Sızıntı Arşivi

Şubat 1995 · s. 27 · 9 dakikalık okuma

Mucize Üzerine Bir Tartışma

Arif Sarsılmaz · Prof.Dr. · Din Ve Ahlâk

Bazen gazetelerde okur ve­ya TV'deki bir haber prog­ramında “Beşinci kattan düşen çocuk ölmedi! ve­ya düşen uçaktan burnu kanamadan kurtuldu!” gibi nor­mal(alışık olduğumuz) fizik, kimya ve biyoloji kanunlarıyla izah edilemeyen hadiseleri du­yar, daha sonra da buna karşı bir sürü bilim adamının (!) yarış edercesine meseleye bilimsel (!) açıklamalar getirmeye çalış­masını basın-yayın organların­dan şaşkınlıkla takip ederiz.

Aşırı zorlamalarla ve tekellüflerle girişilen sözde açıklama­ların bütün gayesi, mucize diye birşey olamayacağı ve herşeyin muhakkak maddî bir sebep-netice münasebeti ile ortaya çıkması gerektiğini -güya- ispat­lamaktır. Tabii bunun arkasın­dan da Mukaddes Kitaplarda mucize olarak bahsedilen, hari­kulade tabiat hadiselerini ya paranormal hâdiseler veya aslı astan olmayan uydurma haber­ler şeklinde reddetmek gelir.

Hâlbuki bilimi mucizelere karşı bir delil olarak kullanmak mantıkî yönden geçerli değildir ve bu davranışın bizzat bilimin aleyhine bir şekilde neticelen­mesi daha muhtemeldir. Zira mucizelerin olabileceğine inan­mak, olmadığına inanmak kadar bir tercih ve inanç meselesidir. Neticede bilimin izah adına acziyetini itiraf ettiği durumlar, kendi sahasını zorlamanın bir cezası olarak yine bilime fatura edilecektir.

Aslında bu meselede tar­tışma zeminini doğru oturtmak ve kavramların tarifini iyi yapmak gerekir. Bu kavramlar için­de pozitif ilim veya bilim diyebi­leceğimiz deneye ve gözleme dayalı hadiseleri izah tarzının sı­nırlarının iyi bir şekilde ortaya konulması, aklın güvenilirlik sı­nırları, zamanın izafîliği ve zo­runluluk ile determinizm başta gelir.

Hepimizi aldatan bir me­sele yaratılış hızının zaman için­deki izafîliğidir. Meselâ, hergün milyonlarca canlının, ana ve ba­balarının cinsiyet hücreleri se­bep kılınarak yaratılması, za­man içinde geniş bir alana ya­yıldığından bize çok normal bir hadise gibi gelir. İnsan için bu yaratılış ortalama dokuz ay gibi bir zaman içinde yavaş yavaş olduğundan ve binlerce yıldır ar­tık alıştığımızdan buradaki muci­zevî yön gözlerimizden çoğun­lukla kaçar. Hâlbuki aynı insanın yaratılışı yine aynı embriyolojik yollardan geçerek hızlandı­rılmış bir film gibi iki dakika için­de gerçekleşse ve bir kadının karnı iki dakika içinde büyüyüp doğum yapsa aynı hadiseye he­men mucize deriz. Demek ki burada bizi hayrette bırakan asıl olay hadisenin oluşundaki sebep-netice münasebetinden çok meydana gelişindeki izafî hız ve bizim hadiseye alışık olup olmamamızda gizlidir.

