Ocak 1989 · s. 467 · 2 dakikalık okuma
Ölüler Mahallesi

İnsanoğlu, her şeyin hakikatini his ve idrakının kalıbına döküp, bütün varlıklara bu şekilde tatbik etmek ister. Herşeyin rengini gözündeki gözlüğün rengine göre tayin etmek istemesinden dolayı, gözlüğün camı kırmızı ise bütün alemin kırmızı, yeşil ise yeşil olduğuna hükmeder.
Kıyas ve akıl yürütme merdiveni ile hakikatin kaçıncı katına kadar çıkabilmişse, hadiseleri idrak etmesi de o katın gereklerine göre olacaktır, Merdiven yükseldikçe bulunduğu katın üstünde bir kat daha olduğunu görür. Oraya çıkınca, ufkunun daha genişlediğini yeni yeni manzaraların peyda olduğunu, bulunduğu katın altındaki kattan görünmeyen birçok yerin var olduğunu müşahede eder. Dolayısıyla hadiselere bakış açısında bu nispetle genişleme olacaktır.
Acaba, bu merdivenin basamaklarından kabir alemi ve ölüm nasıl görülmektedir? Ölüler mahallesinde süren derin sessizlik, dışarının dağdağasından asla etkilenmez. Bütün mevcutlar uyandığı halde, bu mahalle sakinlerinin son döşeklerinden ne zaman kalkacakları bilinmez. Her yerde gündüz geceyi takip eder. Oysa bu mahallenin gecesi gündüzle nihayet bulmaksızın aynı minval üzerine gider.
İbret nazarı ile taşlara bakılınca, kiminin renginin siyahlaşmaya başladığı ve üzerlerini yosunların kapladığı görülür. Kimi bir asrı geçen süreden beri ayakta dikilmenin verdiği yorgunlukla sağa yahut sola eğilmiş, kimi de tamamen boylu boyunca yere uzanmıştır. Hepsinin de vaziyeti hüzünlü bir yüzü hatırlatır.
Gerek bu manzara, gerekse rutubetli toprağın yaydığı kokunun tesiriyle, insan zihninde bütün mezarların içini kuşatan bir tasavvur alemi oluşur. İnsanoğlu bulunduğu yer itibariyle merdiven üzerinden bir basamak daha yükselmiştir. Bu basamaktan görünenler, tefekkürü birden bine çıkaracak kadar aşikârdır. Asli bütünlüğüne halel gelmeksizin, kafes halinde uzanmış vücutlar, dağılmış kemikler, yeni kokmaya başlamış bedenler, onlardan sızan muhtelif mayilerle rengârenk olmuş kefenler, masum çocuklar, hevesini alamamış gençler, çökmüş ihtiyarlar, anasına hasret giden evlatlar, evladına doyamadan hayata veda eden analar, canından sökülen son hasretli bakışı servetinde çakılıp kalan zenginler, sabahleyin zevk ve sefa ile meşgul iken öğleden sonra kendilerini orada bulan biçareler.
Mahşerin bir misali olan bu ölülerin, bir avuç toprakta ki erimiş vücut hisselerinin karşısında, insan davranışlarını düşündükçe gaflet serumuyla ölüme karşı kendimize bağışıklık hissi verdiğimiz ve gidenleri yerimize bedel olarak göndermiş gibi teselli bulduğumuz aşikarane çıkıveriyor ortaya.
Kabristan ne büyük bir ibrethanedir ki onun derin sessizliğindeki yüksek ifade gücü, en güzel konuşan hatiplerden daha tesirlidir. Öyle ki sihirli iradeleriyle insanlar üzerinde istedikleri gibi müessir olan büyük hatipler, mezar taşlarının konuşan lisanı karşısında sükût ederler.
Ölüm sonrasını düşünüp, nefsi faziletlerle donatmalıyız ki yarın ölüler mahallesine taşınınca, bize oradan ebedi yurdumuza gitmede yardımcı olsun...
Mustafa Oğuzhan