Ağustos 2002 · s. 314 · 4 dakikalık okuma
Mukaddes Göç Yolcuları
Arkadaşımız Ali Fuat'ın 'Yolcular' isimli kitabını okudum. Kitapta anlatılanlar beni 'Mukaddes Göç' yazısına alıp götürdü. Önce 'Sızıntı'nın baş yazısı olarak, sonra da 'Yitirilmiş Cennete Doğru' isimli kitapta neşredilen Mukaddes Göç yazısı, mücmel ve muhtasar olarak beyinlere, kalplere ve vicdanlara hicretin manasını hoş, tatlı bir motif olarak nakşediyor. Hüdhüd ve arkadaşlarının uzun yolculukları da bu gerçeği genişçe tefsir ediyor.
Yazıda mesela göçün, 'seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kudsiler için' önemli bir mefhum olduğu ifade ediliyor.
Kitapta da Hüdhüd'ün aşkla çıkılacak bu yolculuk için anlattıklarını pek çoklarının irdeleyip, mukabelede bulunarak zorluklar çıkarmasına karşılık seçkin bir arkadaş grubunun da kabullenip hemen yola çıkmak istedikleri anlatılıyor.
Yazıda bu mukaddes yolculuğu hedefine götürenlerin hep göçebeler olduğu, meşhur 27 medeniyetin hepsini de işte hep o göçebe ruhunun kurduğu ifade ediliyor.
Kitapta zaman zaman, rehavete kapılıp yollarda takılıp kalanlara Hüdhüd, 'Ey yoldaşlarım, asla yuva edinmeyin ve kuşların yuvalarında avlandığını da hiç unutmayın! Nitekim Sultanımız, 'sen dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol' buyurmuştur. İşte biz de öyle olmalıyız' diye ikazda bulunuyor.
Yazıda 'inanç ve düşünceye gönül veren her ferdin fevkalade dikkatli, tedbirli ve yenilmişlik adına ne varsa hepsini daha baştan aşması şart' olduğu anlatılıyor.
Kitapta gerçek pek çok defa vurgulanarak yolcular hep dikkat ve teyakkuza sevk ediliyor.
Yazıda meselenin özü anlatılırken şöyle deniliyor: 'Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler.'
Kitapta bu husus Hüdhüd tarafından zaman zaman hatırlatılıyor. Zaten kitap, örneğini kendi içinden çıkarmışların destanını yazıyor. Bir cami avlusunun önündeki ulu çınardan uçup gidenlerin hatıralarıyla yolculuk başlıyor:
'Az sonra birkaç gölge Hüdhüd'ün olduğu yere doğru yöneldi. Bunlar üç beyaz güvercindi. Ardından cami avlusuna yedi beyaz güvercin daha kondu. Birkaç dakika sonra da kırk güvercin, yolculuk için hazır olduklarını söyleyerek Hüdhüd'e katıldı. (...) Hüdhüd'ün gözleri yaşardı birden ve gözlerinden süzülen iki damla kanlı gözyaşı toprağa karıştı. Toprak bu yaşları o kadar samimiyetle içti ki bunun zevkini bütün hücrelerinde hissetti. Toprağın içinde ne zamandır bekleyen tohum filizlendi. Küçücük daracık bir kapı bulup burnunu dışarıya çıkardı. Toprak kucağındaki filizi özenle sardı ve inim inim inledi: 'Karanlığın beli kırıldı artık, yücel yücelebildiğin kadar...' Sonra da onu göğe doğru bıraktı. O da kuşlarla birlikte göğe yükseldi. Bunu görenler bu bitkiye aşk adını verdiler. Bir kısmı ise buna sarmaşık dedi.'
'Kuşlar hep birden şimale doğru uçuyorlardı. Şimal, yani büyük bilgelerin ülkesi. Bu ülkede yıllardır öyle bir kuraklık yaşanıyordu ki, anlatılması mümkün değildir. Bu bakımdan ilk seyahat bu kurak iklime olmalıydı. Dağlar, nehirler, denizler ve çöller aşılmalıydı.'
