Sızıntı Arşivi

Mart 1990 · s. 61 · 3 dakikalık okuma

Ölüm ve Düşündürdükleri

Ramazan Yağmur · Dr. · Din Ve Ahlâk

İnsan dünyaya ağlayarak gelir ve ağlatarak gider bu fani diyardan. Hayat girişi ve çıkışı azaptan iki nokta olan bir tünel. Bazen uzun, bazen kısa bir tüneldir bu. Bu tünele giren herkes az veya çok süren bir yolculuk sonunda tüneli terketmek zorundadır. “Bu şehirden çıkacağınız gibi bu dünyadan da çıkacaksınız. Zira bu vücudumuz taştan değil, demirden değil ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. İster istemez onu terkedeceğiz. Onu mucidine teslim edeceğiz. “Herkes ister istemez ölümü tadacaktır.

Öyleyse nedir ölüm?

Mutlaka içeceğimiz kahrolası bir zehir mi?

Bizi dostlardan ayıran acı bir son mu? Veya bir ömür boyu topladığımız meyveleri toprağın karanlık bağrına gömen, yokluğa mahkum eden bir şey mi? Hayat kadar ölüm de bir gerçek olduğuna göre evet, nedir ölüm?

Bir büyük bilge “ölüm yokluk değil, hiçlik değil, dostlara gidiş vesilesidir. Bir başka âleme gitmiş yüzde doksandokuz ahbaba kavuşmaktır” der.

Hayatını inanç atmosferinde geçiren kimseler için ölüm böyledir işte.

Evet, ölümü böyle gören biri ölümden nasıl korkar, aksine ölüm ondan korkar. İman insanı ölüm ötesi âlemlere kanatlandırır.

Cahit Sıtkı ölüm karşısında tir tir titrer. Fazıl Hüsnü bir türlü kabullenemez ölümü:

“Insan nasıl ölebilir /Yaşamak bu kadar güzelken” der. Orhan Veli ve takipçileri hayatı bir put haline getirirler. İçlerinde taşıdıkları ölüm korkusunun zaman zaman şiirlerine yansımasına engel olamazlar: Sokakta mı yürüyorsun, aman dikkat et başına her an bir saksı düşebilir. Sağa sola dikkat et bir vasıta gelip çarpabilir.. Ve böylece hayat çekilmez bir hal alır. Cemal Süreya, Edip Cansever gibi “ikinci Yeni” şairleriyse öncekilerden aldıkları dersle belki de, ölüme yabancı kalmayı tercih ederler, örnekleri çoğaltmak mümkün.

Evet insan vardır. Kâinat vardır. Varlık vardır. Bunu kimse inkâr edemiyor. Ama varlık, yokluk için mi vardır. Sonu yokluk ise,varlığın mânâsı nedir öyleyse? N. Fazıl’ın dediği gibi:

“Sonum yokluk olsa/ Bu varlık niye?”

Ölümden bahsetmemek, onu ihmal etmek en azından ona karşı duyarsız gizli bir korkunun gizlenmeye çalışılması mı? Hayat kadar ölüm de gerçek olduğuna göre, onu gerçek yönüyle tanımamız gerekmez mi?

Gününü gün etmekle geçiren ve ölüm hakikatine karşı duyarsız kalmayı tercih eden en azından ölümü düşünmek istemeyenlere insan demek bir hata olmaz mı? Yunus kendine has, o sade ve nefis üslubuyla derin mânâları ne kadar güzel özetleyivermiş:

“Ölümden ne korkarsın

Korkma ebedi varsın..”

Gerçek insan hayatta iken devamlı tadar durur ölümü damağında, ölümü hiç unutmaz. ölüm ve ölüm ötesine ait düşünceler insana varlık sebebini hatırlatır, yeniden dirilişi, yeniden yaratılışı bütün tazeliğiyle daha bugünden tattırır. Varlık ve hayata mânâ verenler için ölüm coğrafyası, ne güzel bir tefekkür ufkudur. Çünki ölüm insanı sevdiklere götüren bir vasıtadır, yokluk ve hiçlik değildir.

Varlık, ölümle son bulmaz. ölüm varlığın gelip kendisine çatacağı bir son durak değildir. ölümü hayatlarına arkadaş yapanlar ölüm anında bu handikapı kolayca aşabilirler. ölmekten ve ölüm gerçeğinden korkan kimseler, ölümle hiç tanışmadıklarından bir gün ölümün karşısında şok etkisini duyacaklardır.

Ölümü sık düşünmek ve hayatı sık sık ölüm süzgecinden geçirmek, bu bakımdan ol- dukça önemli. Denizi bilmeyen denizde boğulur, ölümü bilmeyen de ölümde.. Hayatına ölümü yanaştırmayan kimselere “yaşayan ölüler” demek daha doğrudur. Yaşayan ölüler,daha doğrusu yaşadığını sanan ölü ruhlar. ölümle bağlantı kurup, ölmeden önce ölenlere gelince onlar gerçek hayatı yaşayan talihlilerdir.

Zannediyorlar ki, ölümü hayatının ayrılmaz bir parçası yapanlar hayatlarını zehir- zemberek bir hale getirecekler. Ama yanılıyorlar. Çünki bilmiyorlarki, hayatın gerçek tadına ölümle erilebiliyor ancak.

Bu bakımdan ölümden devamlı kaçan, onu kabullenemeyen aydınlar(!), fiziğe tapıcılar, nihilistler ve benlik putuna esir olmuş kimseler, hayatlarının her anında ölümün esiri olmuşlardır.•