Sızıntı Arşivi

Temmuz 2003 · s. 286 · 5 dakikalık okuma

Nefis-2

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Nefis-2
İşin aslına bakılacak olursa, nefsin de insan mahiyetindeki diğer elemanlardan hemen hiçbir farkı yoktur. İnsan, ilk yaratılışıyla kendisine tevdi edilen bu elemanları, Yaratan'ın belirlediği çerçevede ve yaratılışın gayeleri istikametinde kullandığı takdirde o vediayı değerler üstü değere yükseltmiş olur. Mesela, göz, görülebilen şeylere karşı bir pencere mahiyetinde; kulak, belli dalga boyundaki sesleri beyin merkezine ulaştırmada bir ahize ve nakile; ağız, bütün sistemiyle değişik tatlar üzerinde bir müfettiş ve duyguları, düşünceleri ifade adına da bir tercümandır. Gözler bakılacak nesnelere bakmaları gerektiği gibi bakar; kulaklar, fena seslere-soluklara kapanır, iyiye-güzele nakilelik yapar; ağız, teftiş vazifesini şuurluca sürdürerek insanda tefekkür ve teşekkür duygularını tetikler, sonra bir beyan vasıtası olarak yaratılış gayesine uygun hareket ederse bunların her biri birer birer, sonra da hepsi birden insanı insani kemalata yükselten bir kanat haline gelirler. Aksine göz, dinin levsiyat saydığı şeylerle meşgul olur ve kendini kirlenmeye salar; kulak, Allah'ın sevmediği şeylere ahizelik yaparak bir habais santrali gibi işler; ağız, teftiş vazifesini unutarak kendi zevklerine bağlı yaşar ve ölçüsüz-tartısız konuşursa kalbin kolu-kanadı kırılır ve ruhun da gözlerine kezzap dökülmüş gibi olur.

Nefsin de bunlardan pek farkı yoktur; o da, yukarıda işaret edilen çerçevede tezkiye edilerek insan bünyesinde şeytana santrallik yapmadan kurtarıldığı takdirde, "mahiyet-i nefsü'l-emriye"si itibarıyla yerlerde sürüm sürüm sürünen bir sürüngen iken adeta sırlı bir metamorfoz görmüş gibi birdenbire başlarımız üstünde pervaz eden bir güvercine dönüşüverir. Ve adına kasem edilerek Cenab-ı Hakk'ın: " - Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse andolsun." iltifatkar sözleriyle taltif edilir. İki adım daha atınca " - Ey itminana ermiş nefis, sen Rabbinden Rabbin de senden razı olarak dön Rabb-i Kerimine." teveccüh esintileriyle okşanır ve ruhun gidip yaslandığı aynı kanepeye yaslanır.

Böylece " - Şüphesiz nefis her zaman fenalıkları ister ve kötü şeyleri emreder." beyanlarıyla ortaya konan yılandan-çıyandan daha muzır bu katı tabiatlı cevher, günahlarının farkına varıp istiğfara koşması; hatalarını görüp onlardan tiksinmesi; küfürden, nifaktan, fısk u fücurdan uzak durmaya çalışması ve en iyi hallerinde bile mazhariyetlerinin istidrac olabileceği endişesiyle tir tir titremesi; hatta bir hamle daha yapıp kendini tezkiyeyi, tezkiyesizliğe bağlaması sayesinde olduğu yerden fersah fersah yukarılara yükselmiş ve o ölçüde de semavilere yaklaşmış olur. Felsefecilerin "nefs-i natıka", Kur'an'ın da "nefs-i mutmainne" dediği bu nefis, artık ruh ve kalb ufkuna açık, melek edalı öyle bir arzlıdır ki, ulaştığı bu nokta itibarıyla, o ana kadar hoşlanmadığı, ağır bulduğu tekalif-i diniyeden zevk almaya başlar. O güne değin acı gördüğü şeyler birdenbire tatlılaşır; onun bu haline muhazi olarak latife-i rabbaniye ve sırrın üzerindeki nefsaniliğe ait toz-duman da tamamen silinir gider; varlık ve hadiseler daha bir başka edaya bürünür. Her nesneden aldığı O'na çağrıyla yer yer haşyetler yaşar, zaman zaman da sevinçle coşar ve kendini ruhaniler arasında sanır.

Bir an gelir ki, artık akıl orada bütün bütün kalbe yaklaşır; ma'kulat latife-i rabbaniye mevhibelerinin rengine bürünür. Uğranılan her menzilde mehafet ve mehabet esintileri duyulur; yer yer haya hissiyle iki büklüm yola devam edilir; zaman zaman da lütuf sağanaklarıyla inşirahlar yaşanır. Kalbin "Allah Allah" solukları onun "Ya Gaffar, Ya Settar" nefeslerine karışır.. sesler hep O'nu söyler, nefesler hep O'nunla inler ve bir yandan fuad ufkundan ona sinyaller iner, onu veralara uyarır; diğer yandan varidlerin inkıtaı endişesi ve beklenmedik hayluletler korkusu beyninin içinde yıldırımlar gibi gürler; gürler de ürperir, O'na sığınır ve sevinir her şeyi O'ndan bilir.

