Mart 1982 · s. 16 · 7 dakikalık okuma
Ötelere Seyahat
Burhan Felek · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


ALTINCI SURET: İşte gel, bak, bu muhteşem trenler, tayyareler, techizatlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, hükmediyor.
Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyyet ister. Halbuki, görüyorsun, bütün raiyyet (halk) bu misafirhanede toplanmışlar. Misafirhane ise, hergün dolar, boşalır. Hem, bütün raiyyet, manevra için bu imtihan meydanında bulunuyorlar. Meydan ise, her saat değiştiriliyor. Hem bütün halk, padişahın kıymetli ihsanlarının nümunelerini ve hârika sanatlarının antikalarını sergilerde temaşa etmek için şu teşhir yerinde birkaç dakika durup seyrediyorlar. Meşher (sergi) ise, her dakika değişiyor. Giden gelmez, gelen gider. İşte bu hal ve şu vaziyet kat'i gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında daimi saraylar, devamlı, temelli meskenler, şu nümunelerin ve suretlerin halis ve yüksek asılları ile dolu bağ ve hazineler vardır.
Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır; orada ücret verir. Herkesin istidad ve kabiliyetine göre orada bir saadeti var.
ALTINCI HAKİKAT: Hiç mümkün müdür ki: Bütün mevcudatı, Güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde boyun eğdiren ve idâre eden ilâhî bir haşmet, şu dünya misafirhanesinde geçici bir hayat geçiren, perişan fâniler üstünde dursun.. Ebedî, bakî bir haşmet dairesini ve ebedî, yüce bir Rububiyetin tecellî yerini icad etmesin! Evet şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyarelerin tayyareye benzeyen hareketleri gibi azametli hareketler ve Arzı insana beşik, Güneşi halka lamba yapmak gibi dehşetli teshirat (emre itaat ettirme, boyun eğdirmeler) ve ölmüş, kurumuş Küre-i Arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş değişiklikler gösteriyor ki: Perde arkasında böyle muazzam bir Rububiyet var; muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Böyle İlâhî bir Saltanat, kendine lâyık bir raiyyet ister. Halbuki görüyorsun. Mâhiyetçe her türlü kâbiliyet ve duyguyu kendisinde toplayan mühim raiyyeti ve bendeleri, şu dünya misâfirhanesinde, perişan bir surette, muvakkaten toplanmışlar. Misafirhane ise, her gün dolar, boşalır. Hem, bütün halk, hizmet tecrübesi için şu imtihan meydanında muvakkaten bulunuyorlar. Meydan ise, her saat değişir. Hem, bütün o raiyyet (halk) Celâl ve Azamet Sahibi Yaradanın kıymetli ihsanlarının nümûnelerini ve harika sanat antikalarını şu âlem çarşısının sergilerinde, ticaret nazarında temaşa etmek için, şu teşhir yerinde birkaç dakika durup seyrediyorlar; sonra kayboluyorlar. Şu meşher ise, her dakika değişiyor. Giden gelmez, gelen gider. İşte bu hal ve şu vaziyet katî gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin, sergilerin arkasında o ebedî saltanata mahal ve mazhar olacak dâimî saraylar temelli meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümûnelerin ve suretlerin en hâlis ve en yüksek asılları ile dolu, bağ ve hazineleri vardır. Demek, burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin kabiliyetine göre -eğer kaybetmezse-orada bir saadeti vardır. Evet, öyle ebedî bir saltanat imkansızdır ki; şu fâniler ve yokluğa yüz tutmuş zeliller üstünde dursun...
