Şubat 1995 · s. 32 · 4 dakikalık okuma
Odur Eğriliğe Düzün Hamlesi

Yeni bir var oluşun tan yeri ağarırken, ondört asırdır bu dirilişi, âlemin bütün köşelerine yayan diriltici sadânın ifade ettiği gerçek mânâya, bugün her zamankinden daha çok ihtiyaç hissediyor ve onun yurdumuzun üzerinden eksik olmamasını hergün dualarımıza katıp Yüce dergaha sunuyoruz. Sunuyoruz ki o, semalarımızda bir ân bile susmasın. Şeytanın kâsesini kırıp iblisler dünyasına velvele salsın ve ışıktan korkan bütün yarasalara aydınlık iklimlerde yaşama adabını öğretsin. Susmasın ve gönüllerimizde onun için hazırladığımız en başköşeye otursun, orada karanlık bir nokta koymayıp aydınlatsın. Ve ruhumuza daima O’nun(cc) büyüklüğünü fısıldasın, bizi hakikatten uzaklaştırmasın ve uyumaya, unutmaya meyyal düşüncelerimizi hep Tevhidin yamaçlarında gezdirsin.
Ezan, mânâ ve mahiyeti itibarıyla ruhlarımızı saran öyle bir sadâdır ki, onun duyulmadığı mekânları yurt saymamış, vatan bellememiş ve ille de onun her an semalarımızda şehbâl açmasını temenni etmişizdir. Dış güzelliğini âhenginden, iç güzelliğini ise Tevhidin ilan edicisi olmasından alan ezanla, ruhlar hergün bir başka dirilişe uyanır ve uyanan ruhlar gidip günde beş defa “Mi’râc” ufkunda visali yaşar. Sonsuzluk düşüncesinin ruhlarda mayaladığı bu yüce sadânın atmosferine girenler, ondan açılan pencerelerle daha dünyadayken cennetin yamaçlarında pervaz eder ve gider Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a bir güzel komşu olurlar.
Allah’a uzanan yollar içinde en yücelerinden biri olan ezanın, semalarımızda boy verdiği günden bu yana geçen ondört asırdır nice kırık ve ölgün kalpler onun diriltici nefesiyle yeniden kendine geldi ve nice yolunu şaşırmışlar onun ışıklandırdığı nûranî caddelerden geçerek hakikatle kucaklaştı. Kamil Kudret’in günde beş defa minarelerden âleme yayılan nağmesi olan ezan, ilk urucunu yaparken Bilal’ın (r.a.) dilinden öyle bir tutar ki ufku, insan orada kendinden geçer ve ruhlarda mayalanan iksir ile feryad eder durur; “Parmağım aşkın balına bandıkça bandım...” der, doymanın ve dolmanın ne olduğunu unutur ve her daim “mezid” ister. Günde beş defa yanık yanık nağmelerle Hakk’a ve hakikate âşık gönülleri O’nun (c.c)divanında gerçek kulluğa çağıran ezan, yolunu şaşırmışlara kadar uzanan kollarıyla onları da kuşatır ve yaşadıkları hayatın fayda getirmeyeceğini bildirerek hakiki kurtuluşa çıkan yolları bir şehrah gibi onlara gösterir. Gösterir ki, Âlemlere Rahmet olarak gönderilenin (s.a.v.) getirdiği nurlu yola koşsunlar, daralan ruhları genişlesin ve faydasız geçecek bir ömür “heder” olmaktan kurtulup “beka” damgası yiyerek hayat bulsun.
