Ekim 2000 · s. 426 · 12 dakikalık okuma
Mevlid-i Şerif'in Terbiye Ettiği Yazar: Yakup Kadri
Fatih Bağcıoğlu · Yrd. Doç. Dr. · Edebiyat
Türk edebiyatının en büyük romancılarından biri olan Yakup Kadri; 1889 yılında Kahire'de doğdu. Babası Manisa'da bir derebeyi sülalesine mensup Kadri Bey'dir. Gençliğinde Manisa'da bir çok büyük çiftliğin sahibi olan Kadri Bey, ömrünü, parasını, sağlığını hesap bilmez bir mirasyedi israfıyla harcayıp tüketmiş, eşiyle iyi geçinememiş ve sonunda kendilerinin misafiri olan Hidiv hanedanına mensup bir aileyle Mısır'a gitmiş, orada bu ailenin evlatlığı olan İkbal Hanım'la evlendirilmişti. İşte Yakup Kadri bu evlilikten dünyaya geldi.
Yakup Kadri'nin çocukluğu beş-altı yaşına kadar Kahire'de geçti. Tam bir kibar yaşayışı idi bu. Fakat kendilerini Mısır'a getiren aile dostları İbrahim Paşa ve Prenses Şemsi Hanım'ın ölümüyle bu debdebeli hayat bitmiş, israfın kaynağı kurumuştu. Aile mecburen Manisa'ya döndü. Kadri Bey kısa bir süre sonra da felç olup öldü. Küçük Yakup, ablası ve annesiyle kalmıştı. Annesi İkbal Hanım, elmaslarını satarak geçimlerini temin etmeye ve küçük Yakup'u okutmaya çalıştı. Yakup, küçükken Mısır'da okula gitmemiş evde özel hocalardan ders almıştı. Manisa'da ise Yakup önce Feyziye Mektebi'ne verildi. Burada iki yıl okuduktan sonra ise İzmir Lisesi'ne kaydoldu. Fakat küçük Yakup'un Manisa ve İzmir hayatı da çok uzun sürmedi. Çünkü annesinin elmas paraları da bitmişti. Bu fedakar kadın, tekrar Mısır'a gitmekten başka bir çare bulamadı. Aklına efendisi İbrahim Paşa'nın oğlu Prens Mehmet Ali geldi. Prens zengin ve iyi kalpli bir insandı. Onlara yardım edebilirdi. İkbal Hanım çocuklarını alıp tekrar Mısır'a gitti. Gerçekten iyi karşılanmışlardı. Prens onlara İskenderiye'deki boş bir sarayını tahsis etti. Bütün ihtiyaçlarını karşıladı. Küçük Yakup da burada Frères'ler okuluna (Fransız Papaz Okulu) devam etti. Fakat aile, küçük Yakup'un çevresine bir türlü alışamaması üzerine bir yıl kadar sonra 1905'te tekrar İzmir'e döndü. İmtihana girerek İzmir Lisesi'nin beşinci sınıfına başladı. Beşinci sınıfı bitirince tekrar Mısır'a döndüler. Ve yeniden imtihana girerek bir süre Frères'ler okulunda, bir süre de İsviçre Lisesi'nde okudu. Yakup orta öğrenimini burada bitirdi. Okuduğu Fransız papaz okulunun, dindar Fransız edebiyatçılarının ruhani havasının onun ruh dünyasında önemli etkileri oldu.
Yakup, Mısır'da çok genç yaşta Abdülhamit idaresine muhalif Jön Türklerle tanıştı. "Babasının eski arkadaşı firari İsmail Hakkı Bey, Mithat Paşa'nın torunu (kızının oğlu) Kemal Mithat Bey, Ali Kemal, Ahmet Saip, Abdullah Cevdet ve İsmail Gaspirenski'yi, hatta oraya uğrayıp giden Sami Paşazade Sezai Bey'i hep orada tanımış, onları can kulağıyla dinlemişti."1 Bu muhalif isimlerin de onun düşünce dünyasında önemli yankıları olmuş, içindeki politik tohumlar bu yıllarda ekilmiştir.
