Kasım 1991 · s. 460 · 4 dakikalık okuma
Öğretmenim

Ömürler tüketildi, dağları delmek için. Dağlar tükendi de görünürlerde su yok. Sabırla beklendi nefesler yokuşlarda, sarp kayalar tırmanıldı düzlüğe çıkabilmek ümidiyle dopdolu. Heyhat! Yokuşlar da bir uçurumun eşiğinde bitiverdiler. Ama ne düzlük vardı uçurumlardan kaçmak için, ne düzlüğe atılmış bir tek adım.
Sonra kervan yola düzüldü. Yoruldukça koşuldu, susadıkça tuz basıldı yaralara. Susuzluğa yetmeyenler vardı, yollara yetişmeyen ömürler de. Bunlara inat, çeşmeler kurumuş, vahalarda dikenler var, pınar yatakları yosunlu. Meçhul mezarlar halinde yolun bir tarafında kalıverdiler. Geriye kalan atletler; işte yolları onlar aştı. Yollar da tükendi nihayet. Fakat varılmış bir gaye ulaşılmış hedef yok. Işık ta ufkun başladığı yerde denince dalındı okyanuslara. Rüzgar alabildiğine hırçın, bir doğudan esiyordu bir batıdan. Birçoğu dalgalara kurban olup yosunlu diplere çekildi. Ufka ulaşanlar da oldu elbet. Heyhat ki heyhat, onlar da ben de aydınlık yüzü göremedik.
Dağlardan gelen su demişlerdi seni, yokuşlardan sonra ki düzlük diye. Seni ışık diye anlatmışlardı bana öğretmenim. Ufukta desen desen. Yıldızlara meydan okurmuşsun gönüllerde aydınlanınca. Ferhatlarla dağları bunun için deldim. Yokuşlarda nefes nefese koştum ben de. Yolları aşanlardan biri de benim. Okyanusta dalgalarla boğuştum. Ama sesini duyamadım, ışığında aydınlanamadım. Bana ama olduğumu söylediler. Sen yanı başımdaymışsın meğer. Görmek için bakmasını bilemediysem eğer, hissetme duyum ölmemişti ya henüz. Ben ölümün kertesine gelene kadar seni bulabilmek için yorulmuşken, sen varlığını bana duyuramadın, yanımdaymışsın; bana ne?
Öğretmenim, ben sıcak nağmelerin mecnunuyum. Kalbim muhabbetin sahilsiz ummanlarını içine sığdırabilecek kadar büyük. Oysa en ücra köşelerinde bile nefret dalgalarının dövüşünü seyreden gönlüm, merhamet adına bir çift kanat hışırtısına hasret giderken, sen gökyüzünün enginliklerinde süzülmüşsün; bana ne?
O sıcak bekleyişlerin kucağında, o sıcak deryada erittiğim ümit dünyamın enkazları yüreğimde buz tutarken, sen ufkun kızıllığında güneşe uzanmışsın; bana ne?
Çiğ düşmüş yamaçlar, gölgenin koruduğu yollar... Ben burada kaybolmadım öğretmenim! Ben, karanlık bakışlarda, bulanık zihinlerin uçurumlarında parçalandım. "Hiç"in uğruna çektiğim ızdırabın tükenen iniltilerini duyamadın. Sen, o yollarda, o yamaçların eteğinde yorulmuşsun; bana ne?
Ben bir selvinin devrildiğini gördüm. Ümidin yeise inkılâbını... Mehtabın sevincinde sönen yıldızlara şahit bulundum. Bir yıkılış karşısındasın öğretmenim. Öyle bir yıkılış ki, arzı ihtizaza getirecek kadar yaman, nehirleri taşıracak, seni de içine alacak kadar canhıraşın". Bir yangın karşısındasın öğretmenim. Öyle bir yangın ki; bütün bir gençliği hedef almış, tutuşturacak kadar korkunç... Ve öyle bir fırtına karşısındasın, öyle bir ah karşısındasın ki; arzı ağlatacak kadar dokunaklıdır. Bu oluşumları durduramadın, buna engel olamadın, sed olmuşsun; bana ne?
