Sızıntı Arşivi

Mayıs 1989 · s. 29 · 7 dakikalık okuma

Meteoritler ve Tornavidalar

Nevzat Bayhan · Yük.Müh. · Anatomi

may89

Yük. Müh. Nevzat Bayhan — Yük. Müh. Ömer Sait Gönüllü

Bir elbombasının patlamasıyla saçılan bezelye büyüklüğündeki bir parça, uzaydaki üç astronotun, içinde radyo antenini tamir ettikleri bir atölyeyi tahrib edebilir. Saatte 720 km'den daha hızlı yolalan küçük bir füze ise aşırı ses basıncıyla, mürettebatın kulaklarını sağır edecek bir gürültü yayabilir.

Bunlar ilk bakışta bir bilim—kurgu filminin sahneleriymiş gibi geliyor insana. Fakat ileride gerçekleşebilecek böyle bir felaketten uzaybilimciler şimdiden tedirginlik duyuyorlar. Bunda da haksız sayılmazlar. Evet, Dünyamız bugün, saniyede 15 km. hızla yörünge hareketi yapan ve gittikçe büyüyen suni bir toz bulutuyla çevrelenmiş durumda. Uzmanlar uzay araçlarının ve astronotların tehlike içinde olduklarını ifâde ediyorlar. Ayrıca, uzaydaki patlamalar sonucu oluşan parça ve kırıntıların Yeryüzü'ne düşme ihtimali çok düşük olmasına rağmen artık uzayda da sükunetin bozulmaya başladığını söyleyebiliriz.

Sovyetler'e ait Kosmos Okyanus Araştırma Uydusu'nun kontrolden çıkarak, taşıdığı nükleer reaktörle birlikte Atmosfer'e girmesi, bu yolla gelebilecek radyoaktif kirlenmenin tehlikesini gözler önüne sermiştir.

Yeryüzü'ne bir meteoritin düşmesi veya uzayda bir araçla çarpışması her zaman için ihtimâl dahilinde iken, böyle bir tehlike bilim adamlarını , uzay araştırmalarının başladığı ilk dönemlere göre, bugün daha az korkutmaktadır (inançsız bilimin temsilcileri meteoritlerin üstümüze düşmeyeceğinden nasıl emin olabiliyorlar?). Buna karşılık, insan yapısı uzay aracı artıklarından gelebilecek tehlike, uzaybilimcileri çok daha fazla ürkütmektedir. Aslında karşımızda, gözardı edilemeyecek bir tehlikenin bulunduğunu kabul etmek gerekir. Öyle ki, uzmanlar uzayda dolaşan insan yapısı malzeme artıklarıyla ilgili "verilerin" bilgisayara yüklenmesi durumunda, Dünyanın arı kovanına benzeyen bir görüntü verdiğini söylüyorlar.

Hâlen çalışır vaziyetteki birkaç yüz uydu, uzaydaki toplam uyduların sadece %5 (yüzde beş)ini teşkil etmektedir. Başıboş gezen bu malzeme yığını infilak eden veya çeşitli sebeblerle parçalanan füze, uydu ve roket parçaları, ayrıca, astronotların bıraktığı tornavida, cıvata, anahtar gibi muhtelif maddelerden oluşmaktadır.

Bütün bu tehlikeli gelişmeler, özellikle ABD ve SSCB'de dikkatle takip edilmektedir.

Çapı, 1 cm'den daha küçük parçacıkların sayısı, bilgisayar yardımıyla yapılan "veri—analiz ve modelleme" çalışmaları sonucunda 30.000-70.000 arasında tesbit edilmiştir. Çok daha küçük olanların belirlenmesi ise mümkün değildir. Esas tehlikeye gelince bu, tesbit edilenlerin dışında gizli kalmış taneciklerdir. Zira, her çarpışma ile, daha sonraki çarpışma ihtimalini arttıran yeni kırıntılar oluşmaktadır. Avrupa Uzay Çalışmaları Merkezi (ESOC)'nden Dr. Walter Flury, bütün bunların neticesinde, insanlı uzay uçuşlarının yapıldığı Atmosfer'in alt tabakalarına kadar bu kırıntı bulutunun geldiğini söylemektedir.

Fizikçilerin "yüksek hız" şeklinde vasıflandırdıkları 18.000 km/saat'den daha fazla bir hızla hareket eden bezelye büyüklüğündeki bir parça, milyarlarca dolarlık bir uyduyu paramparça edebilir. Dünya'ya ulaştığı takdirde insanların ölümüne, binaların da hasar görmesine yolaçabilir. Aynı şekilde, nükleer reaktörle çalışan Cosmos 1900 gibi bir uzay aracı ile çarpışması durumunda radyoaktif kirlenmeye de rahatlıkla sebebiyet verebilir.

may89

Aslında, uzay çalışmalarında tesir eden faktörler arttıkça tehlike de büyümektedir. Meselâ, daha büyük uzay araçlarının isabet alma ihtimali de o ölçüde fazladır. Ayrıca uzayda kalma sürelerinin de bunu arttırdığını söylemek gerekir.

