamla, zerreleri "Kün fe yekün" (Birşeye sadece, ol, demesiyle meydana getiren) emri ile kaydedip yerleştiren, ordular icad eden Celâl ve Azamet sahibi Zat, tabura benzeyen cesedin nizamı altına girmekle, birbiriyle tanışan esas zerreleri ve asli parçalarını bir emir ile nasıl toplayabilir denilir mi?

Hem, bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın herdevrinde, her asrında, hatta gece gündüzün değiştirilmesinde hatta hava boşluğunda bulutların toplanıp dağıtılmasında haşre numune ve misal ve emare olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hatta eğer hayalen bin sene evvel kendini arzetsen, sonra zamanın iki kanadı olan geçmiş ile geleceği birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler sayısınca haşrin misallerini ve kıyametin nümunelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümune ve misalleri müşahede ettiğin halde, cesetlerin dirilmesini akıldan uzak görmekle inkar etsen; ne kadar divanelik olduğunu sen de anlarsın... Bak! Ferman-ı Azam, bahsettiğimiz hakikata dair ne diyor:

"Şimdi bak, Allah'ın rahmet eserlerine: Yer yüzünü ölümünden (kuruduktan) sonra nasıl diriltiyor (yeşertiyor) ? Şübhe yok ki, yer yüzünü kuruduktan sonra dirilten, elbette ölüleri (kabirlerinden) diriltir. O, her şeye muktedirdir. K. 30/50

Elhâsıl: Haşre mâni hiçbirşey yoktur. Haşri gerektiren ise, herşeydir. Evet, acaİb bir mahşer olan şu koca Arzı, adi bir hayvan gibi Öldürüp hayatlandıran, insan ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan, Güneşi onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyareleri Meleklerine Tayyare yapan bir Zatın, bu derece muhteşem ve ebedi Rububiyeti ve bu derece muazzam ve herşeyi kuşatan hakimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, kararsız, ehemmiyetsiz, değişip duran bekasız, noksan, devamlı tekamül etmeyen Dünya işleri üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek, Ona layık, daimi, kararlı, zevalsiz, muhteşem diğer bir diyar var. Başka baki bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya davet eder. Ve oraya nakledeceğine; zahirden hakikate geçen ve huzurunun yakınına müşerref olan bütün nur saçan ruhların sahibleri, bütün nurlu kalblerin kutuplan, bütün nurani akılların sahibleri şehadet ediyorlar. Ve bir mükafaat ve-ceza hazırladığını ittifakla haber veriyorlar ve tekrar tekrar pek kuvvetli vaad ve pek şiddetli tehdit eder, diye naklederler.

Va'dinden dönmek ise, hem zillet, hem hakirliktir. Hiçbir cihetle mukaddes celaline yanaşamaz. Tehdid ettiği şeyden vazgeçmek ise, ya affetmekten, veya acizlikten gelir. Halbuki inkar ve küfür; mutlak cinayettir. Afva kabil değil! Mutlak kudret sahibi olan Yaradan ise, acizlikten münezzeh ve mukaddestir. Şahitler ve muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları halde tam bir ittifak ile şu meselenin esasında birliktirler. Çokluk bakımından tevatür derecesindedirler. Keyfiyetçe icma kuvvetindedirler. Mevkice herbiri insanların bir yıldızı bir taifenin gözü, bir milletin azizidirler. Ehemmiyetçe şu meselede hem ihtisas sahibi hem isbat ehlidirler. Halbuki bir fende veya bir sanatta iki ihtisas sahibi binlerce başkasına tercih edilirler. Ve haber vermede, iki isbat edici, binlerce nefyedici (yokluğunu, olmadığını iddia eden) lere tercih edilir. Mesela: Ramazan hilâlinin sübûtunu ihbar eden iki adam, binler İnkarcıların İnkarlarını hiçe atarlar. Elhasıl, dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha açık bir hakikat olamaz. Demek, şübhesiz dünya bir tarladır. Mahşer ise bir harmandır. Cennet, Cehennem ise bir mahzendir.

(*) Şu temsilde dairelerin reisleri, Peygamberler ve velilere işarettir. Telefon ise vahyin aksettiği yer ve ilhama mazhar olan kalbten uzanan ilahî bir nisbettir. Kalb o telefonun başı ve kulağı hükmündedir.