Bilimin kendine mevzu olarak aldığı meselelerin dayan­dığı ölçüler sadece tecrübelerimize ait genellemelerden iba­rettir. Kullanılan en büyük kıstas ise beş duyumuza ve sağlam aklımıza dayanan deney ve gözlemdir. Ancak bütün bu sa­yılanlar teker teker ele alınıp in­celendiğinde, gerek aklın ve beş duyumuzun sınırları gerek­se de deney ve gözlemin yapıldığı şartların izafîliği bugün bir­çok teorik fizikçi ve bilim felse­fecisi tarafından çok net bir şe­kilde geniş olarak tartışılmıştır. Meselâ. Peygamberimize ait birçok mucize onlarca gözlemci sahabenin gözü önünde cere­yan etmiş, rüya ve sihir gibi it­hamlardan uzak tutulması için de meydana gelen harikulade hadise neticesinde ortaya çıkan yemeği veya suyu sahabiler bol bol kullanmışlardır. İki kişi ara­sındaki küçük bir yalanın bile birkaç günden fazla saklanamadığını ve kendisinin yalanını çı­karmak için bütün düşmanları­nın gözlerinin üzerinde olduğu­nu düşünürsek birçok mucizeden hiçbirinin bile en küçük bir itirazla karşılaşmadan asırlarca gerçek kabul edilmesi Peygam­berimizin mucizelerinin doğrulu­ğuna en büyük delillerden biri­dir.

Eskiden, ilmin bu kadar gelişmediği dönemlerde insan­ları ilzam etmek ve peygamberlerin doğruluğunu tasdik ettir­mek için kullanılan en güçlü de­lillerden biri mucizelerdi. Hz. İsa'nın babasız olarak dünyaya gelişi, Hz. Musa'nın kavmini ya­rılan Kızıldeniz'den boğulmadan geçirmesi ve asasının yılan olu­şu, Hz. Süleyman'ın hayvanla­rın lisanını bilmesi, çok uzak mesafelerden eşyayı nakletme­si, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması ve Efendimiz (sav)'in bü­yük mucizeleri olan Miraç hâdi­sesi ve Ay'ın ikiye yarılması ilk anda aklımıza gelen harikulade vak'alardır.

Ancak günümüzde ortaya çıkan dogmatik ve tutucu pozitivist anlayışın estirdiği bilimsel terör havasından dolayı birçok inanan insan mucizelerden çe­kinerek bahseder duruma gelmiştir. İnsanlar çevrelerinde meydana gelen her günkü hadi­selere o kadar alışmışlar ki bun­lara ters gelecek herhangi bir vakaya hemen “peri masalı” ve­ya “uydurma” damgasını vurabi­liyorlar. Tarih içinde ortaya çı­kan bu ters bakışın önemli bir sebebi, bilimin mühim bir özelli­ği olan gözlemin yorumdan ay­rılmasıdır. Mucizelere inanma­yan ve küçümseyenlerin sahip olduğu bu bakış açısının temel­leri pozitivizm ve rasyonalizmle birlikte 16. asırda Avrupa'da atıldığından bu durum bütün se­mavî dinler için sözkonusudur.

16. asırdan önce “nasıl ve niçin” soruları hemen hemen aynı şekilde cevaplandırılırdı: Yeni ağaçlar büyüyebilsin diye tohumlar toprağa düşer; ürünler çıksın ve insanlar yesin diye yağmur yağar gibi. Ancak aynı hadisenin birden fazla şekilde yorumlanabileceği farkedelince mekanizmaya ve tabii hadisele­rin önceden tahmin edilebilirliği­ne dikkat çekildi. Bu da hadise­lerde İlahî Kudrete gerek olma­dığı (!) şeklinde yorumlandı ve sadece açıklanamayan şeyler­de Allah’a ihtiyaç duyma gibi sakat bir anlayışı ortaya çıkardı.

17. asırla birlikte bilim adamları modern anlamda “tabi­at kanunları tabirini kullanıyor­lar, ayrıca fizikî ve biyolojik dün­yaların kendi kendilerini düzen­leyen sistemler olduğuna inanı­yorlardı. Allah sadece “ilk se­bep” olarak görülüyor ve “tabii kanunları” değiştirerek dünyaya müdahale edebileceği düşünü­lüyordu. Locke ve Hume, Newton fiziğini kullanarak tabiat ka­nunlarının değiştirilemeyeceğini, bu yüzden mucizelerin olamayacağını öne sürdüler. 17. asırda­ki birşey yapmaktan aciz bir tanrı inancını ortaya çıkaran ve kâinatın mekanik olarak devam ettiğini ileri süren bu anlayışa rağmen din, 19. asırdaki kadar yara almamıştı.