'Hepsi biraraya gelmişti ki, bir anda başlarına nereden geldiği belli olmayan bir ağ düşüverdi. (...) 'Durun kardeşlerim dedi Hüdhüd. Böyle şuursuzca çırpınmalarla buradan kurtulamazsınız. 'Ya Allah!' diye bağırdığım an hep birlikte kanat çırpıp havalanacaksınız' dedi. Kuşlar hazırlandılar ve 'Ya Allah!' nidasıyla bir anda üzerlerindeki ağla havalandılar. Avcı bu işe şaşmıştı.'
'Aşk ile şevk ile kanat çırpan kuşlar, nihayet bir kuşluk vakti Ateşler ülkesine vardılar. Kuşlar, şehre hakim küçük bir tepeye iniverdi. Bir anda yüzlerce kanat sesi sabahın ilk rüzgarlarına karıştı. Ateşler ülkesi yolculuğun en güzel durağıydı. Burada ateş renkli güller ve ateşli, içli nağmeler vardı. (...) Hüdhüd 'Ey aşıklar, ey maşuklar!..' diye sözlerine başladı. İçinizde aşk derdiyle inleyenlerden üç kardeşinizi burada bırakacağız! Yıllar var ki, bu kurak iklimde bir güvercin kanadı ve bir gündüz safası kokusu duyulmamıştır. Bir müddet sonra üç beyaz kuş, sırtlarında azık çıkınlarıyla tepenin yamacından inerek şehrin bulanık ışıklarına doğru süzülüverdi. (...) Kuşlar, kardeşlerinin arkasından uzun süre bakakaldıkları için, bu tepeye Baki ismini verdiler.'
'Hüdhüd'ün gözlerinden dökülen iki damla kanlı gözyaşı, aşağıdaki koyu kahverengi sıra dağların yamaçlarındaki yetim köylerinin üzerine düştü. Kurak ve sert iklim bir anda yeşerdi. (...) Günlerce uçan kuşlar bu kez serin bir bahçeye ulaşmışlardı. Bütün kuşlar, cennet bahçelerinden bir bahçeye benzeyen burada rahata erdiler. (...) Kuşlar, derin bir uykuya dalmışlardı. Hüdhüd ise bir katran ağacının üstünde yıldızları seyrediyordu.'
'Yolun kalan kısmını yine kendisine anlatıyordu. Rüyada kendisiyle sohbet ediyordu Hüdhüd. Anlatan oydu. Dinleyen de... Sohbet eden oydu. Sohbet edilen de... Hüdhüd, rüyanın heybetinden sıçrayıp uyandı. Kan ter içinde kalmıştı. Bu rüyanın nasıl bir netice doğuracağını bilmiyordu. Kurşun renkli Asya semalarında Gur Emir, Ruhabat, Uluğ Bey, Şirdar, Hoca Ahrar, Buhari, Bahaeddin ve daha nicelerini selamlayan kuşlar, dönüp dolaşarak sonunda bir süre barınabilecekleri bir yer buldular. Burası, Şah-ı Zinde türbesi idi.'
'Yolun en çetini burada başlıyordu. Çünkü kış başlamıştı. (...) Bu sırada medresenin iç odalarından bir kanat sesi duyuldu. Bu bir Özbek güverciniydi. Hüdhüd'ün yanına gelen güvercin telaş ve korku içindeydi. Hüdhüd'e buradan hemen ayrılmalarını, aksi halde sık sık avcıların burayı basarak kuşları acımasızca avladıklarını söyledi. Hüdhüd, biraz dinlendikten sonra buradan ayrılacaklarını belirtti. Özbek güvercini onlara kuzeye gitmelerini tavsiye etti.'
'Hüdhüd, kuşlara döndü ve devam etti:
Gömüldüğümüz her yer fethettiğimiz bir topraktır. Öyleyse ölülerimiz birer fatihtir.' (...) Kuşların ağızlarında ve pençelerinde taşıdıkları hurmalar yere indikçe bereketlenip çoğalmaktaydı. Mecalsiz ve hasta insanlar, nereden geldiklerini bilmedikleri hurma yığınlarına doğru sürünüyorlardı.'
İşte yolculuk böyle devam edip gidiyor.
Bu, güneşin doğup battığı her yere sürecek bir yolculuk. Bu destanın kahramanları, hergün yeniden doğuyorlar. Onun için de, hiç kimse onlardan usanmıyor.