Ocak 1982 · s. 16 · 5 dakikalık okuma
Ötelere Seyahat
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

DÖRDÜNCÜ SURET:
Bak had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherler, şu sofralarda olan emsalsiz yiyecekler gösteriyorlar ki: Bu yerlerin padişahının hadsiz bir cömertliği, hesapsız dolu hazineleri vardır. Hâlbuki böyle bir cömertlik ve tükenmez hazineler, daimî ve istenilen herşey içinde bulunur bir ziyafet diyarı ister. Hem ister ki, o ziyafetten lezzet alanlar orada devam etsinler. Ta yokluk ve ayrılık ile elem çekmesinler. Çünkü elemin gitmesi, lezzet olduğu gibi, lezzetin gitmesi de elemdir.
Bu
sergilere bak! Ve şu ilanlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver
ki, mucizeler gösteren bu padişahın antika sanatlarını teşkil ve
teşhir ediyorlar. Mükemmel
işlerini gösteriyorlar. Misilsiz manevî güzelliğini beyan ediyorlar. Gizli
güzelliğinin lâtifliğinden ve lütuflarından bahsediyorlar.
Demek Onun pek mühim hayret verici kemâlâtı ve manevî cemali vardır. Gizli, kusursuz kemal (mükemmellik ve olgunluk) ise; takdir edici ve beğenerek “Mâşâ-Allah!” deyip, müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Gizli ve benzeri olmayan cemal ise, görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemalini iki yönden görmek... Biri, muhtelif aynalarda bizzat müşahede etmek. Diğeri, arzulu ve iştiyaklı seyircilerin, hayret içinde beğenicilerin müşahedesi ile müşahede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem daimî müşahede, hem ebedî göstermek ister. Hem o daimî cemâl, iştiyak ve arzu ile seyredip beğenenlerin varlıklarının da devamım ister. Çünkü: Daimî bir cemâl, geçici iştiyaklı bir seyirciye razı olamaz. Zira dönmemek üzere yok olup gitmeye mahkûm bir seyirci, yok olup gitmenin tasavvuru ile muhabbeti düşmanlığa döner. Hayret ve hürmeti tahkire (küçük görmeye) meyleder. Çünkü insan, bilmediği ve yetişemediği şeye düşmandır. Hâlbuki şu misafirhanelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemâl ve cemâlin bir ışığının, belki zayıf bir gölgesine, bir anda bakıp doymadan gidiyor. Demek daimî bir seyrangâha gidiliyor...
DÖRDÜNCÜ HAKİKAT
Hiç mümkün
müdür ki: Nihayetsiz cömertlik, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz
ebedî cemâl, kusursuz ebedî kemâl, bir saadet diyarı ve ziyafet mahallini
hem de içinde daimî bulunacak olan muhtaç şükredenleri, iştiyak ve arzu ile
aynalık yapanları, hayret içinde takdir eden seyircileri
istemesinler.

Evet, dünya yüzünü bu kadar tezyinatlı sanat eserleriyle süslendirmek, ay ile güneşi lamba yapmak, yeryüzünü bir nimet sofrası yaparak yiyeceklerin en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçlan birer kab yapmak, her mevsimde, birçok defalar yenilemek; hadsiz bir cömertliği gösterir... Böyle nihayetsiz bir cömertlik; öyle tükenmez hazineler ve rahmet, hem daimî, hem arzu edilen herşey içinde bulunur bir ziyafet diyân ve saadet mahalli ister.
Demek, ebedî bir Cenneti, hem, içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü: Nihayetsiz cömertlik, nihayetsiz ihsan etmek ister, n ime ilendirmek ister. Nihayetsiz ihsan ve nimetlendirmek ise, nihayetsiz minnettarlık ister. (Nimetlerden istifade edip minnettar olması için de) ihsana mazhar olan şahsın vücudunun devam etmesi icap eder. Tâ daimî surette nimetlerden faydalanarak, o ihsanlara karşı şükür ve minnettarlığını göstersin. Yoksa yok olup gitme ile acılaşan azıcık bir lezzet alma, kısacık bir zamanda öyle bir cömertliğin icabına uygun düşmez.
