Ekim 1990 · s. 386 · 4 dakikalık okuma
Mağdur Ülkeler

Uzun yıllardan beri mutluluk ve insanca yaşamanın rüya ve hülyâlarıyla avunup duran, fakat onu bir türlü tahakkuk ettiremeyen tâli’siz milletlerin başında hiç şüphesiz Ortaasya Türklüğü gelir.
Bir taraftan yıllar ve yıllarboyu devam edegelen haricî baskılar, “tegallübler, esaretler, tehakkümler, mezelletler” ve akla-hayâle gelmedik oyunlar, utandırıcı rezaletler; diğer yandan da, bu dünyanın gaflet ve cehalete, haricî baskı ve sun’î ayrılıklara açık bulunması, bu ülke insanını parça parça etmiş, birbirine düşürmüş ve her türlü hayat menbâlarını kurutup onları yığınlar hâline getirmiştir.
Bağrı yanık, ruhu sarsık, üstüste kalbinden hançerlenmiş bu bahtsız insanlar, millî varlıklarını kemiren, ma’nâ köklerini darbeleyen ve şanlı geçmişlerini onlara borçlu bulundukları bütün târihî dinamikleri yokeden en amansız, en îmânsız hâdiseleri sezememiş, baskılara karşı koyamamış.. desteksiz, kaidesiz, sağa-sola itilmiş-kakılmış ve hep bir kısım meçhul beklentiler içinde olmuşlardır.. yer yer ümit ve avuntularla zaman zaman da inkisar ve burkuntularla...
Nihayet bir gün gelmiş, onların ufkunda da bir yalancı şafak belirivermiş.. tabiî, gerçek fecrin emâreleriyle ve onu zorlayan bir yalancı şafak. Herkes gibi onlar da, tam kendi düşünceleri ve nurlu geçmişleriyle alâkalı olmasa bile, belli ölçüde, hemen her düşünce ve her anlayışın çimlenip gelişebilmesine müsait görünen bu yarım aydınlığı değerlendirmek istemiş ve hapishane koridoruna çıkmış olmanın rahatlığıyla, dem ve damarlarına sinmiş kirli havayı çıkarıp ciğerlerini oksijenle doldurmaya çalışan mahkûmlar gibi, içlerindeki yılların kasvetini atıp, hak, hürriyet ve mürüvvet soluklamak için dört-bir yana koşmaya ve bu arada upuzun, aydınlık ve şanlı geçmişlerini paylaştıkları milletlerden de bir şeyler beklemeye başlamışlardır. Aslında bu onların hakkı ve onlardan evvel diriliş turnikesine giren bizim gibi milletlerin de vazîfesidir.
Bugün, bu ülkelere seyahat eden birinin, oradaki bîçare dindaşlarımızın ma’rûz kaldıkları şeyleri, onların dünkü ve bugünkü sıkıntılarını, aşamayıp içinde boğuldukları problemlerini, beklentilerini ve bekleyip bulamadıklarını gördükten sonra, inşirah ve vicdan huzuru içinde geriye döneceğine ihtimâl veremiyor; aksine, müşahede edeceği yüzlerce facia ve ürpertici levha karşısında inleyip iki-büklüm olacağına inanıyoruz. Vaktiyle, sıhhatli, dinç ve her manâsıyla gerilimli nesiller yetiştiren Ortaasya, bugün hırpalanmış ve sarsık insanları, unutturulmuş kültürü ve ezilmiş düşüncesizime lime olmuş millet şuuru ve ne yaptığını kestiremeyen devlet ve devletcikleriyle yürekler acısı bir manzara sergilemekde. Bir zamanlar o kolu bükülmeyen, bastığı yerleri tir tir titreten, kuvvetli, sağlam, cesaretli nesillerin yerini şimdilerde, yılların kâbus ve korkulu rüyalarıyla sindirilmiş, büyük ölçüde mücâdele azmi kırılmış; farklı düşüncelerle birbirine düşürülmüş.. çok defa huysuz ve birbiriyle kavgalı.. kendi dindaş ve soydaşlarıyla diyaloga kapalı tuhaf bir mizacı temsîl eden yığınlar aldı. Bu yüzden de, gözlerimizi kamaşdıran ve düşmanlarımızın iştihâlarını kabartan yer altı, yer üstü zenginlikleri, geniş ova ve obalarıyla bu koskoca ülke kendi