Sızıntı Arşivi

Eylül 1979 · s. 14 · 3 dakikalık okuma

O'na İşaretler

B.N. · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

SEKİZİNCİ İŞARET

Gel, ey nefsim gibi kendini akıllı zanneden arkadaş! Şu muhteşem sahibini tanımak istemiyorsun! Hâlbuki herşey, onu gösteriyor; ona işaret ediyor; ona şahadet ediyor: Bütün bu şeylerin şahitliğini nasıl yalanlıyorsun? Öyle ise, bu sarayı da inkâr et ve “Âlem yok, memleket yok” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle!

İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihata eden yeknesak unsurlar, madenler var. (Unsurlar, madenler ise, pek çok muntazam vazifeleri bulunan, Allahın izni ile her muhtacın imdadına koşan, Onun emri ile her bir yere giren, medet veren, hayatın levazımatını yetiştiren, hayat sahiplerini emziren, İlahi sanatların dokumasına, nakşına kaynak, yetiştirici ve beşik olan; hava, su, ziya, toprak unsurlarına işarettir.) Adeta, memleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor. Demek ki maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.

Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan nakışlı kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, hazırlayan ve ip haline getiren, elbette birdir. Çünkü o iş, iştirak kabul etmez. Öyle ise bütün dokunan sanatlı şeyler, ona mahsustur

Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin her bir cinsi öyle bütün memleketin her tarafında bulunuyor: bütün ebna-yı cinsleriyle yayılmış; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor; dokunuyor. Demek bir tek zatın işidir; bir tek emirle hareket ediliyor. Yoksa böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir vaziyette ittifak ve uygunluk imkânsızdır. Öyle ise, bu sanatlı şeylerin her birisi, o gizli zatın bir ilannamesi hükmünde, onu gösteriyor.

Guya her bir çiçekli kumaş, her bir sanatlı makine. Her bir tatlı lokma, o mucizekar zatın birer mührü, birer damgası, birer nişanı, birer turrası hükmünde; lisan-ı hal ile her birisi der: “Ben kimin sanatıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar, da iman mülküdür.”

Ve her bir nakış der: “Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır.”

Her bir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa; bulunduğum kazan dahi onundur.”

Her bir makine der: “Beni kim yapmış ise, memlekette yayılan bütün emsalimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren, odur. Demek memleketin maliki de odur, öyle ise, bütün bu memlekete, bu sara ya malik kimse, o bize malik olabilir.”

Mesela, nasıl mırıye (veya orduya) mahsus tek bir palaska ve yahut bir tek düğmeye malik olmak için, onları yapan bütün fabrikalara malik olmak lazımdır ki, onlara hakiki malik olsun. Yoksa o boş boğaz, başıbozuktan, “Ordu malıdır.” diye elinden alınıp, ceza verilir.

Hâsılı: Nasıl bu memleketin unsurları, memleketi ihata etmiş birer maddedir. Onların maliki de; bütün memlekete malik bir tek zat olabilir, Öyle de, bütün memlekette intişar eden sanatlar, birbirine benzediği ve bir tek mühür izhar ettikleri için, bütün memleket yüzünde intişar eden masnt2lar, her bir şeye hükmeden tek bir zatın sanatları olduğu nu gösteriyorlar.

İşte ey arkadaş! Madem şu memlekette, yani şu muhteşem sarayda bir birlik alameti vardır; bir birlik mührü var. Çünkü bir kısım şeyler, bir iken; ihatası var. Bir kısım, müteaddit ise, -fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için- nevi bir birlik gösteriyor. Birlik ise, bir “Biri” gösterir. Demek ustası da, maliki de, sahibi de, sanatkârı, yaratanı da bir olmak lazım gelir. Bununla beraber sen buna dikkat et ki, bir gayb perdesinden kalınca bir ip çıkıyor. (Kalınca bir ip, meyvedar ağaca; binler ipler ise, dallarına ve ipler başındaki elmas, nişan, ihsan, hediyeler ise, çiçeklerin aksamına ve meyvelerin envaine işarettir.) Bak sonra binler ipler, ondan uzanmış. Her bir ipin başına bak; Birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki, böyle garip bir gayb perdesinden, böyle acib ihsanları, hediyeleri; şu mahlûklara uzatan zatı tanımamak ona teşekkür etmemek ne kadar divanece bir harekettir. Çünkü onu tanımazsan, mecburiyetle diyeceksin ki: “Bu ipler; uçlarındaki elmasları, diğer hediyeleri, kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe, bir padişahlık manasını vermek lazım gelir. Hâlbuki gözümüzün önünde gaybı bir el, o ipleri dahi yapıp o hediyeleri onlara takıyor. Demek, bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden, ziyade, o mucizekar zatı gösteriyor. Onu tanımazsan; bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hay yandan yüz derece aşağı düşeceksin.

B.N.