Eylül 1992 · s. 14 · 7 dakikalık okuma
Medreselerde Eğitimin Gerilemesi

Bir milletin geleceğini teminat altına alabilmesi ve diğer milletlerle boy ölçüşebilmesi şuurlu ve dinamik bir gençlikle mümkündür. Buna bağlı olarak da bu gençliğin yetişeceği aynı âli meziyetlere sahip eğitim müesseselerinin gerekliliği muhakkaktır. Bir milletin geleceği hakkında karar vermek için o milletin gençliğine bakmak yeterli olacaktır.
Osmanlı Devleti, bunu en iyi bir şekilde anlamış ve tatbikat sahasına koymuştur. Kuruluşunun ilk yıllarından itibaren ilme, ilim adamına ve dolayısıyla ilmî müesseselere ve gelecek nesle sahip çıkmışlardır.
Osmanlı'nın ilim adamına ve ilme olan derin hürmetini ve saygısını duyan âlimler Maveraünnehir, İran, Mısır, Suriye ve diğer bölgelerden kalkıp Anadolu'ya gelmişlerdi (1).
Batılı Tarihçi Dohsson Osmanlı'daki ilmî hayatı şöyle anlatmaktadır:
"Osman Gazi Söğüt'te yeni devletinin temellerini atarken hazine ve silah ile birlikte ilmî ve kültürel faaliyetlerde de gayet müteşebbis idi. Veliahtı ve oğlu Orhan Gazi İznik'te imparatorluk camiini yükseltirken orada bir de bir asrı aşan bir zaman boyunca Osmanlı medreseleri'nin en yükseği olarak bakılacak olan bir medrese yaptırdı" demektedir.
Osmanlı'da ilk medrese Orhan Gazi tarafından 1330'da bir kilisenin camiye, bir manastırın da medreseye çevrilmesiyle vücuda getirilmiştir (2). Bu medreseye vakıf olarak da Kozluca köyü ve çevresi verildi. Müderrisliğine de zamanın büyük Türk âlim ve mütefekkirlerinden Şerafeddin Davud-u Kayseri ile Siraceddin Umuri'nin şakirdi olan Taceddin-i Kürdî tayin edildi. Hitabete de Kara Hoca adında biri verildi (3). İznik'ten sonra sırayla Bursa'da, Edirne'de, İstanbul ve birçok yerde medreseler kurulmuştur. İstanbul'daki Fatih'in Sahn-ı Semân Medreseleriyle eğitim seviyesi olgunluğa kavuştu ve Süleymaniye Medreseleriyle de zirveye ulaştı. Bursa'da Hüdavendigâr ve Eseyi Medresesi, Edirne'de Çelebi Mehmed, Üç Şerefeli Medrese, Afyon'da Umur Bey Medresesi, Amasya'da 2. Murad Medresesi bunlardan sadece bir kaç tanesidir.
Bu medreselerden yetişen büyük âlim ve mütefekkirler Osmanlı'nın manevî mimarlarıydı. Akşemseddinler, Zembilli Ali Efendiler, İbn-i Kemaller gibi büyük maneviyat erleri yaşadıkları asırlara ışık tuttular ve geleceğin ufuk insanlarını yetiştirdiler.
Akıncılar yeni ülkeler fethederlerken, bunlar da manevî mimar olarak gönülleri imar ediyor, İslâmiyet'in nur-efşan hakikatlarını, susamış gönüllere akıtıyorlardı. Yegane gayeleri İ'lâ-yı Kelimetullah idi. Osmanlı'nın kuruluş gayesi bu fikir üzerine bina edilmişti. Fakat bir müddet sonra bu parlak dönem yerini bir durgunluğa hatta gerilemeye bıraktı. Bu gerilemenin ve durgunluğun sebepleri nelerdi? Bir zamanlar altın asrını yaşayan Osmanlı ilim hayatı ve eğitim müessesesi olan medreseler niçin bu özelliklerini kaybetti? Eski buluşlara niçin yenileri eklenemedi? Avrupa bu dönemde ilmî atağa kalkarken Osmanlı niçin geri kaldı? Bütün bu sorular cevaplandığı zaman bugünkü eğitimimizde niçin bu denli tutarsızlık olduğu ortaya çıkacaktır.
Bu gerilemenin temelinde İslâmiyetten uzaklaşma yatmaktadır. Gelişen hâdiseler ve aksamalar bizleri bu neticeye götürmektedir. Daha önce kesinlikle görülmeyen rüşvet, adam kayırma, iltimas gibi dinimizde caiz olmayan şeyler görülmeye başlamıştı. İslâmiyet'e uymayan bu gibi menfî durumların artması neticesinde her yönden bir gerilemenin olduğu bir hengamede medrese ehli de bozulmaya maruz kalmıştı. Bununla birlikte, yine bu dönemlerde medreselerden fennî ilimler dediğimiz matematik, tıp, coğrafya gibi ilimler de kaldırılmışdı. Buna bahane ise felsefî ilimlerin İslâmiyet'le uyuşmadığı yanlış fikri idi. Katip Çelebi, medreselerin fikrî yönden çökmesinin sebeplerinden birinin de bu olduğunu söylemektedir(4). 17. yy'da, artık medreseler sadece dinî ilimlerin okutulduğu müesseseler haline geldi (5).