Çalışma ömrü 17 yıl olarak tahmin edilen Hubble Uzay Teleskobu'na bu süre zarfında, 10 cm. çapından daha büyük bir cismin çarpma ihtimali %1'dir.

Tek insanlı bir modül 10 yıllık görev süresince % 0.06 (onbinde altı) ihtimalle yara alma riski taşımaktadır. Görev süresinin 30 (otuz) yılı geçmesi durumunda bu, %0.19'a çıkmaktadır. Daha büyük bir uzay istasyonu İse 10 (on) yıl için %2.1, 30 (otuz) yıl için % 6,3 tehlike ihtimâliyle karşı karşıyadır.

1982 Temmuz ayında ABD uzay mekiği Columbia, son deneme uçuşunun beşinci gününde sadece 12 km. yakınından 11.200 km/ saat hızla geçen Sovyetler'e ait 1975 Intercosmos roketinin tesiriyle küçük bir hasar görmüştür.

Uzaydaki 84 günlük görevi sırasında ABD'nin Apollo uzay aracının kumanda modülü mikrometeorit (0.1 mm'den daha küçük çapta göktaşları) sağnağına tutulmuştur. Daha sonra kabin penceresi yakından incelendiğinde, katı—yakıt taşıyan roket motorlarından geldiği anlaşılan çok küçük alüminyum oksit taneciklerinin hasara sebebiyet verdiği anlaşılmıştır. Yüksek ısıya dayanıklı olduğu için tercih edilen alüminyum oksitli malzeme, çarpma sırasında meydana gelen aşırı ısınma sebebiyle bozulup parçalanmıştır. Aynı şekilde, Challenger uzay mekiğinin 1983 Hazi-ran'ında yaptığı bir uçuş sırasında, mekiğin ön camı, değiştirilmeyi gerektirecek ölçüde tahrip olmuştur.

Dört yıl sonra, NASA'nın Güneş üzerine araştırmalar yapan uzay gemisindeki alüminyum paneller, mikroskobik taneciklerin çarpması neticesinde hasara uğramıştır. Yapılan analizlerle tesbit edilen 331 ince çatlaktan 20'sinin meteorik madde izi taşıdığı, geri kalanında ise boya izi bulunduğu anlaşılmıştır.

Henüz hiçbir uzay aracı, astronotları uzaydaki gök cisimlerinden koruyacak şekilde dizayn edilmemiştir.

may89

Sadece, Halley kuyruklu yıldızının incelenmesi amacıyla Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından gönderilen ''Giotto" uzay gemisi kurşun geçirmez zırhla kaplanmıştır. Böyle bir tedbiri akıl eden Fred L.Whipple, yüksek hızın, aracın hasar görmesine sebebiyet verecek tesirlerine karşı en sağlıklı korumanın çift duvar kaplama olduğunu düşünmüştür. Buna göre, dış duvar ilk önemli şoku soğurup yavaşlatan bir zırh şeklinde vazife görürken, iç kısımdakine sadece, erimiş veya buharlaşmış küçük tanecikler çok az zarar verebilecektir.

Alçak yörünge uyduları ise, Atmosfer'in hafif yoğunluktaki üst kısmında sürtünmeden dolayı muhtemelen bazı bozunmalara uğramaktadırlar. Uyduda genellikle, kısmen buharlaşmalar olmakta ve çok seyrek durumlarda da kırıntı ve parçacıklar Yeryüzü'ne düşmektedir. 36.000 (otuzaltı-bin) km. yükseklikteki -meteoroloji ve komünikasyon uyduları gibi- istasyon uyduları ise, ömürlerinin sonunda daha uzaklara, bir mezarlık hükmündeki çok uzak yörüngelere itilirler. Böylece bunlar, diğer uydular için yer açmış ve çarpışma riskini de azaltmış olurlar.

Fırlatılan roketlerdeki itme takımları, vazifeleri bittikten sonra, programlanmış otomatik uyarmalarla Atmosfer'de kontrollü bir şekilde yakılmaktadır. Daha uzun bir yörünge hareketi yapma durumunda olan bazı artık cihaz ve malzemeler de muhtemel patlamalara meydan vermemek için uzaklara gönderilmektedir.

Uzay istasyonlarından faydalanarak, bütün bu işe yaramaz döküntü ve artıkları toplayıp etkisiz hale getirme yolu pek yakın bir gelecekte bulunacaktır; daha doğrusu bu elzemdir. Zira, uzay gemilerinden boşluğa böyle sorumsuzca malzeme atma yanlışı devam ettiği müddetçe, Dünya'nın etrafında gitgide daha fazla tehlike arzeden bir döküntü bulutu meydana gelecektir.

