Ağustos 1997 · s. 312 · 5 dakikalık okuma
Marifet-1
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Lügat mânâsı itibariyle bilmek de demek olan marifet; düşünce ve himmetle, vicdan ve iç tefahhusla elde edilen husûsî bir bilgidir ki, ilimden farklı bir muhtevaya sahiptir. İlim; okuma, öğrenme, araştırma, terkib ve tahlil yoluyla elde edilen bir müktesebat olmasına karşılık marifet; tefekkür, sezi ve iç müşahedeyle ulaşılan ilmin özüne denir. İlmin zıddı cehalet, marifetinki ise inkârdır. Ayrıca ilim, küllî ve umûmî bir bilme, marifet ise herhangi bir şeyi bu şeye Zat-ı uluhiyyet de dahildir vech-i cüz’üyle tanımak demektir. Bu itibarla da, öteden beri Hazret-i Zat-ı Vahid ü Ehad’e bilittifak “Âlim” denmiştir ama, “arif” denmeden hep kaçınılmıştır.
Ayrıca, daniş, irfan, vicdan kültürü, hüner ve sanat mânâlarına da gelen marifet;erbab-ı hakikatçe, bir şeyin “lâtife-i rabbaniye” ile duyulması, bilinen şeyin misal-i ilmîsi, icabında kaybolup sonra da dönüp gelen ve tekerrür ettikçe derinleşen hafıza, şuur, idrak mahfuzatı ve bir hakikati diğerlerinden tam tefrik ve temyize yarayan yeterli malumat demektir ki; ef’al ve sıfatların bilinmesi ve bilinen şeylerin de tafsile açık olmasıyla hulâsa edilebilir.
Bir insanın marifet erbabından olup Hak nezdinde ariflerden sayılabilmesi, onun Allah’ı, Allah’a ulaştıran yolları, hattâ yollardaki handikapları ve bu handikapların aşılması için nazarî bilgileri, sonra da bu nazarî bilgilerini tatbik edebilme iradesini ortaya koymasına bağlıdır. Evet, “arif-i billah” Hz. Zat-ı Ehad ü Samed’i ef’al, esma ve sıfâtıyla bilip, muamele ve davranışlarıyla bu marifetini resmeden; her işinde gönlünü pak tutup her zaman ihlâs arayışı içinde bulunan; gücü yettiğince, ahlâk-ı rezile ve onun saiklerinden uzak kalabilen; mukteza-yı beşeriyet olarak ruhuna bir pas düşüp de ufkunun kararması karşısında hemen cismaniyetine baş kaldırıp Hz. Müheymin’e sadakatini fısıldayan; Hak rızası söz konusu olunca, başa gelen her şeye katlanmasını bilen, sonra da belli ölçüde, her zaman ışıklarını hissedip zevklerini duyduğu, o her girizgahta Hak teyidiyle belirginleşmiş peygamberler yoluna ve peygamberlik dünyasına başkalarını da çağıran kâmil insan demektir.
Bir diğer
yaklaşımla marifet; bir şeyin hakikatini kendi dışında herhangi bir mülâhaza ve
belirleyici faktörle değil; tam kendi olarak idrak etme ve kendi iç
unsurlarıyla belirleme demektir. Bu çerçevede Zat-ı ulûhiyetle alâkalı marifet,
zatî ve subutî sıfatları itibariyle Hazret-i Zat’ı “bî kem u keyf” bilme
demektir ki, bu insanın başka şeyleri ihata, idrak ve belirleyip bir çerçeve
içine koymasından çok farklı bir marifettir ve tamamen vicdanî duyuş, seziş ve
bilişten kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda bu duyuş ve seziş entüisyoncuların
“sezgi” dedikleri şeyle de karıştırılmamalıdır. Evet o, ef’al ve esmasıyla
malum, sıfat ve na’tlarıyla maruf olsa da, hakikat-i zatiyesi ve bu zatın ihata
edilmesi açısından idrakleri aşkın ve şuur ufku itibariyle de bir mevcud-u
meçhuldür. “
"
itirafı, muhit olanın yetersizliğini ve farz-ı muhal Muhat’ın da
kabil-i idrak olmadığını ifade adına enfes bir beyandır ki, bu mazmun "
"
sözleriyle fevkalade güzel seslendirilmiştir.
Evet, mutlak var olan O’dur.. en doğru gerçek de O’nun varlığını itiraf ve birliğini ikrardır. O’nun marifetinin “elif-be” şeklindeki mebâdîsi, îmân, İslâm hakikatine ve ihsan şuuruna ulaşmak; ulaşırken de, böyle mübarek bir hedefi gerçekleştirmede, bütün feyizlerin ve bereketlerin asıl kaynağı olan hedefin dışındaki tali besleyicilere iltifat etmeden hedef ve kaynak eksenli olan sülûkü devam ettirmek ve her gün yeni bir tulû ümit ve iştiyakıyla hep O’na yönelmek ve her tulû’da yepyeni bir vuslat neşvesi duymak; bütün bunların netice ve müntehasında da, O’nun esma, sıfât ve şayet, O’nun gücünün gölgesi olan iradelerimizin hakkını vererek güç yetirebiliyorsak, zatının esrarına vakıf olmaktır.
