Sızıntı Arşivi

Ağustos 1994 · s. 13 · 6 dakikalık okuma

Miskinler Tekkesi

İbrahim Refik · Edebiyat

agu94

agu94

İbrahim Refik

Miskinler Tekkesi...

Bu isim ister istemez madde despotizminin elinden yakasını kurtaramamış günümüz insanlarına, "tembel tembel oturulup iş görülmeyen bir yer" mânâsını tedai ettirecektir. Fakat biraz daha mürekkep yalamış ve edebiyata da meraklı biriyseniz, bu ismin Reşat Nuri Güntekin'in 1946 yılında yazdığı ikinci dönem romanlarından birinin ismi olduğunu hemencecik hatırlayacaksınız. Aslında bu roman da aynı mânâ çerçevesinde kurgulanmıştır ya... Romanda, II. Mahmut döneminde yaşayan Kocabaş Kazaskeri Şemseddin Molla'nın dalkavukça sürdürdüğü bir ömür ve bu şartlar içinde yetişen torununun da çalışmadan, başkalarına boyun büküp avuç açarak tembel tembel geçirdiği bir hayat anlatılmaktadır.

Günümüz nesilleri, tarih adına kendilerine okutulan resmî tarihin ötesine, yani madalyonun öbür yüzüne vâkıf olamadıklarından, "tekke" deyince zihinlerinde böyle mânâların şekillenmesinden bir nebze olsun mazur sayılabilirler.

Oysa, bir zamanların ileri düşünceyi besleyen, zevkiyle, şiiriyle, müziğiyle ve semâsıyla insana ilham kaynağı olan, gönüllere sükûn, huzur ve teselli verip arıtan; edep, zerafet, nezaket, merhamet ve affı temsil eden bu ulvî mekânlar 30 Kasım 1351 (1925) tarih ve 677 sayılı "Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Şeddine Dair" kanunla kapatılıp, eskiye ait birçok eskimez değerlerimiz gibi, bir yanlış anlayış ve yanlış takdimin kurbanı olmasını garipsememek gerek. Ben her ne kadar dilimin ucundan "garipsememek gerek" desem de aynı kanun maddesiyle kapatılan ecdad türbelerine ait şu acı hadise, hadisenin müşahidi hakperest yabancılara pek garip gelmiştir:

Hamdullah Suphi Tanrıöver, tek parti hükümetinin Maarif Vekilliği'ni yaptığı yıllarda yabancı bir heyete Süleymaniye Camii'ni gezdirir. Camiden çıktıktan sonra misafir heyet, böyle muhteşem camiinin banisi "Muhteşem Süleyman" Kanûnî'nin türbesini de ziyaret etmek isterler.

Hamdullah Suphi'nin rengi değişir. Çünkü maziyi hatırlatacak herşeyin izleri silinmeye çalışıldığından, türbelerin kapısına kilit vurulmuştur. Hamdullah Suphi, ne kadar uğraşıp kaçamak cevaplar vermeye çalışırsa da sonunda:

"Bir müddet mazi ile alâkamızı kesmek istedik. Onun için türbeleri kapattık" diyerek gerçeği açıklamak zorunda kalır.

Bu garip kararı garipsemek sırası misafirlere gelmiştir: Heyet üyelerinin, "Ciddi mi söylüyorsunuz?" diyerek hayretten ağızları açık kalır ve bu şokun geçmesinin hemen ardından şu ibretli sözleri söylerler: "Tarihi olmayan milletler, tarih huzurunda esâtîr ve efsane uydurarak kendilerini tatmin ederler. Sizin büyük bir tarihiniz var. Bu tarihi yapanların türbesini nasıl olup da kapatabiliyorsunuz?!"

Evet, gelelim tekrar aynı kanunun ikinci mahkûmu ve bir zamanların cemiyet hayatının nabzını elinde tutan tekkelerin ne olduğuna ve nasıl bir fonksiyon icra ettiğine:

Asıl vazifesi insan ruhuna belli bir formasyon verip kâmil insanlar yetiştiren bir akademi ve çıraklarına, rûhun, mânânın kurmayları olma düşüncesini fısıldayan bir müessese olan tekkeler, halkla bütünleşmiş bir zikir ve ibadet yerleridir. Tekkeler halkla öylesine kaynaşmıştır ki; tenezzül edip de devrin hükümdarının bile ayağına gitmeyen tekke şeyhleri, düşmüşlerin, fakirlerin, kimsesizlerin yardımına koşmuş ve halkın dertlerine derman olmaktan ayrı bir zevk duymuşlardır.