Medreselerden fen ilimlerinin kaldırılması tamamen bir cehaletin ifadesiydi. Çünkü İslâmiyet'in temelinde ilim yatmaktadır. Daimi surette ilme ve ilim adamlarıma sahip çıkılması istenmiş ve müslümanlar daima ilme davet edilmişlerdir. İlim adamlarına payeler verilip övgüler yapılarak onlara toplum nazarında büyük bir değer verilmiştir.
"Allahtan, kulları içinde en çok kudret ve azametini bilen âlimler korkar." "Kendilerine ilim verilenler için cennette dereceler vardır" gibi âyetlerle. "Alimler enbiyanın varisleridir.", "Yeryüzündeki âlimler, gökteki yıldızlar gibidir." , "İlim talebi erkek-kadın her müslümana farzdır." gibi hadislerle ilim ve ilim adamı âli ve yüce tutulmuştur.
Bununla birlikte, yine Kur'ân'ın bir çok yerinde Allah (cc) insanların nazarını bazen gökyüzüne, bazen yeryüzüne, bazen de insanın kendisine çevirmek suretiyle kullarını daima tefekküre ve' araştırmaya sevk etmiştir. "Bir saatlik tefekkür, bin yıllık nafîle ibadetten hayırlıdır." hadîsinin altında bu hikmet yatsa gerek. Asrımızın beyin yapıcısı, Bediüzzaman Hazretleri'nin bu konudaki tespitleri çok önemlidir.
"Fen ilimleri, aklın nuru, din ilimleri kalbin nurudur. İkisinin imtizacından hakikat tecelli eder" demek suretiyle insanın iki buudlu olduğunu, ikisinin de aydınlatılması gerektiğini vurgulamaktadır. İnsan bu iki ilimle de uğraşmak zorundadır. İkisinden herhangi biri olmadığı takdirde, içtimaî bir kargaşa yaşanır. Maalesef bu durum Osmanlı'nın son zamanlarında açık bir şekilde kendini göstermiştir. Medrese ehli, giyimlerinden dolayı Mekteblileri îmân zaafıyla itham ederken, mektebliler de, medrese ehlini yeni ferileri bilmediklerinden dolayı, cahil addediyorlardı. İşte ikisi bir arada olmayınca bu tür içtimaî bunalımlar yaşanıyordu.

"Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır" sözü asrımızın içinde bulunduğu keşmekeşin nedenini çok iyi bir şekilde ortaya koymaktadır. Eğer eskinin ilmî topalsa, günümüzün ilmî de kör demektir.
Zamanımızın eğitim sistemine baktığımızda, göstermelik bir iki saatlik din dersi haricinde öğrenciye maneviyat adına hiçbir şey verilmemektedir. Bugün sosyalist ülkelerin bile kabul ettiği ve Avrupa'nın okullarında hem de lüzumuna inanılarak papazlar tarafından verilen din dersleri bizde maalesef layık olduğu Şekilde uygulanmamaktadır.
Diğer bir sebep de müderrislerde ve ilim adamlarında olan bozulmadır. Âlimlerin üzerindeki, padişahların koruyuculuğunun kalkmasıyla birlikte bunlar himayesiz kaldı. Müslüman âlimler ekseriya hükümdarlar tarafından korunur ve gelirleri temin edilirdi.
Fatih devrinin büyük âlim ve bilgini olan Ali Kuşçu, Uzun Hasan'ın sarayından, İstanbul'a gelmişti. Fakat sonraları bu durum, değişmeye başladı. Artık âlimler, eskisi kadar itibar görmüyordu. Burada şunu da belirtmekte fayda vardır. Âlimler halk nazarında daima değerini muhafaza etmiştir. Bu dönemde âlimler eskisi kadar devlet tarafından korunup gözetilmemesine rağmen, Osmanlı'nın yıkılışına kadar Avrupa'daki meslekdaşlarından çok daha fazla değer görmüşlerdir. Avrupa'daki öğretmenlerden daha fazla saygı görüp maaş aldıkları bilinmektedir (6). Fakat bu saygı eskiye nisbeten çok geriydi. Eski himayeden mahrum kalan bu âlimler geçim derdine düşmüş ve ilimle fazla meşgul olamamışlardır.
