Sızıntı Arşivi

Şubat 1997 · s. 24 · 3 dakikalık okuma

Müşâhede

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Bir şeyi temâşâ etme ve gözleme mânâlarına gelen müşâhede; ef’âlde esmâyı, esmâda “Müsemmâ-yı Akdes”i basiretle rü’yete denir. Diğer bir yaklaşımla, müşahede, kurb erlerinin, “min verâi hicab” ufkuna ulaşarak, eşyanın “ehadiyet-i Hakk”a (Hak birliği) şeffaf bir ayna haline gelmesinden ibaret sayılmıştır.

Müşahede, hak yolcusunun, temâşâsını basiret nuruyla gerçekleştirmesi açısından rü’yet diyebileceğimiz görmeden ayrılır ki, İsmail Hakkı Merhum, Muhammediye Şerhi’nde bu farklılığa şöyle işaret ederler: Yüksek bir mazhariyet olan müşahede, basiretin müşâhedesidir, basarın değil; zira basarla görülüp hissedilen şey, Hak nurunun zılli, eseri ve tecellisidir. Basiretle müşahede edilene gelince o, Hak nurunun hakikati ve “bî kem u keyf” kalben Hakk’ı temâşânın da bir unvanıdır.

Müşahede, daha evvel üzerinde durduğumuz mükâşefeden de farklıdır. Mükâşefe dairesinin rasat ufku, mânâlar ve mücerred hakikatler olmasına karşılık, müşâhedeninki -Zât-ı Ulûhiyet’in idrak edilemeyişi mahfuz- zevâttır. Diğer bir ifade ile müşahede, Zât-ı Ulûhiyet hakkında, hususi mânâsıyla O’na ait teveccühe esas sayılabilecek bir yöneliş; mükâşefe ise, ilâhi isim ve sıfatları duyup hissetme ve yaşayıp zevk etme hâletidir.

Müşâhedenin ayakları; duyup sezecek dipdiri bir kalp, işitip değerlendirecek fevkalade bir duyarlılık ve ötelerle tam bir irtibat ve konsantrasyondur ki,

— Şüphesiz ki bunda (ilahi kelam) kalp taşıyan ve dikkatini toplayıp kulak kesilen kimseye hatırlatma vardır” ilâhı beyanı buna işaret ediyor gibidir.

Müşâhedenin de mükâşefe gibi kendi içinde birbirinden farklı dereceleri vardır. Bu dereceler, hakikati temâşâ adına, değişik kabiliyetlerin kıymet ölçülerine göre, onlara tahsis edilmiş birer rasathane mesâbesindedir. Bu rasathanelerden, herkes, imanının enginliği, yakîninin derinliği ve gönlünün vüs’ati ölçüsünde alış-verişe mazhar olur ve müşahede ile şereflendirilir.

Bu derecelerin birincisi; ilim, iman hakikatiyle beslenen marifet müşâhedesidir ki bu noktaya ulaşan sâlik, vicdanındaki güçlü yakîni sayesinde, idrak ufkuna sürekli, ilim televvünlü “vücud” nurlarının aktığını hisseder ve derin bir iştiyakla “Hazretü’l-cem”e yürümeye başlar.

İkincisi; müşâhede-i muâyenedir ki, bu ufka ulaşan arif, delil ve müşâhedeleri aşarak, Hazret-i Esmâ ve Sıfât’ın asliyetinde eriyerek kendi zılliyetinin şuuru ile zıllî-şuhûdî bir tevhide erer ve artık gözü başka bir şey de görmez. Bu makamla alâkalı, “Mîzanü’l-İrfan” Sahibi şunları söyler:

Keşf-i zaî var ki bir makâm

Orda geçmez sikke-i nakd-i kelâm.

Kim ederse o makâmda tak-ı bâb,

Hep nida-i “len terânî”dir cevâb...

Hâl-ı Musâ’dan verilirse nişân,

Bir tecellî-i celalîdir hemân..

Üçüncüsü müşâhede-i cemdir ki bu zirveyi tutan ârif-i kâmil, müşâhedeye inkılâb etmiş iman ve yakîni sayesinde bütün Esmâ-i Hüsn ve Sıfât-ı Kudsiye’yi cami “Hazreti Vücud”un onu cezbi ve nâsutiyetini ifnâsıy1a, doğrudan doğruya, ukbâ nazarıyla, Hâlık’ı, Mabud’u, Rabb’i, Vâcid’i, Mucid’i ve Ziyâ-i vücudu kim olduğunu bilir, bulur ve bütün bütün ağyar münasebetlerinden kurtulur.

Bu makam münasebetiyle Cüneyd-i Bağdâti Hazretleri:

“Müşâhede, kalplerin safâsı vaktinde ilâhî nurlar sayesinde idrak olunan gaybın tecellisinden ibarettir” buyurur. Mîzanü’l-İrfan Sahibi de bu mülâhazayı şöyle ifade eder:

Ger tecelli eylese Sultan-ı Zât,

Mahvolur tavr-u vücud-u kâinat.

Olsa Mahbub-u Hakiki cilveker,

Hiç kalır mı zıll-i zulmetten eser..!

Gerçi burda remzeder bazı zevât

Berk-i Zat’ı zannederler aynı Zât...

Haddizatında böyle bir yaklaşım, asliyetle zılliyeti birbirine karıştırma ve zevki, hali, vicdan bir temâşâyı, Zât-ı Hakk’ı müşahede sanmaktır ki, bu da apaçık bir iltibas demektir. Aşağıdaki mısralar, böyle bir iltibasdan sızmış küçük bir-iki katredir:

Eğer sana, Hakk’ı tanıyan iki göz verildiyse, iki cihanı da Dost’la dolu gör! Biz her ne

kadar katre isek de gark-i deryayız.. her ne kadar zerre olsak da bütün bir güneşiz.”