Misafirhâne vazifesi görenleri; güzel sözün, güzel sesin ve güzel çizginin tahsil edildiği, güzel sanatlar akademisi fonksiyonu ifa edenleri; cihad aşkının merkezîleştiği otağ görevi yapanları; tasavvufî kültürle beraber, mensupları arasında sevgi ve dayanışmayı sağlayarak ticarî hayata yön veren ahi zaviyeleri; apayrı gelenekleriyle, vücut ve ruhun beraberce geliştirildiği spor kulübü olarak hizmet verenleriyle tekkeler çeşit çeşittir.

Biz, bu çok fonksiyonlu ve çok renkli tekkelerin sadece bir rengini, daha doğrusu yanlış tanıtılarak insanımızın kafasında yanlış imaj oluşturulan "Miskinler Tekkesi"ni inceleyelim.

Arapça'da "elin kesilmesi, parmakların düşmesi" mânâsına gelen "cezem" kökünden türetilen "cüzâm" kelimesi, özellikle bulaşıcı lepra vak'alarında ortaya çıkan ciddi şekil bozukluklarını ifade eder ve Türkçe'de daha çok "cüzzam" şeklinde söylenir.

Cüzzam, Tevrat, Zebur ve İncil gibi mukaddes kitaplarda adı çokça geçen bir hastalıktır. Özellikle Tevrat metinlerinde yazılanlara göre Yahudiler arasında çok yaygın bir hastalık olduğu anlaşılmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'de de Hz. İsa'nın bu yöndeki mûcizelerinden söz edilirken cüzzamlı, "alacalı" anlamında "ebras" kelimesiyle ifade edilmiştir.

Özellikle Haçlı seferleri sırasında çok yaygınlaşan ve bütün Orta Çağ boyunca dünyanın en korkunç hastalığı olarak kabul edilen cüzzamın tarihçesinin ilk çağlara kadar uzadığı bilinmekte ise de ilk defa nerede ortaya çıktığı tespit edilememiştir.

Evet, Haçlı seferleri sırasında oldukça yaygınlaşan cüzzamın batıdaki durumu nasıldır acaba?

Avrupa'da XV. yüzyıla kadar cüzzam, tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, Allah'ın bir gazabı ve cüzzamlı da hasta değil büyücü olarak görülmektedir. Cüzzamın bir hastalık olduğu fikri ancak 1403 yılında Venedik'te ilk leprosariumun kurulduğu döneme rastlar. Bu tarihten önce Avrupa kıtasındaki cüzzamlılar sağlıklarıyla birlikte mal varlıklarını da kaybetmişler ve toplumdan dışlanarak yeni bir sınıf oluşturmuşlardır. Herkes tarafından hor görülen cüzzamlıların umuma ait yerlere girmeleri yasaklandığı gibi halkın kendilerinden uzaklaşmasını sağlamak için de dolaşırken çıngırak takmaları mecbûri kılınmıştı.

VII. Louis'in vasiyetinden öğrenebildiğimize göre cüzzamların hapsedildiği yerlerin sayısının Fransa'da 2000, bütün Hristiyanlık âleminde ise 19.000 gibi korkunç rakamlara ulaştığını bilmekteyiz. Ancak XV. yüzyılın sonlarına doğru cüzzamın Avrupa'da yaygınlığını kaybetmesi üzerine hastalar tekrar sosyal haklarına kavuşmaya başlamışlar ve nihayet XVI. yüzyılın ortalarında H. Francastora'nun çalışmalarıyla cüzzamın bir hastalık olduğu fikri kabul görmüştür.

Batıda durum bu merkezde iken medeniyetin beşiği İslâm âleminde durum nasıldır acaba?

Evet, cüzzam bulaşıcı bir hastalıktır ve hastalık bulaşan insanın fizikî yapısını bile değiştirmektedir. Bundan dolayı İslâm tıp literatüründe bu hastalığa "aslan hastalığı" (dâü'l-esed) ve "fil hastalığı" (dâül-fil) gibi isimler verildiği bilinmektedir.

Ve Allah Rasûlü de (sav): "Meczûm ile aranda bir mızrak boyu olduğu halde konuş" buyurarak yüzyıllar öncesinden müminleri bu hastalığa karşı uyarmıştır. Ayrıca Allah Rasûlü(sav), biat etmek üzere Medine'ye gelmekte olan Sakit kabilesinden bir heyetin içinde cüzzamlı birinin bulunduğunu haber alınca, "Geri dön, biz senin biatını kabul ettik" diye haber göndermiştir. Yine Peygamber Efendimiz (sav), bir hadîsinde "Cüzzamlının yüzüne uzun uzadıya bakmayınız" demek suretiyle, hem korku ve tiksinti ile bakarak onları rahatsız etmenin doğru olmadığını, hem de görüntülerinin tesirinde kalarak karamsarlık duygusuna kapılma ihtimalinin bulunduğunu anlatmak istemiştir.