Lûtfiye-i Vehbî’de bu mülâhazalar şöyle seslendirilir:
Sa’y edip arif-i billah ola gör;
Nail-i marifetullah ola gör..!
Çün “en u’raf” dedi Hazret-i Vedûd,
Marifettir dû cihanda maksud.
Marifet, zînetidir insanın,
Pes olur mertebesi nâdânın.
Marifet devlet-i ruhanîdir,
Marifet eltaf-ı rabbanîdir.
……………………….....
Ol senin olacak ey ruh-u revan,
Hep senin olmuş olur iki cihan.
Tasavvuf kitaplarında kudsî hadis diye rivayet edilen şu mübarek sözler bu konudaki bütün şerhlerin, izahların esası mahiyetindedir ve insana oldukça ciddi ip uçları verir:
“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur.. nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde halis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir.. nefsini terk eden Beni bulur.. Beni bilmek için nefsini terk et; Benim marifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!”
Marifet-i ilâhî bazen, “Hakkı bilenin dili tutulur” fehvasınca, salik için bir hayret, bir dehşet ve sükut ufku olur. Bazen de, “Hakkı bilenin dili çözülür” medlulünce, hak yolcusu için bir beyan kaynağı haline gelir; onun heyecan ve ifadelerinde köpürür durur ve gider bütün kulaklarda yankılanır. Hazret-i Muhammed Parisâ’nın yaklaşımıyla: “Allah’tan başka zatullahı bilen yoktur” sözü de, “Allah’tan başkasını bilmem” beyanı da kendi vadilerinde doğrudur ve bu, aynı anda zıtların doğruluğu demektir.
Evet, O’nun varlığından başka hakikî vücud ve O’nun ef’alinden başka hakikî ef’al yoktur; var görülen şeyler izafî, esbaba nisbet edilen şeyler de nisbîdir. İşte bu itibarladır ki, hakikî marifet; arifin, Maruf’un ziya-yı nurunda eriyip zatı cihetiyle yok olması ve mercii yönüyle de ikinci ve hakikî varlığa ermesi sayılmıştır. Siz bunu “fena fillah-beka billah” mülâhazalarıyla da ele alabilirsiniz...
Zannediyorum,
Minhac sahibi de: ![]()
—Eğer yakîn nurlarıyla görebiliyorsan, arif ve Maruf’u ayrı ayrı görme!” o kıvrak ifadeleriyle bu mülâhazayı vurgulamak istemiş.
Büyük Fuzulî de bu derinliği şu damlalarla seslendirir:
“Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen arif değil;
Arif odur bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?”
Bundan başka sofîler, marifet adına bir diğer çerçeve daha ortaya koyarak onu, ilâhî esma hakikatlerinin bilinmesi, varlıkta tecelli vak’asının kavranması, var oluş esrarının keşfedilmesi, vücud hakikatinin asliyyet ve zılliyyet itibariyle vuzuh ve inkişafı, din gerçeğinin, Hz. Murad’ın meşietine uygun temsili ve taakkulu şeklinde yorumlamışlardır ki; bu konulardan her biri başlı başına kitaplık birer mevzudur ve bu sahifelerin istiab esprisini aşar. Burada biz sadece Ziyaiyye’de nazmen ifade edilen, konuyla alâkalı bazı hayatî ifadelere temas edip geçmeyi düşünüyoruz:
Bab-ı salis marifettir ey civan,
Bunda dönemez çarh-ı beyan-ı lisan.
…………………………………….
Bunda katip yok, yazmaz kalem dahi,
Bunda dil dönmez, beyan olmaz ahî..
…………………………………….
Perdelendi bunda mir’at-ı ukûl,
Bu makama olmaz idrak-i vusûl.
Burada pervaz eyler murğ-i hayâl,
Buna olmaz misallerden bir misal...
…………………………………….
Burada Allah’tan olur hep mevhibe,
Nur-u nuranî mukaddes bir mertebe..
…………………………………….
Bütün avalim burada müstağrak kamu,
On sekiz bin âlemden vasi’dir O...
…………………………………….
Burada Bir’den başka yoktur hak vücud,
İşte bu vahdet olur asıl şuhûd..
Bu şuhûda başka mânâ verme sen!
Küfr olur, ilhad olur ey nur beden.
Baş gözüyle olmaz asla bu şuhûd,
Böyle rü’yetten münezzehtir Vedûd...
Sır iledir bu mana hep aşikâr,
Sırra var da sen de anla ey nigâr!
Burada yoktur ilm u idrak-i beşer,
Acz u hayrettir bu vadide hüner.
Aczini idrak olur idrak-i Hak,
Gör ne söyler Hazret-i Sıddîk’a bak..!