Sızıntı Arşivi

Eylül 1979 · s. 8 · 7 dakikalık okuma

Maddeciliğin Kargaşadaki Rolü

Suat Yıldırım Doç. Dr. · İnceleme

İnsan türü, dünyaya manevi çehresini veren türdür. İnsan, madde ile mananın buluşma noktası olarak, tabiatın içine nüfuz etmiş, maddeye sinmiş bir ruhtan ibarettir. İnsan ruhu, bedende ve tabiatta inkişafını bulur. İnsan için ruh, maddeden önce gelir. Kültür dediğimiz şey de akıl ve ruhun, maddeye hâkim olarak onu işleyip şekillendirmesinden başka bir şey değildir, Bundan ötürü ruba ihtimam göstermemek, onun isteklerine yabancı kalmak, korkunç sonuçlara götürür.

Umumi hatlarıyla maddecilik ve tesirleri:

Durum böyle olduğu halde, yeni Zamanlar dünyasını, bu hakikati tersine çeviren bir telakki, geniş ölçüde tesirine almıştır. Bir iki asırdan beridir dünyada en tesirli güç olan çağdaş batı uygarlığı, tamamen maddeci yönde gelişmiştir. Yanlış anlaşılmamızı önlemek için, önce maddecilikten (materyalizme) neyi kastettiğimizi belirtelim. Bu kelimenin 18’inci yüz yıl Batısında ortaya çıkmış olması anlamlıdır. Filozof Berkeley tarafından icat olunan bu tabir, maddenin gerçekten var olduğunu kabul eden her teoriyi niteliyordu. Maddenin varlığından şüphe edilmediğine göre, bizim bu anlamda kullanmadığımız aşikârdır. Bir süre sonra bu terim, günümüze kadar koruyacağı anlamını kazanır: Bundan böyle maddecilik sadece maddeyi ve maddeden neşet edeni benimseyen telakki” demek olur. Biz maddecilik terimini kullanırken, kelimenin bu dar anlamıyla birlikte, ister teoride ister pratikte, az çok şuurlu olarak, maddi türden şeylere öncelik ve ağırlık veren, sırf maddi endişeler taşıyan zihniyeti kastedeceğiz.

Son bir kaç asırda gelişen bütün din dışı ilimler sırf duyularla algılanabilen dünyanın incelenmesinden ibaret olup, metotları yalnız bu alana uygulanabilir. Münhasıran bu metotların bilimsel olduğunu benimsemek, maddi şeylere ait olmayan her ilmin inkârı anlamına gelir. Böyle düşünenlerin birçoğu, felsefi anlamda maddeci (materyaliste) olduklarını kabul etmeyebilirler, hatta bunlar arasında samimi olarak bir dini inancı benimsediğini bildirenler de çıkabilir. Fakat böylelerinin de bilimsel bakışı, gerçek maddecilerden, belirli bir şekilde farklı değildir. “Bilim”in Allah’a inanıp inanmadığı tartışması, çoğunlukla yanlış bir şekilde vazedilmektedir. “Bilim”in bazı filozoflar gibi, açık bir şekilde ateizm veya materyalizm iddiasında bulunmadığı kesindir. Bununla beraber yine kesindir ki “bilim”, fikri ve teorik olmasa da, fikri ve pratik bir maddecilik içindedir. Fakat bu maddecilik, öbüründen daha az zararlı değildir, zira daha köklü ve daha yaygındır. Felsefi bir kanaat, felsefecilerde bile, hayatı pek tesir altına alamayan yüzeyde bir tavır olarak kalabilir: ayrıca bazı kişiler inkâr mesleğine girmekten çekinebilir. Fakat manaya karşı ilgisiz yaşayanlar pek çoktur. Önemli olan da yaşayışın ortaya koyduğudur. Çünkü bir şeyi inkâr etmek için bile, az da olsa onu düşünmek gerekir, Hâlbuki fiili materyalizmde, hiç bir surette düşünmemek söz konusudur.(Bilim) derken sırf maddi dünyaya ait olan (bilim)anlaşılırsa, insanlar bunun dışında geçerli objektif bir bilginin olamayacağını tartışma götürmez bir gerçek kabul ederlerse, kendilerine verilen bütün öğretim, madde dışının hurafe olduğunu öğretirse, bu insanlar pratik yönden maddeci olmaktan başka bir şey olabilirler mi?