Kendilerini himaye eden Prens Mehmet Ali'nin ölümü üzerine 1908'de ablası ve annesiyle önce İzmir'e oradan da İstanbul'a gelip yerleştiler. Yakup İstanbul'da eğitimini tamamlamak için hukuk fakültesine girdi. Fakat üçüncü sınıfa kadar okuyup terk etti.
Yakup, artık Yakup Kadri olmuş yazı hayatına atılmıştı. İlk eseri, tek perdelik bir piyes Nirvana'dır. Bu eserini diğerleri takip etti. Kısa bir süre içinde, 1908-1911 yılları arasında faaliyet gösteren Fecr-i ati edebi topluluğuna katıldı. Devrin gazete ve dergilerinde birçok yazısı çıktı. Fecr-i ati topluluğunun sözcüsü oldu.
Çeşitli tartışmalara, polemiklere katıldı. İyi bir tenkitçi olarak tanındı. Tevfik Fikret, Halit Ziya, Mehmet Rauf gibi Servet-i Fünun'un ünlü yazarlarını tanıdı ve beğendi. Batı edebiyatından Zola, Maupassant, P. Bourget, Balzac gibi Fransız yazarlarını okudu.
1914 yılına kadar hikaye, tiyatro, mensur şiir, deneme, makale türlerinde bir çok eseri yayınlanan Yakup Kadri; hayata bakış tarzı bakımından Schopenhauer'in etkisi altında kaldı. Hayata bedbin bir gözle bakmak, içgüdülerle hareket etmek gibi Schopenhauer'in tipik birçok özelliğini o yıllarda yayımladığı eserlerine yansıttı. Yakup Kadri o yıllarda ayrıca Norveçli yazar İbsen'i okudu. Yine o devirdeki birçok Türk aydını gibi Darwinizm'den ve Pozitivizm'den etkilendi. Niyazi Akı'ya göre, onun anarşist ve nihilist Alman filozofu Nietzsche'yi de okumuş olma ihtimali çok kuvvetlidir.2
Yakup Kadri'nin okuduğu ve etkisinde kaldığı diğer bir yazar da Fransız Maurice Barrés'tir. Bu yazar Yakup Kadri'yi benliğin yıkılmaz bir mabet olduğu fikrine götürdü. Fransız yazarının Sous l'oeil des Barbares, Un Homme Libre ve Le Jardin de Bêrènice adlı eserlerinden meydana gelen "Le Culte du Moi" serisini okudu. Maurice Barrès, bu eserlerinde, dış dünyanın barbar olduğunu, benliğin işlenmesi gerektiğini, hürriyetin ancak benliğini işlemiş ve onu barbar esaretinden kurtarmış insanlara layık olduğunu, benlikle kainat arasında bir ahenk kurulması gerektiğini ileri sürüyordu. Bu görüşlerin tesiri altına giren Yakup Kadri, dış dünyaya karşı tamamen kapanmak istedi.3
Yakup Kadri'nin bu yıllarda okuduğu yerli ve yabancı eserler, o yılların sosyal, siyasi durumu ve o devrin aydınlarının hayat tarzı, birçok Türk aydınında olduğu gibi, Yakup Kadri'de de bir ruhi bunalıma sebep oldu ve bu eserlerine yansıdı. Kendisi, o yıllardaki fikri ve ruhi durumunu şu ilginç cümlelerle anlatır:
"Yirmi yaşına girdiğimiz zaman, artık hiçbir şeye, hiçbir kimseye inanmıyorduk... Şahsi hayatımızda olduğu kadar millet ve memleket meselesinde de tamamıyla reybileşmiştik (herşeyden şüphe eder hale gelme) ve birçok Frenkçe kitapların yardımıyla bu ruh ve iman iflasını bir nevi ilmi fikir sistemi haline sokmaya çabalıyorduk... Ondokuzuncu asır sonu, Avrupa'da bir büyük inkar -Dissociation- devridir. Bütün kıymet hükümlerinin batıl ve bütün ölçülerin bozuk olduğunu ispat yolunda birbiriyle müsabaka eden muharrir ve mütefekkirlerin adedi, o devirde, sayılmayacak kadar çoktu. Bunlar birtakım kötü gençlik arkadaşları gibi bizi baştan çıkarır, bizi maceradan maceraya sürüklerken, kafamızda yükseklerde dolaşan kimselerin sarhoşluğunu hissederdik. O Frenk üstatlarından ödünç aldığımız inkar ve istihza kanatlarıyla, sanki muhitimizin üstüne çıkmış, mensup bulunduğumuz cemiyetin perişanlıklarına, adiliklerine, yalanlarına ve şarlatanlıklarına yukarıdan, bir hakaretli yabancı gözüyle bakmış gibi olurduk."4
İşte böylesine hiçbir şeye, hiçbir kimseye inanmayan, baştan çıkmış ve maceradan maceraya koşan Yakup Kadri, 1912 yılında Avrupa'dan dönen Genç Yahya Kemal'le bu sefer de "Nev Yunanilik" akımına kendilerini kaptırmışlardı. Onlara göre "Modern edebiyatımız, gerçi Avrupa'ya dönmüştü. Fakat bu model, Fransızların son şiiri ve son nesri idi. Bu kafi olamazdı. Bütün Avrupa'yı anlamak için ancak Yunanlılardan başlamak lazımdı. Biz coğrafyaca, kısmen de medeniyetçe Yunanlıların varisiyiz. Bu verasete din mani olmuştu. Bu hal, 1850-1860 senelerine kadar sürmüştür. Biz o tarihlerden bu yana hep Fransızlara tabi olmuşuz. Bütün Fransızları ve onlarla beraber Avrupalıların membaı olan Yunanlılara dönmeliyiz ki, tam manasıyla bir edebiyatımız olabilsin. Binaenaleyh şiir ve telakkimizi değiştirmek, onların telakkisini anlamak lazımdır"5
Yakup Kadri, Fecr-i ati'nin tanınmış tenkitçisi olarak o yıllardaki "Yeni Lisan" hareketine şiddetle karşı çıktı.6
Bu arada Birinci Dünya Savaşı yıllarında uzun bir rahatsızlık döneminden sonra İsviçre'ye gitti. Uzun müddet orada kaldı. Savaş yıllarını yurt dışında ızdırap çekerek geçirdi. 1918 Mondros Mütarekesi'nden sonra yurduna döndü. Milli Mücadele'ye katılmak istedi. Bunun için Anadolu'ya geçmeyi arzu etti. Anadolu'ya gitmek üzere olan Ruşen Eşref'e, Mustafa Kemal Paşa'dan Anadolu'ya geçmesinin kabulü için ricada bulunmasını istedi. Mustafa Kemal Paşa'nın bu ricaya cevabı ise; "Senin Milli Mücadele'ye ancak İstanbul'dan yazacağın yazılarla bir faydan dokunabilir" şeklinde oldu.7
İşte bu tavsiye ve bu yıllar Yakup Kadri için çok yararlı oldu. Genç Yakup Kadri İstanbul'da "İkdam" gazetesinde Kurtuluş Savaşı lehinde yazılar yazdı. O yıllarda devrin acı ve ağır şartları gereği Batı'nın gerçek yüzünü gördü. İçinde yaşadığı toplumla ve o toplumun yıllardan beri yabancı olduğu değerleriyle tanıştı. Ve bütünleşti. Bu tanışma ve bütünleşme Yakup Kadri'nin birçok gerçeği görmesine, içinde yaşadığı toplumu ve onun güzel, pırıl pırıl insanlarının ve değerlerinin farkına varmasına yol açtı.