Kelime örgüsüyle bir başka mânâya bürünen ezanda, Allahü Ekber rotasını yakalayan her insan bütün korku ve endişelerden sıyrılarak “Hak dostları için ne bir korku vardır ne de onlar tasalanırlar”(Yunus; 10/62) âyetinin tecellisine mazhar olur ve huzur içinde Hakk’a kulluğu idrak ederek “Felah” ufkuna koşarlar. Şehadet sadâsıyla ise “Kalpler ancak, Allah’ın zikriyle huzura erer”(Rad: 13/28) müjdesinin nurlar saçan iklimine dâhil olur ve orada dünya kaygılarının bütününden sıyrılarak maksuduna erişir. Gerçek kurtuluşun ancak, takvaya sarılanlar ve ihsan şuuruyla iyiliği ve güzelliği takip edenlerle geleceğinin farkına vararak “Hayyale’s-Salâh ve Hayyale’l-Felâh”ın atmosferine sığınır. Mevcut atmosferin ruhlarda ve akıllarda bıraktığı hayret ve dehşetle kendinden geçerek, hakiki ma’nâda kendine gelmeyi yakalayan insan, kalp balansını iki âlemin ihatası nispetinde ayarlar ve içinden gele gele öyle bir “Allahü Ekber” çeker ki, dilinden gayr-i ihtiyarî şu sözler dökülür: “Bu ses başımı döndürüp beni hayrete sürükledi, imanıma kanat açtırıp şevk ufkunda gezdirdi ve beni benden alarak Yücelerin Yücesine raptetti..” Meridyen farklılığı dolayısı ile 24 saat dünyanın semasından eksik olmayan ve okunduğu yerde verdiği diriliş mesajı biter bitmez bir küheylan edasıyla başka bir zemine koşan, kalplerimizi ısıtan ışınlarıyla her gün başımızı okşayan ve bir güneş gibi ruhumuzu saran ezan, şâirlerin dilinde de ayrı bir âhenge bürünür ve oradan hissiyatımızı okşayan nağmeler hâlinde bize kadar ulaşarak şevk u iştiyakımıza bir kamçı vurur. Yahya Kemal’in mısralarında;
“Emr-i bülendsin ey ezan-ı
Muhammedi
Kâfi değil sadâna cihan-ı
Muhammedi
Sultan Selim-i evveli
râmetmeyüp ecel
Fethetmeliydi âlemi Şan-ı
Muhammedi
Ervah cümleten görür
Allahü Ekberi
Akseyleyince arşa lisan-ı
Muhammedi”
şeklinde dile getirilir. 
Mehmet Akifin ezanı dinin temeli sayması ise başlıbaşına bir mânâ ve bir haykırıştır.
“Bu ezanlar ki şehadetleri
dinin temeli
Ebedî yurdumun üstünde
benim inlemeli.”...
Çünkü ezanın üzerinde inlediği mekânda hak ve adalet hükümferma olur, zulüm ve istibdat yokluklara mahkûm hale gelir ve herşey ayrı bir renge bürünerek “Sıbgatullah” unvanına kavuşur.
Daha binlerce Hakk aşığının dilinde ayrı ayrı çiçek açarak ruhları ısıtan ezan, gerçek mânâsıyla yeniden gönlümüzde oturacağı güne kadar boynu bükük yaşasa da semalarımızdan hiç eksik olmayacaktır. Çünkü bu Hakk’ın vaadidir ve kıyamete kadar da bakî kalacaktır. Bu sebeple onun aşığı bizler ellerimizi açıyor ve günde beş defa Rabbimize yalvarıyoruz ki: “Onu semamızdan eksik etme, ebedlere kadar daim kıl ve bizi ona hasret bırakma; çünkü onun şahadeti dinimizin temelidir, dörtbir yandan sofrana koşanlara semavî sofralar indirdiğin gibi, ezanı da günde beş defa başımıza rahmet gibi yağdır. Ruhumuz onun ışık saçan kelime ve mânâlarıyla yeniden dirilişe geçsin. Üç asırdır ölgün ruhlar, onunla uyuduğu uykudan uyansın ve bütün karanlık güçleri yerle bir ederek her tarafa öbek öbek nurlar yağdırsın. Sönmüş ümitler, ezilmiş ruhlar, derbeder gönüller onunla yeni bir “ba’su ba’de’l-mevt” yaşasın. Visale âşık gönüllerimiz bir başka atsın. Ve hiçbir uğursuz el, şom ağız ve çürümüş düşünce onu değiştirip başka başka kılıklara sokamasın”..
Ezan bir ma’nâdır, halden ve dilden anlayanlara.. Yeter ki onunla aynı frekansa girip ruhlara ve gönüllere sunduğu ışıktan istifade etmesini bilelim. O zaman o “eğriliğe düzün hamlesi” olarak gerçek çehresiyle yeniden arz-ı endam edecek ve bütün âlemi velveleye verecektir...