Şu hakikata, şu temsil dürbünüyle bak ki: Meselâ; sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki; yol içinde bir han var. Bir büyük zat, o hanı, kendine gelen misâfirlerine yapmış. O misafirlerin, bir gece temaşa ve ibretleri için, o hanın tezyinatına, süslen dirilmesine milyonlar altınlar sarfediyor. Hem, o misafirler; o tezyinattan, pek azı ve az bir zamanda bakıp, doymadan gidiyorlar. Fakat, her misafir; kendine mahsus fotoğrafiyle, o handaki şeylerin suretlerini alıyorlar. Hem, o Büyük Zâtın hizmetkarları da, misafirlerin muamele vaziyetlerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar. Hem görüyorsun ki: O Zât, her günde, o kıymettar tezyinatın çoğunu tahrib eder. Yeni gelecek misafirlere, yeni tezyinatı icâd eder. Bunu gördükten sonra hiç şüphen kalır mı ki, bu yolda bu hanı yapan Zâtın; daimî, pek âlî menzilleri, hem tükenmez pek kıymetli hazineleri, hem devamlı pek büyük bir cömertliği vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile, misafirlerinin kendi yanında bulunan şeylere iştihalarını açıyor. Ve onlara hazırladığı hediyelere, rağbetlerini uyandırıyor. Aynen onun gibi, şu dünya misafirhanesin deki vaziyeti sarhoş olmadan dikkat etsen, şu "Dokuz Esası" anlarsın.
Birinci Esas: Anlarsın ki: O han gibi, bu dünya dahi kendi için değil... Kendi kendine de bu şekli alması imkansızdır. Belki, mahlûkat kafilesinin gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misafirhanesidir.
İkinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların ikram sahibi olan Yaradanları, onları "Dâr'üs-Selam" olan Cennete davet eder.
Üçüncü Esas: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki tezyinat, süslemeler yalnız lezzet almak, gezip dolaşmak için değil. Çünkü: Bir zaman lezzet verse, ayrılığı ile bir çok zaman elem verir. Sana tatdırır, iştihanı açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfî değil. Demek; kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat ve süslemeler ibret içindir. Şükür içindir. Dâimî asıllarına teşvik içindir. Başka gâyet ulvî gayeler içindir...
Dördüncü Esas: Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki tezyinat ve süslemeler ise Cennette, iman ehli için, Rahman olan Yaradanın rahmetiyle hazırlanıp depo edilen nimetlerin numüneleri, suretleri hükmündedir.
Beşinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu fâni mahluklar, fenâ için değil; bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki, vücudda kısa bir zaman toplanıp, istenilen şekilde bir vaziyet almak içindir ki, ta suretleri alınsın, timsallleri tutulsun, manaları bilinsin, neticeleri zabtedilsin...
Meselâ, ebedî yaşıyacaklar için dâimî manzaralar nescedilsin. Bâki âlemde başka gayelere vesile olsun. Eşya bekâ için yaratıldığını, fenâ ve fânilik için olmadığını, belki şeklen fenâ ve ölüm ise de aslında vazifeyi tamamlama ve vazifeden terhis olma olduğu bununla anlaşılıyor ki, fâni birşey bir cihetle fenâya, yokluğa gider, çok cihetlerle bâki ebedî kalır. Meselâ: Kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki, kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar. Hemen arkasından, fenâ perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider. Fakat, binler misâllerini kulaklara tevdî eder. Dinleyen akıllar adedince, manalarını akıllarda bakîleştirir. Çünkü: Vazifesi olan "mana ifade etme" işi bittikten sonra kendisi gider. Fakat onu gören herşeyin hafızasında zâhiri suretini ve herbir tohumunda manevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor.
Güyâ her hâfıza ile her tohum; zinetini süsünü muhafaza için birer fotoğraf, devam ve bekâsı için birer menzildirler. En basit hayat mertebesinde olan bir çiçek böyle ise, en yüksek hayat tabakasında ve bâkî bir ruh sahibi olan insan; ne kadar bekâ ile alâkadar olduğu anlaşılır.