8 Nisan 1337(1921)'de Ayasofya Camii'nde, o günlerde Eskişehir önlerinde şehit düşen mübarek din ve kan kardeşlerimizin ruhu için okunan bir mevlide giden Yakup Kadri, orada bu güzel milletin güzel değerleriyle karşılaşıp adeta onlar karşısında eridi. İnançsızlık, şüphe, endişe, korku, ümitsizlik, boş zevkler, süfli hazlar yerine, iman, itminan, emniyet, ümit, halas, huzur ve kurtuluşu, ulvi zevkleri ve hazları tattı. Bir çok hakikati iliklerine kadar yaşadı. Sanki yeniden yeni bir hayata doğdu. Onun bu güzel duygularını ve tespitlerini kendisinden dinleyelim:
"Mevlid-i Şerif" Beni Terbiye Etti
"Dün Ayasofya, Beyazıt ve Şehzade camileri emsali görülmemiş bir cemaatle dolu idi. Kadın-erkek, çoluk-çocuk binlerce Müslüman, Eskişehir önünde şehit düşen mübarek din ve kan kardeşlerinin ruhuna ithaf edilen mevlid-i şeriflere iştirak için fevç fevç bu maabide koşuyordu. Biz bu müheyyiç izdihamı yalnız Ayasofya'da gördük, fakat diğerlerini görenler de cami içlerinden avlulara taşacak kadar mehabetli cemaatlerden bahsediyorlar. Camilerimizdeki bu tezahürat bize eski zamanları hatırlattı. Dömeke, Golos ilah. zaferler ile tetevvüç eden (1898) Yunan seferinde de böyle sık sık camilerimizde içtimalar olurdu, şühedanın ruhuna mevlitler ithaf edilir, ordu için beliğ dualar okunur ve ebedi nusret temenni edilirdi. O zamanlar (Türklük, millet, halk) mefhumları ve bunları ifade eden lehçe bizce henüz malum değildi; bütün heyecanlarımız yalnız dini mahiyette mütecelli idi. Bütün zaferlerimiz birer mukaddes menkıbe haline girerdi. Büyük kumandanlarımızın muvaffakiyetini, şecaat ve şehametini ancak ilahi bir tarzda teganni ederdik; içimizde hissettiğimiz manevi kuvvete, ruhani inşiraha esrarengiz şeyler karışırdı. Bundan daha evvelki zafer bayramlarımızı görmedim, bilmiyorum, fakat beyaz sakallı Abdülezel Paşa'nın, yağız çehreli Ethem Paşa'nın simaları ile adeta timsali bir mahiyet alan o gazamız, çocukluğumun en tatlı, en silinmez hatıralarından birisidir. Mensup olduğum milletin kuvvetine itimadı, mensup olduğum dinin hakikatine imanı ilk defa olarak zannederim o zaman öğrendim. Ondan sonra gençliğimiz bir sürü nikbet ve mesaip arasında geçti, hiçbir iyi gün görmedik. Kalbe endişe, korku, şüphe ve nevmidi veren zehirli bir hava içinde kavrulup gittik. İçimizden bir çokları imanını tamamiyle kaybetti; bazıları bir zillet ve rezilet batağı içinde boğulup gitti. Kimimiz vahi zevkler ve süfli hazlar vadisinde teselli aradık. Hülasa bütün bedbaht nesil böyle perişan oldu. Dün birden bire kendimi o heybetli cemaatin içinde bulur bulmaz sandım ki yeniden hayata doğuyorum. On yaşımdan otuz iki yaşıma kadar geçirdiğim meş'um bir devrin bütün tesiratı ve bütün intibaatı birden bire üstümden sıyrılıverdi; sanki bu devir bir kabustu ve ben birden bire bu kabustan uyanıyordum. Gençliğimi dolduran bütün o şüpheler, tereddütler imanın zayıf düştüğü o buhranlı anlar, birtakım sahte ve müfsit bilgilerden hasıl olma şeytani irfanın sıtmaları hepsi, hepsi bu mabedin havası içinde, bu cemaatin hararetinde eriyordu. Ağır bir hastalıktan sonra nekahet devrine girmiş bir hasta gibi idim. Hayatı, aydınlığı büsbütün başka bir lezzet, başka bir iştiyakla görüyor, hissediyordum. Meğer senelerden beri aradığım halas ve selamet yolu, senelerden beri özlediğim hakikat ne kadar yakınımda imiş! Nafile yere nefes nefese bir çok mürşitlerin peşinde koştum; bir çok müncilerin yolunu bekledim, bir çok halaskarlara doğru ellerimi uzattım, yıllarca istimdat ettim!