Batıda 1960’lı yıllar önce­sine kadar fizikî belirsizlik dü­şüncesinden kaynaklanan çok dar bir müdahale sahası bırakıl­mıştı ve o kadarlık bir inançla tatmin olmanın çarelerini aramakla meşguldüler. Günümüz­de ise moleküler biyolojinin ve hücrenin derinliklerine yapılan “keşif gezileri”nin ortaya koyduğu biyolojik belirsizlik, bilhassa sosyobiyolojide ciddi tartışmala­ra sebep olmaktadır. Levontin’e göre “Eğer sosyal kanunlara model olabilecek, biyolojik ka­nunları göstereceksek bunlar popülasyon kanunları, tekamül kanunları, organizasyon kanun­ları seviyesinde olmalıdır, fakat bütün gayretlere rağmen biyolo­jide bu tür kanunlara rastlanıl­mamıştır.” Biyolojide istatistikle­re göre hüküm verebilirsiniz, fa­kat hiçbir zaman bir fizik formü­lünde olduğu gibi kesin ra­kamlara dayalı ve kâinatın her yerinde geçerli bir rakam elde edilemez, zira canlı sistemler her an değişen kararlı bir dina­mik denge içinde hayatiyetlerini sürdürürler. Meselâ elma ağacı­nın yaprağında 763 gözenek vardır veya bir milimetreküp kanda 5.891.633 adet alyuvar vardır diyemeyiz, ancak yuvar­lak genellemeler ve ortalama­larla bazı münasebetleri ifade edebiliriz.

Bunları söylemekle bera­ber mucizelerle ilgili durumu be­lirsizlik prensibine bağlıyamayız, çünkü cansız olan fizik âlemde, biyolojiye nazaran ol­dukça sağlam bir belirlilik var­dır, meselâ ağaçtan kopan el­ma yere düşer, çünkü yerçeki­minin tesirindedir. Ancak atomaltı partikülleri seviyesine inildiğinde orada da büyük bir belirsizlikle karşılaşırız. Heisenberg’in belirsizlik prensibi bunu çok net bir şekilde ortaya koy­maktadır. Bu durumda cansızlar âleminde görülen denizin yarıl­ması, Ay'ın ikiye bölünmesi gibi mucizeler için de atomaltı sevi­yeye inildiğinde fizik kanunları­nın belirliliğinden çok belirsizliği ile karşılaşırız. Bütün bunlara rağmen mucizeler yine de belir­sizliğe bağlanamaz, kaldı ki bu­na belirsizlik demek de doğru olmaz; bize göre belirsiz olsa bile Yaratıcı’nın ilmine, iradesi­ne, kudretine ve hür tercihine bağlı bir belirlilik demek daha doğrudur.

Mucizelerin aleyhinde or­tak bir tecrübenin ve iddianın oluşması için bütün rivayetlerin yanlış olduğunu söylemek ve mucize olduğunu iddia edenleri yalanlamak gerekir. Halbuki rivayetlerin yanlış olduğuna da mucizelerin olamayacağını düşü­nerek karar verirler, yani tam bir fâsid daire içinde kalırlar.. Hâlbuki mantıktaki temel bir kaide­ye göre binlerce yalanlayana karşı bir tek ispatlayan delil ka­bul edilir. Meselâ bir milyon kişi dünyada siyah kuğu yoktur ve bütün dünyayı aradık deseler, bunlara karşı bir kişinin siyah kuğuyu göstermesiyle iddiaları çürütülür. Peygamberlerin muci­zeleri ise çok büyük çoğunlukla kalabalık bir topluluk önünde cereyan etmiş ve asırlardır ya­lanlanmadan sahih rivayetler halinde gelmiştir.