Bu eğitimi alanlar, teorik olarak madde dışında bir gerçeğin olabileceğini düşünseler bile, onun “bilinmeyen” değil, “bilinemeyen” olduğunu söyler, böylece onun üzerinde düşünmek külfetinden kendilerini kurtarırlar. Modern insanlar genellikle yalnız ölçülebilen, sayılabilen ve tartılabilen nesneleri anlayabilirler. Niteliği “inceliğe” irca’ etme iddiası, yeni bilimin en göze çarpan özelliğidir. Böyle olunca, (bilimsel ) kanunlar, sadece nicelik ilişkilerini ifade eden kanunlar sayılmıştır. Çağımızda, bizzat mahiyeti icabı maddeye sığmayan psikolojik ve sosyal alana bile ölçü uygulanmak istenmiştir. Niteliğin niceliğe (indirgenmesinin) doğru olmadığı üzerinde fazlaca durmak istemiyoruz. Demek istediğimiz şudur ki, bu tür bir (bilim) anlayışının, duygularla (algılanabilen) alanda bile, realiteyle münasebeti fazla değildir, zira bu alana girdiği halde (bilimin) tespit edemediği çok şey vardır. Yaygın zihniyet realiteyi bile, hissedilebilir Meme hasretmektedir. İfadenin, toplumun zihniyetini ortaya koyduğundan hareket edersek, duyularla (algılanamayan) her şeyin irreel yani “hayali” ve “var olmayan” sayıldığını çıkarabiliriz. Bu anlayış bazen farkında olmadan işler. Bu yüzden çağımızda dindar ve maneviyatçı olduğunu sananların bile çoğu, bu telakkiden kurtulamamaktadırlar. Mübalağa ettiğimizi söyleyenler bulunabilir. Birçok dindarın fiili durumu, mekanik bir şekilde ezberlenmiş bazı kavramları bilmekten ibarettir ki, (özümlenmeksizin), üzerinde düşünülmeksizin, hafızada tutulup fırsat düştükçe tekrarlanan bir davranıştan ibaret olup, neticede kendisini kuşatan çevre şartlarıyla uzlaşan bir tavra raci olmaktadır.

Maddeciliğin ne derecede insanlara hâkim olduğu, fertlerin ve milletlerin en çok meşgul olup kullandıkları ticari, sınaî, mali kavramlarla da ortaya çıkmaktadır. Kalkınma derken sadece maddi şartların geliştirilmesi düşünülüyor, ruhi ve ahlaki hayatı kalkındırmak ve geliştirmek hatıra gelmiyor.

Madde çokluk ve bölünmeden ibaret olduğundan - mücadelenin ve kavganın kaynağıdır. İster fertler ister devletler söz konusu olsun, ekonomik alan, rekabetlerin yeridir. Endüstriyel gelişmenin başlıca semerelerinden biri, harp vasıtalarının sürekli mükemmelleştirilmesi ve onların yıkıcı güçlerinin artırılması olmuştur. “İnsancıllık” kelimesini diline pelesenk etmeme, bu kavramı inhisarına aldığını sanan ikiyüzlü modern uygarlık, böyle yapmakla ne yaptığını, kimi aldattığını düşünebilir?