"Rabbime bin kere hamdüsena olsun ki, dünden beri hakikat ve selametin bir cami ile bir cemaat haricinde bulunmadığını biliyorum. Beş on senedir, garba uymak için açtığımız bütün o konferans salonlarında, halkı zorla topladığımız o miting meydanlarında görülen şeyler, işitilen sözler bir hocanın kıraat ettiği menkıbeden ve bu cemaatin sükutu önünde bana ne kadar yavan, vahi göründüler. Meğer biz içinden çıktığımız hakiki alemi bırakıp onun yanında kitaplardan öğrenilmiş suni bir alem icat etmek istemişiz ve bu alemde hakkı, selameti aramışız; hak ve selametin samimiyetinden, sıdk u hulusundan mürekkep bir hava haricinde yaşayabileceğine zahip olmuşuz ve serhadlerimizde askerlerimiz bizi "Allah Allah!" nidaları ile müdafaa ettiği sırada biz Allah'tan başka şeylere inanmışız!
"Dün ilk defa olarak kemal-i vuzuhla anladım ki, bizim on seneden beri bu halka yaptırmak istediğimiz şeyler, birer maymunluktan ibaretmiş. Niçin nokta-i azimetimiz bu camiler olmamış? Niçin bu cemaati bir sokak kalabalığı haline sokmaya çalışmışız? O cemaat ki bütün kuvve-i camiasını dininden alıyor, o cemaat ki koca bir ümmetin bir kısmıdır ve evi, barkı, yurdu, vatanı "cami"dir. Başı sıkıya gelince koşup sığındığı, kalbi inşiraha mazhar olunca gidip toplandığı bir "cami"dir. O, ne milli kulüplerde, ne harsi konferans salonlarında, ne de siyasi miting meydanlarında burada hissettiği emniyeti, huzuru, munisliği bulabilir.
"Münevverlerimiz halk mefhumunu garp alemine göre anladıkları için bizim halkı da garptaki teşkilat usullerine göre sevk ve idare etmeği düşünüyorlar ve bu yolda yapılan tecrübelerin neticesizliğini müşahede edince onu 'atıl; müteassıp; kabiliyetsiz bir kütle' telakki eylemek mecburiyetinde kalıyorlar. Halbuki halk bu münevverlerden müteşekkil sınıfın ika ettiği suni alafranga muhitin haricinde kendine göre hayatını yaşıyor. Bu hayat ise deruni bir vecit ile daima müteyakkızdır. Heyecanlarını, kederlerini, meserretlerini, öfke ve inşirahını göstermek için bizim muavenetimize arz-ı ihtiyaç etmiyor; bizim bulduğumuz vasıtaların ona lüzumu yoktur. Çünkü onun kendine göre sevaiki olduğu gibi kendine göre vasıtaları da vardır. Nitekim dün, münevverlerimizden hiçbirinin haberi olmaksızın camilerimizde vuku bulan içtimalar böyle kendiliğinden olmuş, böyle teşviksiz, teşkilatsız, sırf halkın -ümmetin diyecektim- ruhi sevaikiyle insiyaki bir suretle vuku bulmuştur.
"Dün ilk defa olarak cahil ve atıl bir kütle telakki ettiğimiz halk, memleketin münevverlerine bazı ulvi hakikatlerin sırrını öğretti. Bunlardan biri 'kalbin akıldan üstün olduğudur'. İkincisi sıdk ve hulus, iman ve itikat haricinde necat yolu bulunmadığıdır. Üçüncüsü millet ile ümmet mefhumlarını birbirinden ayırmamak lazım geldiğidir."
İşte bu güzel duygular içinde bulunan, ve halkıyla bütünleşen, onlarla yekdil ve yekvücut olan Yakup Kadri, aynı yıl, yani 1921 yılında Ankara'ya çağrıldı. Orada Milli Mücadele'nin önderleriyle tanıştı. Ankara'da Halide Edip ve Adnan Adıvar'ın misafiri oldu. Cepheleri dolaştı, çeşitli yardım heyetlerine katıldı, milli duyguları geliştirici yazılar yayımladı. 1923 yılında ikinci TBMM'de Mardin milletvekili oldu. 1923-25 yılları arasında "Cumhuriyet" ve "Hakimiyet-i Milliye" gazetelerinde çeşitli yazılar yayımladı. 1926 yılında tedavi için bir ara İsviçre'ye gitti. 1932'de Kadro dergisini çıkardı. Bu arada ardarda romanlarını yayımladı: Kiralık Konak (1922), Nur Baba (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Bir Sürgün (1937) gibi. Çeşitli monografiler hazırladı. Mensur şiirlerini ve makalelerini kitaplaştırdı. Hatıralarını yazdı.