Hume’un mucizelere sal­dırmasındaki bakış açısının da mesnetsiz olduğu ortaya çıkarıl­mıştır. Hume’a göre hadiselerin sadece bir sebebi vardır ve bu tek sebep bilinirse tamamen açıklanabilir. Bu mantıkî olarak hatalı bir görüştür. Aynı hadise farklı birkaç sebeble meydana gelebilir, özellikle farklı varlık tabakalarına ait boyutlarda hadi­seye tesir eden sebeblerin hepsinin, bizim anladığımız maddî ölçülerde de olması gerekmez. Aynı nesneye tesir eden farklı mahiyetteki sebepler farklı neti­celeri doğuracağı gibi bunun ak­si de yani aynı sebeplerin tesi­riyle bizim ölçülerimize göre bili­nemeyen nesnenin gizli bir ma­hiyetinden ötürü farklı neticeler elde edilmesi mümkündür. Bu hususlar ise birbiriyle ihtilafa düşmemekte, aksine birbirini ta­mamlamaktadır. Aynı şekilde bir mucizenin de yanlış bir gözlem veya bilinmeyen bir sebep yeri­ne İlahî bir gücün eseri olarak izah edilmesinde bilimsel (!) ol­maya halel getirecek bir durum yoktur. Hem ayrıca böyle bir yo­rum, zincirleme şekilde sürüp gidecek bir sebep-netice müna­sebetine de gerek bırakmaz.

Medawar, bilimsel anlayı­şın sınırı olduğu hususuna şöyle parmak basar: “Bilimin bir sınırı olduğu görüşü, bilimin cevaplayamadığı soruların mevcut ol­masından kaynaklanmıştır ve bilimdeki gelişmeler de bu soru­lara cevap getirememektedir. Bu hususta Karl Popper’in son sorulan artık çocuklar tarafın­da” bile sorulmaktadır: Herşey nasıl başladı? Niçin buradayız? Hayatın gayesi ne? Katı ve bağ­naz pozitivizm, bu tür soruları soru olarak görmemiş veya söz­de soru olarak telakki etmiş, ya­ni hep gözardı etmiştir. Pozitivizme göre bu soruları ancak budalalar sorar ve ancak şarla­tanlar cevap verme cüretini gösterirler. Hâlbuki soruları gözardı etmek insanları tatmin et­mez, zira bu sorular, hem so­ranlar hem de cevaplamaya ça­lışanlar için bir mânâ ifade eder. Evrensel olarak kabul edilmiş bir gerçek vardır ki, bilimin işi bu sorulara cevap vermek de­ğildir. Demek ki bilimsel anlayı­şın belirli bir sınırı mevcuttur.”

Mucizeler söz konusu ol­duğunda bu yaklaşımı şu şekil­de uygulayabiliriz: Mucizelerin, normal bilimin ölçüleriyle ispat­lanması veya inkâr edilmesi mümkün değildir. Bir mucizenin ardındaki mekanizmayı bilsek bile bu onun mucize oluşunu or­tadan kaldırmaz. Meselâ birçok biyolojik mucizede harikulade­liklerin temelindeki temel biyolo­jik mekanizmalar bilindiği halde onların hassasiyeti ve mükemmeliyeti hususunda insan aciz kaldığı müddetçe birer mucize olmaya devam edeceklerdir. Bi­zim âdiyattan zannedip alıştığı­mız mucizeler dışında tarihte bir kere olmuş ve insanlar tarafın­dan tekrarı mümkün olmayan mucizeler için önemli olan onla­rın nasıl olduğundan çok nere­de ve ne zaman ortaya çıktıkla­rıdır. Bu durumda bilimin işi da­ha da güçleşmektedir, zira tari­hin geçmiş bir devrinin bütün şartlarını teferruatlı olarak bil­mek mümkün olmadığından bilimin bu hususta da söz söyle­mesi mümkün değildir.