Çiçekli ve meyveli koca nebatların bir parça ruha benzeyen her birinin te-şekkülat meydana geliş kanunu, suretinin timsâli zerrecikleri gibi tohumlarda mükemmel bir intizamla, dağdağâlı inkılâblar içinde bâkileştirilmesiyle ve muhâfaza edilmesiyle, gayet cemiyetli, yani bütün üstün kâbiliyet ve yüce duyguları şahsında toplayan ve yüksek bir mâhiyete mâlik, hâricî bir vücud giydirilmiş, şuurlu, nurânî, emir âleminden bir kanun olan insan ruhu, ne derece bekâ ile bağlı ve alâkadar olduğu anlaşılır...
Altıncı Esas: Hem anlarsın ki; insan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün yaptığı işlerin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.
Yedinci Esas: Hem anlarsın ki: Güz mevsiminde, yaz ve bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribatı îdâm değil. Belki vazifelerinin tamamiyle terhisatıdır. Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için bir tahliye ve yeni vazife darların gelip konmasına ve vazifedar mevcudatın gelmesine yer hazırlamaktır.
Hem şuurlu varlıklara vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan İlahî îkazlardır.
Sekizinci Esas: Hem anlarsın ki, şu fânî âlemin ebedî sanatkâr ve yaradanı için başka ve bâkî bir âlemi var ki, kullarını oraya sevk ve ona teşvik eder...
Dokuzuncu Esas: Hem anlarsın ki, öyle bir Rahman, böyle bir âlemde öyle has kullarına öyle ikramlar edecek... Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne insan kalbine gelmiştir. Âmenna...
* Meselâ: Nasıl şu zamanda manevra meydanında harp usûlünde, "Silah al, süngü tak" emriyle koca bir ordu baştan başa dikenli bir meşeliğe benzediği gibi; herbir bayram gününde resmi geçit için: "Formalarınızı takıp nişanlarınızı asınız." emrine karşı ordugâh baştan başa rengârenk çiçek açmış süslü bir bahçeyi temsil ettiği gibi, öyle de yer yüzü meydanında, Sultan-ı Ezelînin nihayetsiz ordularından melek, cin, insan ve hayvanlar gibi şuursuz nebâtat taifesi dahi, hayatı muhafaza cihadında "Kün fe yekûn" emri ile: "Müdafa için silahlarınızı ve cihazlarınızı takınız. " İlahî emrini aldıkları vakit, yeryüzü baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebâtlar süngücüklerini taktıkları zaman, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyor..
Hem baharın, herbir günü, herbir haftası, birer nebatat taifesinin, birer bayramı hükmünde olduğu için, herbir taifesi dahi, kendi sultanına karşı o taifeye ihsan ettiği güzel hediyeleri teşhir için ona taktığı sırmalı nişanları birer resm-i geçit tarzında o Ezelî Sultanın kendi müşahedesine ve başkalarına göstermeye arz ettiğinden ve öyle bir vaziyet gösterdiğinden bütün nebâtlar ve ağaçlar güyâ: "İlahî sanatın sırmalarını, meyve ve çiçek denilen İlahî fıtratın nişanlarını takınız; çiçekler açınız." manasındaki İlahî emri dinliyorlar ki, yer yüzü dahi gayet muhteşem bir bayram gününde, şahane resm-i geçitte, sürmeli formaları ve sırmalı nişanlan parıldayan bir ordugâhı temsil ediyor.
İşte şu derece hikmetli ve intizamlı techizat ve tezyinat, elbette nihayetsiz Kadir bir sultanın, nihayet derecede hikmetli bir hâkimin emriyle olduğunu kör olmayanlara gösterir.
Yokluğu yok etmişler için, yurt değiştirmeden, cild değiştirmeden acı duymak şöyle dursun, ders alıp irfana ermişlerin, bin can ile arzuladıkları bîr meseledir o. Dökülen siyah saçlarından, kaybettiği gençliğinden ve güzelliğinden müteessir olanlar, sonsuzluğa ermemiş, gerçek hazzı kavrayamamış nâdânlardır. Varolmanın ölümde; filizlenmenin çürüyüp yok olmada saklı bulunduğunu sezenler, bu oda değiştirmeyi gülerek karşılamış ve ruhun asıl vatanına geçişi iz'anına varmışlardır..