1934 yılında "Zoraki Diplomat" olarak Tiran (Arnavutluk) elçiliğine, 1935'te Prag (Çekoslovakya) elçiliğine, 1939'da Lahey (Hollanda) elçiliğine atandı. İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine 1942'de Türkiye'ye döndü. Tekrar 1942'de Bern (İsviçre) elçiliğine getirildi. 1949'a kadar bu görevde kaldı. 1949-1951 yılları arasında Tahran (İran) elçisi oldu. 1951-1954 yılları arasında ise tekrar Bern elçiliği yaptı. 1955'te emekli olup Türkiye'ye döndü. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonraki Kurucu Meclis'te görev yaptı. Ayrıca "Ulus" gazetesi başyazarlığını yürüttü. 1961'de Manisa milletvekili seçildi. 1965 yılında politikadan ayrıldı. Son görevi ise Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldüğünde 85 yaşındaydı.
Fakat bu uzun ve hareketli hayatında "Yakup Kadri, "Mevlid-i Şerifin terbiye ettiği yazar" olarak kalamadı. Kendi ifadesiyle söyleyecek olursak yine içinden çıktığı hakiki alemi bırakıp kendine suni bir alem icat etti. Vahi zevkler, süfli hazlar vadisinde teselli aradı. Birtakım sahte ve müfsit bilgiler içinde kıvrandı. Yine halka birtakım yanlış şeyleri benimsetmeye çalıştı. Halk bunları benimsemeyince de onları "tutuculuğun ve gericiliğin kaynağı olarak gördü."8 Mesela Yaban romanında köyü kasvetli, hatta iğrenç bir atmosfer olarak çizdi. Böyle bir atmosferde Türk köylüsü de çok haksız bir şekilde aşağılandı. "Nitekim Yaban'daki kişiler, davranışlar, duygular hep çirkin ve gönül bulandırıcıdır. Köylüler arasında gülen insanlara, soylu bir davranışa, temiz, mutlu bir aşka, saf bir dostluğa rastlayamayız. Köyde çirkin ve pis olmayan, kokmayan bir insan bulamazsınız"9
Yine "Nur Baba isimli romanında, milli ve tarihi bir Türk müessesesi olan Bektaşi Tekkesi'nin, Türk medeniyeti tarihine yedi asır süresince yaptığı büyük hizmetleri asla dikkate almayarak, bu tekkenin yalnız son çağlardaki bazı bozuk taraflarını Bektaşiliğin kendisi zannedercesine bu teşekkülü şiddetle hırpaladı."
Geniş halk yığınlarını yıllar önce zannettiği gibi cahil ve atıl bir kütle olarak gördü. Yine kendi ifadesiyle "sıdk, hulus, iman ve itikat haricinde" kurtuluş yolları aradı. Ne yazık ki o, yine eski Yakup Kadri oldu ve içinde yaşadığı toplumdan ve onun değerlerinden kopmuş bir insan olarak hayattan göçüp gitti.10
Dipnotlar
1. Hasan ali Yücel, Edebiyat Tarihimizden, 2. b. İstanbul, 1989, s. 20.
2. Niyazi Akı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İnsan-Eser-Fikir-Üslup, İstanbul, 1960, s. 31.
3. Şerif Aktaş, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, 1987, s. 25.
4. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, İstanbul, 1946, ss. 16-17.
5. Şerif Aktaş, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, s. 27.
6. Y. a. g. e., s. 32.
7. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vatan Yolunda, İstanbul, 1958, ss. 34-35.
8. Berna Moran, "Yaban'da Teknik ve İdeoloji", Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İstanbul, 1983, s. 183.
9. Y. a.g.e., s. 177.
10. Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1978, s. 1203.