Hastalığın bütün bulaşıcılığı ve korkunçluğuna rağmen Müslümanlar, her musibetin insanın başına Allah'ın takdiriyle gelmiş bir imtihan vesilesi olduğuna inanarak cüzzamlılara da şefkat ve hoşgörü ile yaklaşmışlardır. Orta Çağ Avrupasında olduğu gibi onları lânetli kabul ederek toplum dışına itip ölüme terketmemişler, hatta ve hatta bu hastalara hizmet etmeyi bir takva örneği olarak saymışlar. Nitekim Hatife I. Velid, cüzzamlılara dilenmemeleri, hastalık yüzünden aşağılık duygusuna kapılmamalarını söylemiş ve onların barınmaları için ayrı bir yer ve geçimlerini sağlamaları için de bir gelir tahsis etmiştir. 707 yılında Dimaşk'da (Şam) meydana gelen bu hâdise, İslâm tarihinde İlk hastahanenin kuruluşu olarak kabul edilir.

Daha sonra bu örnek geliştirilerek birçok İslâm ülkesindeki büyük şehirlerin civarında cüzzamhaneler kurulup hem hastalığın yayılması önlenmiş, hem de tedavileri dahil, hastaların bütün ihtiyaçları karşılanarak geri kalan ömürlerini daha rahat ve huzurlu bir şekilde geçirmeleri sağlanmıştır.

Anadolu Selçukluları devrinde de bu tür müesseselerin adına "Meczûmîn Zaviyesi" ve idarecisine "şeyh" denilerek bu güzel gelenek devam ettirilir.

Osmanlı döneminde ise ilk cüzzamhane II. Murat tarafından Edirne'de yaptırılır. En önemli Osmanlı cüzzamhanesi ise 1514'de Yavuz Sultan Selim zamanında yaptırılıp, 1927 yılına kadar hizmet veren "Karacaahmet Miskinler Tekkesi" dir.

Evet Miskinler Tekkesi; gördükleri birçok fonksiyonun yanında ruh hastalıklarına olduğu kadar beden hastalıklarına da çare arayan Osmanlı Devleti'nin kendinden önce devraldığı cüzzamhanelerin geliştirilmiş şeklinden başka birşey değildir. Hele hele tekkeleri kötülemek için kullanılan tembellerin barındığı yerler hiç değil!

agu94

Hasta hücreleri, mescidi, çeşmesi ve bahçesiyle tam bir sosyal kurum olan bu Miskinler Tekkesi'nin masrafları da halkın bu hastalara karşı gösterdiği derin merhametin tezahürü olarak vakfettiği mülklerin gelirleriyle karşılanmaktadır. Ayrıca tekkenin önünde dikili duran sadaka taşına (Resim-1) bırakılan yardımlar da bu tekke için önemli bir gelir kaynağını teşkil etmektedir. Üsküdar'dan yürüyerek veya atla yola çıkanların yolu bu tekkenin önünden geçtiğinden İstanbul halkı gidiş ve dönüşte yol selameti için bu sadaka taşının üzerindeki oyuğa para bırakırmış.

Görüldüğü gibi bu tekkeler, eskiye ait bütün değerleri karalamaya alışmış bir zihniyetin zannettiği veya öyle görmek istediği gibi çalışmadan, tembel tembel ömür süren insanların barındığı bir yer değil, teb'asına emanetullah olarak bakan bir dünya görüşünün temsilcilerinin kurup yaşattıkları şefkat yuvalarıdır.

KAYNAKLAR

- Baydar, Mustafa; Hamdullah Suphi ve Anılan, İst./1968

- Kara, Mustafa; Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay., İst./1990

- Şahin, Abdülfettah; "Tekye", Sızıntı Ağustos/1992. sayı;163

- Ünver, Prof. Dr. A Süheyl; "Sadaka Taşları'', Hayat-Tarih Mecmuası, Aralık/1967, sayı: 4

- Ünver. Prof. Dr. A. Süheyl; "Türkiye'de Cüzzam ve Cüzzamlılar", Tarih Hazinesi, Aralık/1950, sayı; 3

- İslâm Ansiklopedisi, cilt 8, "cüzzam" maddesi