Âlimlerin ümera meclislerinde tertip ettikleri münazaralar da bozulmuştu. İlmî münazaralar sadece doğruyu ortaya koymak için olmalı; kin, haset, garez gibi şeyler münazaralara girmemeliydi. İşte münazaralar artık, bu gerileme devrinde sadece muhatabını susturmak, adını duyurmak için yapılmaya başlamıştı (7). Zamanımızda da bu durum farklı değildir.
Bazı müderrisler daha onbeş yaşında çocuklarına, müderrislik beraatı vermeye başlamıştı. İyi bir eğitim görmemiş olanlar kayrılmaları sonucunda, ilmî iyi olanlara tercih edilmeye başlanmıştı. Artık ilmin çokluğuna değil tanıdığın olmasına bakılıyordu. İlmî pâyeler dahi alınır satılır hale gelmişti (8).
Bütün bu menfî şartlar neticesinde, ilmî çalışmalar durdu ve âlimlerin sayısı azaldı. İlme heves edenlerin azalması, yeni buluşların da azalmasına vesile oldu. Yine bu devirde bilgilerin asıl kaynağına başvurulacağı yerde, bu eserlerin şerhini, şerhinin şerhini, haşiyelerini yaptılar. İlimlerin temeline inmediler (9).
Tarihte genel bir kaide vardır. Tarihî bir hâdiseyi değerlendirirken o zamanın içtimaî, siyasî, iktisadî vb. bütün hususiyetlerini göz önünde bulundurarak bir değerlendirmeye tabi tutulur. Medreselerin bozulma merhalelerini incelerken bu saydığımız durumları da göz önünde bulundurmalı ve öncelikle Osmanlı'nın siyasî tarihine bakmalıyız. Bu dönemde artık Osmanlının eski fetih faaliyetlerinin durduğunu, kendi kabuğuna çekilerek mevcudu muhafaza durumuna gittiğini görürüz. Fetih ruhundan mahrum kalan bir milletin kendi içinde de kokuşmaya başladığı tarihi bir gerçektir.
Son yıllarda kaybettiğimiz savaşlar neticesinde Osmanlı'da büyük sarsıntılar meydana geldi ve büyük bir işsiz genç kitle ortaya çıktı. Vakıflar ve tımar sistemi bozuldu. Buna bağlı olarak da askerî ve iktisadî yönden gerileme zuhur etti. Gelirleri çoğunlukla vakfa dayanan medreseler de bu durumda büyük maddî kayıplara uğradı.
Diğer taraftan Avrupa'nın Osmanlı karşısındaki durumuna baktığımızda: Avrupa bu yüzyıllarda üzerindeki karanlık perdeyi atmış ve dışa açılmaya başlamıştır. Yeni coğrafî yollar ve yerler keşfedilerek sömürülmüştür. Buradaki değerli madenler Avrupa'ya taşınmış ve Avrupa zenginleşmiştir. Gine'nin altını,' Amerika'nın gümüşü sayesinde özellikle önce Portekiz (Lizbon) sonra da İngiltere (Londra) dünya ticaretinin merkezi haline gelmiş buna karşılık Osmanlı parasının değeri düşmüştür. Keşfedilen bu yeni yollarla, Akdeniz ticaret yolları önemini yitirince, buralara sahip olan Osmanlı'nın ticaret ve gümrük gelirleri de düşmüştür.
Genel olarak baktığımızda, Osmanlı'nın hemen her sahasında bir gerileme söz konusudur. Bundan medreseler de nasibini almıştır.
Bütün bu olumsuzluklar içerisinde, medresede ve ilim çevrelerinde bir bozulmanın varlığı ortadadır. Bizlere düşen bu bozulmanın sebeblerini iyice araştırıp toplum olarak böyle hatalara birdaha düşmemek olmalıdır. Bugünün Müslümanları, Kur'ân'ı ve kâinat kitabı'nı anlamaya muhtaçtır. Bu gerçekleştiği ân Müslümanlar layık oldukları o yüksek mertebeye tekrar çıkıp taht kuracaklardır.
KAYNAKLAR
1) Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri. lst.-1984. Sayfa 5.
2) Büyük İslâm Tarihi, Komisyon. 1990, İstanbul. Sayfa 410. Cilt 12
3) Osmanlı Türklerinde İlim, A. Adnan Adıvar, İstanbul 1982, Sayfa 16
4) Yılmaz Oztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul 1983. Cilt 11, Sayfa 155
5) Yılmaz Öztuna, a.g.e. sayfa 305, cilt 10
6) Yılmaz Öztuna, a.g.e. Cilt 10, Sayfa 294
7) Mahmul Karakaş, a.g.e., Sayfa 74
8) Büyük İslâm Tarihi, Cilt 12, Sayfa 419
9) Mahmut Karakaş, a.g.e. Sayfa 74