Mucizeleri inkâr eden gö­rüş indirgemeci bir mahiyette­dir. İndirgemeci görüşün değeri, taşıdığı işaretler yardımıyla kontrol edilebilir. Bunlar, Jacques Monod’un nihilizmiyle ifade edilmiş ve W.H.Thorpe tarafın­dan teferruatlı bir şekilde cevap­landırılmıştır. Monod gibi muci­zeyi inkâr edenlerin düştüğü en büyük çelişki bilim adına tesa­düflere ve olmayan zorunluluğa bel bağlamalarıdır. Zorunsuzluk hakkında oldukça doyurucu izahlarda bulunan Emile Boutroux, tabiat kanunları, causalite ve determinizmi sorgularken farklı varlık tabakalarındaki zorunsuzluğu çok güzel bir şekil­de izah etmektedir.

Mucizeler hakkındaki ge­leneksel görüş, mucizenin tabi­atı küllî değil genel sebepler çerçevesinde kurup devam etti­ren Zât'in, bu sebepleri doğru­dan veya ilmin bilemediği sebepler üstü bir sebeple kırarak yarattığı hadiseler olduğudur. O Ayrıca mucizelerde bile sebep­ler tamamen gözardı edilme­miştir. Meselâ Efendimizin (sav) parmaklarından su akması için az bir su Sahabiler tarafından dökülmüş, yemeğin artması için bir miktar yemek bulunmuştur. Bazı ilahiyatçılar determinizm­den çok fazla etkilenerek muci­zelerin bulunmadığı bir din orta­ya koymaya teşebbüs etmişler­dir. Fakat bu tip gayretler artık dine olan teveccühten dolayı pek rağbet görmemektedir. An­cak burada bir noktaya dikkat etmek gerekir: Bu tür bir görüş hem bilim hem de bilim dünyası hakkında yanlış tahminlere sa­hip insanlara empoze edilen spekülatif bir oyundur. Bu şekildeki bir anlayışın bilim adamları­na hiçbir faydası olmadığı gibi dine inanan ve onun buyurduğu akidelere iman etmiş insanları da bilimden soğutmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Mucizeler indirgemeci bir anlayışla kolaylıkla inkâr edile­bilir ama böyle bir teşebbüs ilmî inkişafa mâni ve ilmin kendi prensiplerine terstir, zira muci­zeleri inkâr etmek onları kabul etmekten daha fazla bilimsel değildir. Dolayısıyla onları kabul etmek safdillik olarak görülme­melidir, aksine bilimin bir sınırı olduğunu farketmemize yardım­cı olur.

Nitekim mucizelerin bu yö­nüne Bediüzzaman Hazretleri çok çarpıcı bir şekilde temas ederek onları ilmin ulaşamayacağı son sınır olarak görmüştür. İlmin bu sınıra kadar yaklaşabileceğini müjdelemiş (meselâ, eşyanın ışınlama suretiyle nak­ledilmesi, kayalardan su çıkma­sı, ölülerin diriltilmesi vs.) ancak bu sınırın insanın gücüyle aşılamayacağını söylemiştir. Düne kadar Miraç hadisesi ilmin dışın­da telâkki edilebilecek özellikte görülmüş ise de, çok buudlardan, ışınlamadan ve antimaddeden bahsedilen günümüzde bu­nun inkârı bilim dışılıktan başka birşey değildir. Nitekim birçok teknolojik buluş geçmişe göre kıyaslandığında birer mucize öl­çüsünde görülebilir (yanmayan elbise, seslerin nakli, görüntünün nakli gibi). Ancak bunların son sınırları Allah'ın eli ile pey­gamberlerin gerçekleştirdiği mucizelerdir. İnanan ilim adam­larının mucizelerden aldıkları il­hamlar ve peygamberlerin teşviği ile bu sınırlara ne kadar yaklaşabildiklerini ise ancak ya­şayanlar göreceklerdir.