Yemyeşil ormanlarda bestelediğim muhabbet şarkılarımı birkaç damla gözyaşına bohçalayıp çaresizliğe gömmeye mecbur bırakıldım. O günden beri gerçek tebessüme hasretim. Gündüzlerden intikam almayı heceleyen baykuşlar gibi karanlıklara tünetilmişken, sen güllere bülbülün sevgi şarkılarını okumuşsun; bana ne?
İçimde sönmeye terkedilmiş öğrenme arzumun sönük ışıklarına elin yetişmezken, hayal dünyandan öte gidemeyen ümitlerinle gökyüzünün esrarlı derinliklerinden göz kırpan yıldızlara ulaşacakmışsın; bana ne?
Beynimin kar tutmuş fakültelerinin altında çatırdayan zihnim anlama acziyetiyle inler. Ruhum bitmeyişe susamış, kâbiliyetlerim sonsuzluğu dilerken; gençliğim belirsizlik dinamitini yedi. Ben fanide bitmeyip sonsuzluğa varmak isterken, sen ölümün kaçınılmaz olduğunu söylemişsin; bana ne?
Sen ulu bir çınardın ormanda, öğretmenim. Beni gölgende korumak için dal budak salmış. Oysa ben gölgende güneş alamamaktan ölmüşüm. Sen hâlâ beni sam yellerine karşı korumak için yıkılmışsın; bana ne?
Nazarım; düştüğü yerde görünmez noktanın ince kıvranışını görmeye namzetti. Ama maddeyi görmekten taşlaşmış, düştüğü yeri taş ağırlığında delip geçiyor. Maddenin boğucu kıskacında beyin guddelerinin ışıksız kalışı karanlığında kayboldum. Ruhum kin ve nefretle dolup, gözlerim düşmanlık hırsıyla bulandı. Başıboş, gayeden mahrum, aklım gözüme çöreklenirken, maddenin karşısında boyun bükmeyi öğrendim. Bütün hassalarım, hislerim, duygularım, elhasıl içim dışım taşlaştı. Ve yine ben ki ruhî bunalım içerisinde çılgınlaşıp, çığırtkanlaşırken, sen bana tevazuden söz etmişsin; bana ne?
Gayemin ilahî hedefi yok, hayatımın bir ma'nâsı yok demektir. Fıtratıma zıt... Hayır! Ben böyle yaşamak istemiyorum öğretmenim. Tertemiz duygularım var. Kâinatı içine sığdırabilecek hislerle dopdoluyum. Ben de görmek, duymak, hissetmek istiyorum. Bilmek istiyorum; incir yaprağına bakmasını, papatyanın gülüşündeki ma'nâyı. Ve sevmek istiyorum, vatanımı, milletimi, ervah-ı şühedamı sevmek istiyorum. Sonsuzluğa teşne kâbiyetlerimle ölmek istemiyorum öğretmenim. Bağırmamda, gürültümde bunu anlayamadıysan hâlâ... Ben de zulmü bayrak, intikam hırsını sancak yapacağım. Kin ve nefretimi kızıl çölde ateşleyip suçsuz günahlardan hesap soracağım. İlk hedefim belki sen olmayacaksın ama bir dönemeçte sana da rastlayacağım. İnsanlığın kanına düşkün kıvılcımların, senin alnını dahi sıvazlayacağı günler uzak olmayacak. Ben ki kötülük nedir bilmez, kin ve nefreti duymamıştım. Sevgi ummanlarım mevceleştiren duygularım vardı. Oysa sevginin nefrete, iyiliğin kötülüğe inkılabını sende görecektim. Ben böyle ruhsuz, vicdansız halde canavarlaşırken öğretmenim, sen irfanının şe'inde boğulacakmışsın; bana ne?
Işık olmuştun, gökteki yıldızdan daha uzak. Tutuşmuşsun karanlıklarla dolu yolumu aydınlatmak için. Oysa ateşi ben, yağı ben olup yandım alevinde. Beni ateşinde yakmak için tutuşmuşken, sen mum olmuş, erimişsin; bana ne?
Sen ilim öğretmek için vardın. Hakikate teşne dimağları yoğuracaktın, öğretmenim. Tezatların kâbusuna bastırmayacaktın anlamak isteyen zihinleri. Ama ben cehaletin kâbusunda inliyorum. Ben gerçeklere susamışken, sen hakikatin gür sesiyle gürleyemedikten sonra öğretensin, öğretmensin; bana ne?