Hem de, İlâhî sanatların gösterildiği yer olan âlemin her bucağındaki sergilerine bak. Yeryüzündeki bitkiler ve hayvanların ellerinde olan ilâhî ilânlara dikkat et. (Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta; gayet nakışlı ve süslü ve yaldızlı bir çiçek gayet sanatlı, sırmalı bir meyve, elbette gayet sanatperver mucizekâr ve hikmetli bir Sanatkârın sanatının güzelliklerini şuurlu varlıklara okutturan bir ilân-nâmedir. İşte nebatlara hayvanları da kıyas et...) İlahî güzelliklerin dellâlları olan Peygamberlere ve Velilere kulak ver. Nasıl hepsi beraber Yüce Yaratanın kusursuz kemâlâtını, harika sanatlarının teşhiri ile gösteriyorlar, beyan ediyorlar. Dikkat nazarları kendilerine çekiyorlar.
Demek, bu âlemin Yaratanının pek mühim, hayret verici ve gizli kemalatı var. Bu harika sanatları ile onları göstermek ister. Hem de beğenip takdir eden seyircilerin vücutlarının devamını ister. Aksi takdirde onların gözünde güzellik ve mükemmelliğin kıymeti düşer. (Evet, darb-ı mesellerdendir ki: Bir dünya güzeli, bir zaman kendine meftun olmuş adi bir adamı huzurundan tard eder, kovar. O adam kendine teselli vermek için: “Tuh, ne kadar çirkindi.” Der. O güzelin güzelliğini inkâr eder.
Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmaya eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine teselli vermek için kendi lisanı ile “- Ekşidir.” der. Gümler gider.)
Hem kâinatın yüzünde serilmiş olan gayet güzel sanatlı, parlak ve süslü şu mevcudat; ışık Güneşi bildirdiği gibi, misilsiz benzersiz gizli bir güzelliğin hoş vaziyetlerini haber veriyor. O güzellik, o mukaddes cemâlin tecellisinden, güzel isimlerde, belki her isimde çok gizli defineler bulunduğunu işaret eder. İşte şu derece yüce benzersiz gizli bir cemâl ise, kendi güzelliklerini bir aynada görmek ve güzelliğinin derecelerini ve cemâlinin mikyaslarını (ölçeklerini) şuurlu, iştiyaklı ve arzulu bir aynada müşahede etmek istediği gibi, başkalarının nazarı ile yine sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek iki vecihle kendi cemâline bakmak... Biri: Herbiri başka başka renkte olan aynalarda bizzat müşahede etmek. Diğeri: İştiyaklı ve arzulu seyirci ve hayretle takdir edip beğenicilerin müşahedesi ile müşahede etmek ister.
Demek, güzellik ve cemâl; görmek ve görünmek ister. Görmek ve görünmek ise; arzulu ve istekli seyirci, hayretli takdir edicilerin varlığını ister. Çünkü daimî bir cemal ise; geçici bir arzu ve istek sahibine razı olamaz. Zira dönmemek üzere yok olup gitmeye mahkûm olan bir seyirci, yokluk ve ayrılığın tasavvuru ile muhabbeti düşmanlığa döner. Hayreti, hafife almaya, hürmeti tahkire meyleder: Çünkü bencil insan bilmediği şeye ve yetişemediği şeye düşmandır. Hâlbuki nihayetsiz bir muhabbete hadsiz bir şevk ve beğenme ile mukabeleye layık olan bir cemale karşı gizli bir düşmanlık, kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte kâfir Allah’ın düşmanı olmasının sırrı bundan anlaşılıyor. Madem, o nihayetsiz cömertlik, o misilsiz cemal ve güzellik o kusursuz, kemalat, ebedi teşekkür eden, iştiyak duyan, beğenip takdir eden seyircileri gerektirirler. Hâlbuki şu dünya misafirhanesinde görüyoruz: Herkes çabuk gidip, kayboluyor. O cömertliğin ihsanını ancak az bir parça tadar. İştihası açılır. Fakat yemez gider. O cemal, o kemalin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zayıf gölgesine bir anda bakıp, doymadan gider. Demek, daimi bir seyrangâha gidiliyor.
Elhasıl: Nasıl ki, şu alem bütün varlıkları ile Yüce Yaratanın varlığına kati delalet eder, Yüce Yaratanın da mukaddes sıfat ve isimleri, ahire tin varlığına delalet eder, gösterir ve ister.