insanına karşı cimri, gayri münbit, vefâsız ve adetâ bir çöl ve çalılık... Şimdi bütün bunları görüp de, bu mağdûr ve mazlum dünyanın imdadına koşmayan bizim okur-yazarlarımız, vicdan sahibi mütefekkirlerimiz, hayır kurumu ve hayır cemiyetlerimiz, vakıflarımız hatta siyâsî partiler, devlet ve devlet kurumlan, yarın târih huzurunda bu lâkaydîliklerini nasıl izah edecek ve gelecek nesillerin ittiham ve telinlerine ne cevap verecekler?... ülke ve insanımızla çok derin târihî bağları bulunan bu mazlum dünyânın asırlık ızdıraplarını dindirmek, üstüste sinesine saplanan hançerleri çıkarıp yaralarını sarmak en evvel bize düşmez miydi..? Gözümüzün önünde cereyan eden bunca trajediyi görmemezlikden gelemez, görüp anlayamadık diyemeyiz! Bunca hâdise, bunca facia ve bunca mezâlimi görmemek için sağır, kör ve kalbsiz olmak iktiza eder, Görüp duyuyorsak “adam sende!” diyemeyiz. Diyorsak, aman Allah’ım! Bu ne büyük gaflet, ne derin uykudur ki, İsrafil’in sûr’u gibi tarrakalar dahi uyarmıyor..?
Ah benim sevgili dünyam! Acaba bir gün seni canıyla imanıyla sevecek, yaşama arzusundan vazgeçip yaşatma sevdasıyla sermest evlâtlarını görebilecek miyiz..!
Esir milletler esaretten nasıl kurtarılır? Onlara özlerini bulma yolları nasıl gösterilir? Ve kendi kendilerine ayakta durmaları nasıl te’min edilir? Bunları düşünmek bizim münevver ve mütefekkirlerimizin vazifesidir. Şimdiden bunları düşünmez, çare aramaz ve bu yeni uyanışda rehberlik rolümüzü iyi oynayamazsak, uzun yıllar kendinden uzak kalarak yol-iz belirsizliğine uğramış bu ülkeler, değişik türden istismarcıların ellerine düşecek, bir kaç fasıl da onların baskıları altında preslenip gideceklerdir. Denebilir ki şu anda dahi, eski ağaların, yeni istismar yolları aramalarının yanında-getirdikleri sûrî demokrasiye rağmen-Avrupalılar, Amerikalılar, hatta Pasifik ülkeleri de, bu mağdur milletleri sağmal gibi kullanma yollarını araştıracak.. bulacak veya bulamayacak.. ama, “bu hân-ı yağmadan” mutlaka istifâde etmeye çalışacaklardır.
Şimdiye kadar defaatle işgal ve istismar edilen bu mazlum insanlar, bugün olsun, gönülden ele alınıp çağın gereklerine göre yönlendirilmez ve kendi dünyâlarına giden yollarda ellerinden tutulmazsa, çevrelerinde binbir değişiklik olsa bile, mahkûm, mazlum ve mağdurlar hep aynı kalacak; değişen sadece hâkim sınıflar olacakdır.
Kanaatımızca, yardım gayesiyle dahi olsa, bu ülkelere, ikinci birkez yabancıların girmesine fırsat verilmemelidir. Ne pahasına olursa olsun, bu milletçe, onlara, kendi kendilerine ayakda durmaları öğretilmeli ve katiyyen istismara açık yabancı destek ve kaidelerin insafına bırakılmamalıdırlar. Bir millet için yükselme ve ilerleme, o milletin kendi ruh ve ma’nâ kökünden fışkırarak meydana gelmişse, o, uzun ömürlü ve ümît va’d edici olur. Aksine yükselme de, ilerleme de başkalarının kontrolünde kalır gider.
Bugün bu ülkelerin içinde bulundukları durumdan kurtulmalan için, herşeyden evvel zinde ruh, zinde dimağ, sağlam imân ve sarsılmaz irâdeye sahip yiğitlere ihtiyaç var. Aynı gâye, ve ayni ideâli, garazsız, ivazsız takip eden ve her türlü ihtirâsdan azade kalmasını bilen bu yüce kametler sayesinde aşılmaz gibi görünen manialar aşılacak ve birgün yollar düzlüğe ulaşacakdır.
SIZINTI