Temmuz 1991 · s. 264 · 4 dakikalık okuma
Muhabbet
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Muhabbet
Muhabbet: Sevgi, kalbî alâka, herhangi bir şeye veya herhangi birine düşkünlük ma'nâlarına gelir ki; insanın duygularını bütünüyle te'siri altına alması itibariyle aşk, vuslat arzusuyla yanıp-tutuşma şeklinde daha derin buudlara ulaşmasına da şevk u iştiyak denir. Muhabbeti, kalbin mahbûb - u hakîkîyle münâsebeti.. Ona karşı duyulan, önüne geçilmez şiddetli iştiyak.. gizli-açık her mes'elede O'nunla mutlak mutabakat.. her mevzuda Sevgili'nin murad ve isteklerinin kollanması.. ve vuslat demine kadar kendinden geçip ayılmama şeklinde de ta'rif etmişlerdir ki bunların hepsini bir noktaya irca mümkündür: Yâ Hakk diyerek doğrulup Allah huzurunda durma; bütün kaygılardan, fâni alâkalardan kurtulma...
Gerçek muhabbbet, insanın, bütün benliğiyle Sevgiliye yönelip O'nunla olması, O'nu duyması ve topyekun başka arzulardan, başka isteklerden sıyrılabilmesiyle tahakkuk eder ki, böyle bir mazhariyete ermiş babayiğidin kalbi her an Sevgiliye âid ayrı bir mülâhaza ile atar.. hayâli, her zaman Onun büyülü ikliminde dolaşır.. duyguları her lâhza O'ndan başka başka mesajlar alır.. irâdesi bu mesajlarla kanatlanır ve gönlü sürekli vuslat mesirelerinde seyahat eder.
Muhabbet kanatlarıyla nefsini aşan, aşk u şevk buudunda Rabb'ine ulaşan muhib, zahirî uzuvları, batini duygularıyla gönlünün Sultanına âid hak ve mükellefiyetlerini yerine getirirken, kalbi de hep O'nu müşahede ile meşgul.. hüviyeti, Hakk’ın sübuhât-ı veçhiyle (1) yanmış ve hayrette.. dudağında kâse-i aşk ve önünde bir bir gayb perdeleri aralanırken o, bu perdelerin arkasından sızan baş döndürücü manâların mütalaasıyla mahmur ve erişilmez bir temâşâ zevki içindedir. Yürürken Hakkın emriyle yürür, dururken O'nun emriyle durur. Konuşurken O'ndan esintilerle konuşur, susarken de O'nun hesabına susar. O, kimi zaman "billah", kimi zaman "minallah” kimi zaman da “ma'allah” dır.
Muhabbet, Hakka nisbet edildiğinde ihsan, halka isnat edilince de baş eğme, söz dinleme, kayıtsız-şartsız inkıyâd etme ma'nâlarına da hamledilmiştir ki, Râbiat'ül-Adeviyye'nin:
:Allah'a İsyan edip durduğun halde O'nun muhabbetinden dem vuruyorsun.. kasem ederim bu anlaşılır gibi değil! Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın O'na itaat ederdin; çünkü seven sevdiğine itaat eder” sözleri bu mülâhazayı ifade etme bakımından oldukça ehemmiyetlidir.
Muhabbetin iki önemli rüknü vardır:
1) Zahirî ki; her zaman Sevgilinin hoşnutluğunu ta'kip etmektir.
2) Bâtınî ki; iç âlemini Onunla alâkalı olmayan herşeye karşı bütün bütün kapamaktır. Hak erleri, muhabbet dediklerinde bu ma'nâdaki muhabbeti kastederler. Onlara göre, lezzet, menfaat, hatta manevî nazlara karşı duyulan alâkaya muhabbet denmez.. dense dense ona "mecazî sevgi" denir.