Süperlerin Dünya'dan sonra ikinci bir çöplük haline getirdikleri uzayda, modern çöplerin artış hızı azaltılmaya çalışılsa bile, keşif ve uygulama çalışmaları artmaya devam edeceğinden tehlike de büyüyecektir aslında.

Neticede karşımıza garib bir tablo çıkıyor: İnsanın uzayla tanışması üzerinden henüz otuz küsur yıl geçti. Bu arada yoğunlaşan uzay faaliyetleri Dünya'nın çevresinde az da olsa çeşitli parça ve döküntülerin çoğalmasına yolaçtı.

Ancak, meteorit gibi tabii gök cisimleriyle mukayese edildiğinde, insanın bıraktığı maddeler henüz ihmâl edilebilecek bir seviyede. Bununla birlikte, bu küçük değişiklik bile uzayda çalışan insanı —ve de Yer'dekini— rahatsız etmeye yetiyor.

Burada bir diğer dikkat çekici husus Dünya'nın durumuyla ilgili: Biliyoruz ki, Yeryüzü'nün çeşitli bölgelerine geçmiş dönemlerde göktaşları düşmüştür. Bunlardan, Arizona yakınlarına düşüp erimiş olan meteoritin açtığı çukur hemen herkesçe bilinir. Türkiye'de de Bursa ve Eskişehir civarına 1960'lı yıllarda yine böyle, fakat çok daha küçük boyutlarda meteorit parçacıkları düşmüştür. Tarlada çalışırken, birkaç küçük göktaşının büyük bir gürültüyle toprağa düştüğünü gören çiftçilerin haber vermesi üzerine incelemelere başlayan uzmanlar, yaptıkları analizler neticesinde bu parçacıkların (% 90 nisbetinde) demir elementi bakımından zengin olduğunu belirlemişlerdir. Bunlardan bazıları bugün Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi bölümünde bulunmaktadır.

Şimdi bir an için düşünelim : Eğer Yeryüzü'ne hiçbir meteorit düşmemiş olsaydı, böyle bir tehlikenin varlığından haberimiz olmayacaktı. Dolayısıyla herhangi bir mukayese yapma imkânına da sahip bulunmayacaktık. Veya, Dünya'nın bazı bölgelerinde böyle küçük göktaşlarının bulunmuş olması bizde, uzayda da bu gibi maddelerin az miktarda olduğu ve Dünya'nın da bu sebeble tesadüfen birkaç isabet almış olabileceği düşüncesini uyandıracaktı. Ancak uzayın hiç de öyle boş ve basit olmadığı artık anlaşılmış durumda. Bu durumda şu soruyu rahatça sorabiliriz: Eğer Dünya için böyle bir tehlike sözkonusu ise —ki, gerçekten sözkonusu dur. Zira bulunan parçacıklar bunu göstermektedir— niçin başımıza göktaşı yağmıyor? Yerküre niçin delik deşik olmuyor? Bu sorunun cevabını bazı fiziki sebeblere dayanarak vermek pek mümkün görünmüyor. Zira sebeb olarak ileri sürülen "Yer Manyetik Alanı'' ve "Atmosfer" gibi fiziki gerçeklikler yetersiz kalmaktadır. Atmosfer ve daha üst tabakalar —İyonosfer, Stratosfer gibi— ve diğer yandan Yer'in Manyetik Alan Şiddeti, inançsız bilimin diliyle ifade etmek gerekirse; Dünya'nın —bu gibi tehlikelerden— gerçek koruyucusu olsalardı Yeryüzü'nün hiçbir yerine, hiçbir zaman en ufak bir meteoritin bile düşmemesi gerekirdi. Bu noktada, inançsız ve profan bilimin çelişkili ve acınacak vaziyeti daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Zira günümüzde bilim, bütün faaliyet sahalarından ilâhi gerçekliği dışlamıştır. Kâinat'ın hiçbir mimarı ve sanatkârı olmadığını savunan bu çağdaş putun tapıcıları, bu iddialarına karşılık, Kâinat Nizamı karşısında herhangi bir hayret ve hayranlık da duyamamaktadırlar. Öyle ya, madem ki zerreden küreye kadar her varlık onlara göre tesadüflerin eseridir, madde kendiliğinden meydana gelmiştir; fakat netice itibariyle karşımızda kör olanların bile kabul edeceği muhteşem bir Kâinat Sarayı vardır. O halde bu gerçek, insanı ister istemez şaşırtmalı, hayrete düşürmeli değil midir? Çağdaş cahiller hayret etmekten de kaçınmaktadır. Fakat onlar ne derse desin, "üzerimizde Rahmaniyetin gerekleri tecelli etmektedir aslında her an." Diğer yandan da acziyetimiz ihsas edilmektedir.