Artık onun şevki, tam bir kalb iştiyakı, hüznü de bir evvab hüznüdür. Geçmişini tiksintiyle seyrederken "Henüz her şey bitmedi, aydınlık bir gelecek var." der atiye koşar ve arkada bıraktığı boşlukları da önündeki fırsatlarla telafi edebileceği ümidiyle şahlanır. Geçmiş hayatındaki boşlukları ah u efgan nağmeleri ve zikr u fikr neşideleriyle doldurmaya çalışır. alem yeyip-içip-yatarken o: "Ben bunları geçmişte yaşamıştım." der, yapması gerekli olan şeyler arkasında koşar.

Gayrı o, hep Rabb'in huzurundadır ve O'nun huzurundaki her kıyamı bir tazim faslı, her rükuu bir hicab hali, her secdesi bir mahviyet tavrı ve her celsesi de bir murakabe vakfesidir. Titrer durur yol boyu ve kalbe refakatin hakkını eda etmeye çalışır. Ürperir O'nu düşünürken, rahmetini tezekkürle soluklanır, çevresini bir arayış ve bir buluşa yürüyüş mülahazasıyla süzer ve gözlerini sürekli vuslat iştiyakıyla açar-kapar. Sık sık kulluğa yaraşmayan nakiselerini hatırlar ve onları kendisi ile Rabbisi arasında birer uçurum gibi görür ve döner " - Göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni benimle baş başa bırakma." diye mırıldanır.

Şeytandan uzaklaşmıştır ama, yine de onun nüfuz menfezlerine karşı kapı üstüne kapı yerleştirir ve kapıları açılmaz sürgüler ve anahtarsız kilitlerle kapalı tutmaya çalışır. Şeytanı her hatırlayışında kendini haramiler vadisinde hissediyor gibi olur; istiazeden istiazeye koşar ve " - Ey Rab, şeytanların vesvese ve dürtülerinden Sana sığınırım, onların bana mülazemet ve huzurlarından da." sözleriyle soluklanır ve günde bilmem kaç kere bu mülahaza ile gider O'nun kapısına dayanır.

Güvenmez asla kendine, emeğine, ameline; beğenmez yaptıklarını, yapacaklarını; debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi ayaklarının altına alır ettiklerini de edeceklerini de. En hayırlı işlerinde bile riyaya, süm'aya, alkış ve takdir beklentisine girdiği/giriyor olduğu endişesiyle sarsılır, rüzgarlarla salınıp sarsılan ağaçlar gibi. Yol boyu hep bu mülahazalarla yürür ta son noktaya kadar; yürür de, sağda-solda bir sürü derbederin ve dökülüp yollarda zayi olanların " - Ah keşke sağlığımda şu hayat için bir hazırlıkta bulunabilseydim." deyip inlemelerine karşılık o " - Ey nefs-i mutmainne, dön Rabbine, sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak; dön ve gir halis kullarım arasına, gir cennetime." iltifat ve teveccühleriyle istikbal edilir. Bilinmedik uhrevi bişaretlerle şereflendirilir ve kalb ufkundan ne mevhibelere ne mevhibelere mazhar olur.

O, dünyada, "riyazet" demiş; az yemiş, az içmiş, az uyumuş, kendinden geçmiş; yürümüş itminan ve rıza ufkuna doğru. Aczini, fakrını ve O'na olan ihtiyacını duyarak kendini böyle bir yürümeye mecbur bilmiş; mevsimi gelince de O'nun servet ve gınasına ulaşmış özel inayet ve ihsan faslından. Duymuş en duyulmazları, görmüş en görülmezleri; çamurdan, balçıktan "eşref-i mahluk"un yaratıldığını, maddenin ruhla atbaşı hale geldiğini; nefs-i emmareden bir nefs-i mutmainne çıktığını görmüş ve talihinin gülen yüzünü temaşa zevki içinde yürümüş mekan içinde la-mekana, cisim içinde cana, onca gaybubetten sonra ayana.

Nefse böyle bakmış erbab-ı hakikat, onu böyle görmüş ashab-ı hikmet. Zaten Malikü'l-mülk öyle dilemişse, artık orada bütün sebepler lal kesilir. O, "yok"a varlık külahı giydirmişse, "hiç"in her şey olmasını niye yadırgayalım ki! O isterse damlayı derya yapar; isterse zerreyi güneşe döndürür ve yokta bin türlü varlık cilvesi gösterir; gösterir ve hiç olmayacaklara da sultanlıklar bahşeder.