Maddi medeniyetin gelişmesi uğrunda feda edilen insani değerleri, yüksek hakikatleri, gönül ve ruh saadetini bir tarafa bıraksak bile, sırf maddi saadet yönünden dahi, maddi medeniyetin zararlarının faydalarından daha çok olduğu söylenebilir. Beşeri muhteva içinde nereye yerleşeceğini göz önüne almadan, her ilim kendi alanında basamakları her gün artan bir hızla dörder dörder çıkarken, vardığı neticelerin, bizzat insan hayatını tehlikeye soktuğu görülmektedir. Genetik, biyoloji, kimya ve fizik sahası bunların en müthişidir. Bugün insan türünün imha edilmesi gün meselesidir. Materyalist bir zihniyetle kendi köşelerinde buluşlar yapan ilim adamları, hırslı politikacıların ellerine verdikleri tehlikeli oyuncağın zararlarını görünce, bulduklarından ürkmekte, içlerinden birçoğu, sırf maddi hayatı korumak için, maddi gelişmenin yön değiştirmesini veya yavaşlatılmasını temenni etmektedirler.

Maddeci medeniyet sırf maddi tüketimi kamçılamakta, insanların muhtaç olmadıkları şeyleri de ihtiyaç haline getirmekte, propaganda ve reklâm baskılarıyla zorla benimsetmekte; böylece, sırf maddeyi üretmek ve tüketmek için ortaya çıkardığı bir hayat süreci ile insanın tabiatını zorlamakta, sinir, kalb, ruh ve akıl düzenini bozmakta, insanı sürat çılgınlığı içine atmaktadır. Sırf madde geçerli olduğundan, maddi üretimi olmayan veya az olanlar “tembel, miskin’ sayılmaktadır. Böyle bir dünyada deruni hayatın yeri yoktur. Kamil manasıyla aklın da yeri yoktur; akıl sadece maddi faydacılığın emrine verilmiştir. Bu dünyada -en anlamsız şekilleriyle de olsa- harici aksiyondan başkasına yer yoktur.

Mutluluğu sırf maddi mutlulukta bulup, modem gelişmenin hayat şartlarını iyileştirmesine sevinenlere, yanılıp yanılmadıklarını sorabiliriz. Daha çabuk haberleşme vasıtalarına sahip olduğu, daha hızlı ve daha karmaşık bir hayat sürdürdüğü için şimdiki insanların, eskisinden daha mutlu olduğu doğru mudur? Zannetmiyoruz. Dengesizlikle, gerçek bir saadet mümkün değildir. Bir insanın muhtaç olduğu şeyler arttıkça, mahrum olduğu şeyler de artmış, dolayısıyla bedbaht olmuş demektir. Batı medeniyeti ihtiyaçları çoğaltmaktan başka bir şey yapmıyor. İnsanlar, var olmayan ve hatırlarına bile gelmemiş olan maddelerden yoksun olduklarından mutsuzluk duymuyorlardı. Şimdi ise aksine olarak, mevcut sayısız maddi nesnelerin, büyük bir kısmının ellerine geçmemesinden bedbaht oluyorlar. Zira onların gerçek ihtiyaç olduğunu kabul etmeleri yüzünden, kendileri için gerçek ihtiyaç haline getirmektedirler. Bundan dolayı onlar bütün çareleri ve hileleri seferber ederek, bütün maddi hazları tatmak isterler. Bu da (paraya dayalı) olunca, umumiyetle, daha çok kazanmaya gömülürler. Kazandıkça kazanma hırsı artar Zira, durmadan yeni ihtiyaçlar keşfedilmektedir. Böylece bu ihtiras, hayatın tek gayesi haline gelir. Bazı ‘‘gelişmecilerin bilimsel kanun” payesini verdikleri hayat mücadelesinin vahşi rekabeti, buradan ileri gelir. Bu demektir ki, kelimenin en dar manasıyla, sadece maddi bakımdan daha kuvvetli olanlar yaşayabilirler, böyle olmayanların hayat hakları yoktur. Maddi yönden varlıklı olanların, bundan yoksun olanların kinlerine hedef teşkil etmelerinin sebebi de budur. Hayatın sırf maddi yaşayış ve zevklerden ibaret olduğunu öğrettiğimiz insanlar, herkesin eşit olduğunu da bilince, çevrelerinde gözleriyle gördükleri bu eşitsizliğe karşı isyan etmeden nasıl durabilirler? Şayet maddeci medeniyet, bir gün, bizzat kendisinin kitlelerde körüklediği iştihalar yüzünden yıkılırsa, bunda, kendisinin temelinde yatan kötülüğün adil bir cezasını bulmamak için, kör olmak lazımdır. Bir yandan, tehlikeli boyutlara varan fizik gelişmeyi kontrol edemediğinden, öte yandan insan kitlelerinin kamçıladığı hırslarını doyuramadığından, maddeci zihniyet insanlığa mutluluk verememektedir. Çünkü maddeyi idare edebilmek için, maddenin üstüne yükselmiş olmak gereklidir. (1)

