Sızıntı Arşivi

Mayıs 1993 · s. 40 · 2 dakikalık okuma

Müzisyen

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

Yazmış olduğu güfteyi bestelemeye çalışıyordu. Notaların üzerinde uzun uzun düşündü. Ahengi bozmaması için bazı seslerde düzeltmeler yaptı. Sevinç çığlıkları atıyordu ruhu. Yaptığı bestenin damla damla lezzetini kalbinde duyuyordu. Masasından kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Perdeyi çekip tabiatın o sihirli güzelliğini seyretmek geçti içinden. Perdeyi çektiğinde, baharın o rengârenk, nakış nakış kanaviçe örgülü güzelliği, içine ayrı bir zevk ve neşe ışığı göndermişti. İşte İlahi güzelliğin nuru, şimdi ruhunu bir ümit ve sevgi tülü gibi sarmıştı. Fakat o, bir taraftan da bestesinin rötuşlarını, düzeltilmesi gerekli yerlerini düşünüyordu kafasında... “da” notası şuraya fazla kalın geldi. Hayır, ikinci mısranın ilk hecesine “mi” notası daha uygundu gibi... Ara sıra, güfteye uygun notalar bulamadığında veya ahengi tam tutturamadığında, ritim biraz bozuluyor ve yüreğine bir karamsarlık çöküyordu...

İşte tam bu sırada, evin önündeki bembeyaz çiçekleriyle süslü badem ağacına bir bülbül kondu. Önce ürkek ürkek çevresine bakan kuş, sonra rahatlamışçasına badem çiçekleri ile süslü incecik dala pençeleriyle daha sıkı tutunup, küçücük gagasını açıp şakımaya başladı. Müzisyen, onu ürkütmemek için biraz geriye çekildi. Dinlemeye başladı bu ses san’atkârını. Aman Allahım, o ne ahenk, o ne ritim, o ne ses güzelliğiydi öyle. Bülbül öylesine inişli çıkışlı, bazen tiz perdeden, bazen normal tonda bir ahenk tutturmuştu ki, müzisyen artık kendi bestesini unutmuştu, bütün benliğiyle kendini bu mahir san’atkârı dinlemeye vermişti. Her anı, içine hayat suyu sunan bu müzik şöleninde o adeta kendinden geçmiş, her şeyi unutmuş ve apayrı bir dünyaya dalmıştı. İnci, yakut, zümrüt notalarıyla örülmüş bu besteyi ömrü boyunca dinlese bıkmazdı. O an içine fısıldanan bir sesle irkildi. Bu bülbül akılsız, şuursuz bir varlıktı. Acaba bu zorların zoru, günlerce çalışmadan sonra elde edilebilecek notalarla süslü besteyi nereden öğrenmiş, böylesine güzel, ruha coşkunluk veren seranatını hangi sanatkârın eğitimiyle elde etmişti... Bu ses, kafasına çengel çengel soru işaretleri takıyor, huzurunu kaçırıyor, kendisini düşünmeye sevkediyordu. O ise, ruhunun en berrak ikliminde dinliyordu bu bülbülün güzel sesini, sihirli bestesini. Rahatsız edilmek istemiyordu. Birkaç dakika, bu düşünce onu meşgul etti. Sonra yine içinden gelen bir ses ona cevap verdi. Elbette içinden çıkamadığın bu sorunun cevabı “Büyük San’atkâr” olacak... Tabiatı bin telli musiki aleti gibi yaratan ve her mevsim o bin telli musiki aletinden bize eşsiz besteler sunan büyük san’atkâr O idi O!... Ağaçların dem- demesi, suların şırıltısı, yağmurun şıpırtısı, taşların tıkırtısı, o konçertonun esrarlı birer notasıydı. “Elbette böylesine güzel bir konservatuarın öylesine büyük bir müzisyeni olmalı ve vardır” dedi o ses... Bütün duyguları tasdik etti bu sesi; ruhu, vicdanı, kalbi, aklı tasdik etti. Artık o, görünmeyen, fakat eserleriyle bizlere kendini iyi tanıtan bu esrarlı müzisyenin bestelerini sık sık dinleyecek ve kendine o ilham sağnağından yeni yeni besteler toplayacaktı.

Mehmet ERDOĞAN