Ne var ki, muhabbeti hakîkî dahi olsa, mahbûba taalluku i'tibâriyle, herkeste aynı seviyede değildir:
1) Avamın muhabbeti, düşe-kalka bir muhabbettir ki, bunlar, hakikat-ı Ahmediye'nin (as) gölgesinde ihsan rüyaları görür, ma'rifet şafaklarına dair emareler müşahede eder.. ve yer yer ötelerden şahaplarla ürperir, uzaktan uzağa hayret ra'şeleri duyarlar.
2) Havassın muhabbeti ki; onlar, muhabbet âleminin üveykleri gibidirler. Hemen her zaman Kur'ân'ın aydınlık dünyasında ahlâk-ı Muhammedi'yi (as) temsille ömürlerine derinlik kazandırırlar.. onu temsil ederken de, maddî-mânevî, bedenî-ruhî hiçbir beklentiye girmez, hiçbir zevke talip olmazlar.. vazifelerini en seviyeli şekilde yerine getirip başarılı bir temsil sergileyebilirlerse, salkımları ağırlaşan meyve ağaçları gibi, tevazu kanatlarını yerlere kadar indirir ve "Sevgili!" der inlerler.. bir falso ve fiyaskoyla sarsıldıklarında da nefislerinin başına çullanır ve onunla yaka-paça olurlar.
3) Havâs ötesi havassın muhabbetidir ki; bunlar Muhammedi semâda (sav) yağmurla bütünleşmiş bulutlar gibidirler; varlığı Onunla duyar, Onunla yaşar.. Onunla görür, O'nunla soluklarlar. Hiç bitmeyen bir devr-i dâim içinde sürekli dolar-boşalır; dolarken, hasret, çile ve vuslat arzusuyla dolarlar; boşalırken de ışığa biner, yeryüzüne iner ve canlı-cansız bütün varlığı şefkatle kucaklarlar.
Muhabbet seviyeleri farklı dahi olsa, Ona aşk u iştiyakla yönelen herkes, alâkasının seviyesine göre mukabele ve iltifata mazhar olur. Birinciler, husûsî rahmet ve inayet bulurlar Onun kapısında.. ikinciler, celâli ve cemâli sıfatların idrâk ufkuna ulaşır, beşerî boşluklardan ve karanlıklardan kurtulurlar.. üçüncüler, Onun vücudunun nurlarıyla ziyadar olup eşyanın hakîkatına uyanır ve varlığın perde ar-kasıyla münâsebete geçerler. Yani Cenâb-ı Hakk evvelâ, sübühât-ı veçhiyle tecellî edip, sevdiği kimselerin cismânî ve zulmânî sıfatlarını yakar-yıkar, sonra da cemâli nurlarıyla onları, sem' u basar gibi ilâhî sıfatlar dairesine alır; damlayı derya, zerreyi de güneş yapar. Yani onları, benlik ve nefisleri cihetiyle acz u fakra uyarır, yok oldukları iz ânına ulaştırır ve gönüllerini Zât-ı Ulûhiyetin envâr-ı vücuduyla doldurur.
Bu mazhariyete eren muhib, varlık ve yoklukla izah edilmeyen bir ebedî hayâta erer ve ateşte kızarmış bir demirin, ateş olmadığı halde, kendini ateş zannedip "ben ateşim" dediği gibi, o da duyuş ve sezişlerini bu türlü hulul ve ittihâd şaibeli sözler mırıldanır. Bu türlü durumlarda esas olan göz açıklığı ve sünnet mizanlarıdır. Ama; hâle mağlup, müşahede ve hazlarıyla mahmur Hakk erleri, bazen bu gerçeğe muhalif beyanda da bulunabilirler. Bu gibi durumlarda insaf ve onların niyetlerini araştırmak, aceleden hüküm vermemek çok önemlidir. Aksine, insan farkına varmadan “
” Kişi sevdiğiyle beraberdir" sözüyle maiyyet-i ilâhiyyeye mazhar pekçok kimseye düşmanlık beslemiş ve "
" kudsî hadîsinde ifâde buyrulduğu gibi, Allah dostlarına düşmanca tavır almakla, Allah'a karsı i'lân-ı harp etmiş olur.
(1) Azamet nurlarının tecellisi