Hiç bir boş uzlaştırma gayretkeşliğine düşmeksizin açıkça söylemek gerekirse, dini espri ile bu maddeci zihniyet arasında, mücadeleden başka bir şey olamaz. Uzlaşma için verilecek her taviz, dini bakışı zayıflatıp, maddeci görüşü güçlendirmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Maddecilerin bile tahribatlarını görerek, sorumluluktan kaçan suçlu psikolojisine girdikleri bir sırada, ilerici görünmek gayretiyle, maddeciliğin yıkımını Üstlenmenin dindarlar için, hiç bir anlamı yoktur. Kaldı ki böyle yapmakla, maddeci zihniyetin, dini anlayışa düşmanlığı azalacak da değildir. Çünkü maddeciliğin, insanlık âleminde, insanlığı aşan her gerçeği yıkmaktan başka bir hedefi yoktur.

İnsanlığın madde alanındaki çalışmalarını, gelişmelerini, keşiflerde bulunmalarını faydalı bulmuyor veya küçümsüyor değiliz- Bizim istediğimiz, ruhun ve aklın hâkimiyetindeki maddi ilerlemedir. Ruhi değerlere yer vermeyen, aklı ise sırf maddi faydacılıkta çalıştıran maddeciliği tenkit ediyoruz. Son hızla koşup, az bir zaman sonra halk olan bir koşucu durumuna düşmektense, dengeli ve kontrollü bir hızla yol alınmasının yararlı olacağını belirtmek istiyoruz.

Modern uygarlığın, insanlara faydalı olan taraflarının da bulunduğunu inkâr ediyor değiliz. Bu da, bu medeniyetin, sırf maddeci zihniyetin eseri olmamasından ileri gelmektedir. Onda ilahi dinlerin kalıntılarının, ahlaki ve insani değer birikiminin payı (da) vardır ve büyüktür. Fakat ona damgasını basan en h5kim unsur olan materyalist zihniyetin, insanlık için kesin olarak zararlı olduğuna inanıyoruz. Bu hükme neden vardığımızı (kanıtlamak) amacıyla, bundan sonraki kısımda, maddeciliğin neler getirdiği üzerinde ayrıntılı olarak durmak istiyoruz.

Yazımızın birinci bölümünün sonunda, maddeci zihniyetin, insanlık aleminde bir takım menfi tezahürlere yol açtığını belirtmiştik. Bundan sonraki kısımda bu görünüşleri sergilemeye çalışacağız. Bu durumlar özellikle, maddeci yönde ilerlemiş olan batı dünyasında iyice meydana çıkmış bulunmaktadır.

(1): Maddecilik hakkında bu fikirleri serdeden merhum Rene Gvenon’un “La Crise du monde moderne” adlı eserinin tamamı bu konuya tahsis edilmiştir. Bu asrın ikinci çeyreğinde batı dünyasının ve özellikle Fransa’nın fikir hayatında oldukça önemli bir yeri olan bu filozof, hayatının son senelerini müslüman olarak geçirmiş, Kahire’de vefat etmiştir.

Doç. Dr. Suat Yıldırım