Şubat 1993 · s. 38 · 5 dakikalık okuma
Lisanın Dili
LİSANIN DİLİ

Dillerin menşei ve nasıl ayrıştığı hususunda kesin şeyler söylenemiyorsa da, nasıl kişilerle, kişilerin karakteriyle, zevkleri, giyimleri, hatta sevdikleri renkler arasında bile bir iç münasebet varsa, milletlerle dilleri arasında da benzer bir münasebetin bulunduğu inkâr edilemez.
Kâinatta bir şey her şeyle, her şey de bir şeyle münasebettardır. Bu zaviyeden, kişinin ayağına takılan bir taşın, o anki halet-i ruhiyesine göre karşısına çıkan herhangi bir nesnenin bile bir ma’nası ve verdiği, vermek istediği bir mesaj vardır; çünkü, kainatta tesadüflere yer yoktur ve her şey bir takdir, bir plan ve muhit bir ilim çerçevesinde cereyan etmektedir.
Dil, gerek kişinin, gerekse milletlerin kendilerini ifade vasıtasıdır. Dil içinde diller, mesela her meslek grubunun bir dili olduğu gibi, hemen her ferdin de kendine has bir dili vardır denilebilir. Konuşma üslubu, edası, kullandığı kelimeler, kişinin karakterini, halet-i ruhiyesini ve iç yapısını bir dereceye kadar ortaya koymaya yeterlidir.
Dille, dilin grameri ve kelimeleriyle, hatta telaffuzuyla, o dili konuşan millet arasında da çok derin münasebetler vardır. Mesela, Türkler, temelde çok derin düşünmeyen ve genellikle mes’elelerin doğrudan üstüne giden bir millettir veya en azından Orta Asya yaylalarında iken, bu tür hususiyetleri çok bariz şekilde göze çarpan bir millet idi. Bundandır ki, Orta Asya Türkçemizin en bariz vasfı, sert sessizlerle dolu oluşu ve içinde bol bol tek heceli fiiller bulunmasıdır. Bu, askeri bir disipline ve mes’eleleri bir çırpıda halletmeye yönelik hareketliliğe işaret eder. Daha sonra İslam’la kucaklaşmasının ardından, bir yandan bu asker millet, incelerden ince bir medeniyet kuracak ölçüde bir ruh eğitiminden geçip, taşa, toprağa ve ağaca en güzel şekilleri verirken, bir yandan da dilindeki sertlikler yumuşamaya, kelimeler daha bir güzelleşmeye, kelime haznesi genişlemeye başlamış ve neticede ortaya Osmanlıca gibi, kışla, tekye ve medrese müsellesini en güzel şekilde ifade eden muhteşem bir dil çıkmıştır. Ne zaman durum tersine dönmüş, Osmanlı Devleti hayata veda ederken, Osmanlıca da yerini yavaş yavaş, bilhassa bazı çevrelerde kupkuru bir dile terketmiştir.

Türkçe, yapısı bakımından ‘eklemeli’ diller grubuna girmektedir; yani, fil kipleri çekim ekleriyle, ismin halleri hal ekleriyle tayin edilirken, şahıs ekleri de özne vazifesi yapacak şekilde şahıs zamirlerine işaret olarak fiillerin sonuna gelir.

Türkçe gibi Almanca da, eklemeli diller grubundandır. Bu, belli bir disiplin anlayışını, aileyi ve milli dayanışmayı ve sınırları çizilmiş bir düzeni gösterir. Gerçekten de Türkler olsun, Almanlar olsun, daha çok devletçi, disiplini seven ve hatları belirgin bir düzen ve sistem taraftarı iki millettir. Buna karşılık, başlangıçta Almanca kökenli bir dil olmasına rağmen, daha sonra nev’i şahsına münhasır bir dil haline gelen İngilizce’de durum tamamen değişiktir. Yüzyıllardır morfolojik sadeleşme içinde olan İngilizcede ‘ek’ler ayrı birer kelime haline gelmiştir ki bu da İngilizlerin bir bakıma ferdiyetçiliğini ve ‘önce ferd, sonra millet’ anlayışını ortaya koyar. Bunun yanısıra. Almanca ve bir dereceye kadar da Türkçe gramatik bir dil iken, İngilizce ancak %50 nisbetinde gramatiktir ve belli bir kaideye dayanmayan yönleriyle kendine has zorluğu olan yani kaypak ve seyyal bir dildir. Bu da, İngilizler’in güvenilmezliğinin ve kaypaklığının işaretidir; Almanlar’ın disiplinine karşılık, İngilizler’in disiplini çok sevmediklerini gösterir.
Farsça’nın belirgin özellikleri içinde, telaffuzu hoş, musikisi güzel kelimelerle, ağızdan dolu dolu çıkan yuvarlak ve uzun söyleyişli seslilerin çokluğu, bir bakıma Acem mübalağa ve melankolisini ortaya koyar. Aynı şekilde, İngilizcede de ‘diphtong’ denilen çift seslilerin telaffuzda fazla oluşu, bir bakıma İngiliz gurur ve çalımının ifadesidir denebilir.
Arapça’nın diller arasında nev’i şahsına münhasır bir yeri vardır. Bu dilin hem eklemeli, hem eklemesiz bir dil oluşu, Araplarda disiplinle serbestliğin dengede tutulması lüzumunu iş’ar eder. Yine Arapça’da bir kelimeden, bilhassa fiilden çok kelime türetilmesi, herhalde Arap kabileciliğinin ve Arapların hayatiyetlerini muhafaza için devamlı hareket halinde olmaları lüzumunun göstergesi olsa gerektir. İklimin sıcaklığı hasebiyle rahat ve rehavete çabuk düşebilecek bir milleti, dilleri bu hususiyetiyle hem uyarmakta, hem de İslam öncesi ve sonrasının ilk beş asrında görüldüğü üzere, esasen Arap milletinin iklim, coğrafya ve geçim şartlarının da tesiriyle hareketli bir millet olduğunu ortaya koymaktadır. Arapların hemen hemen son on asırlık ataletleri, bu söylediğimize ters düşmez. Çünkü, Kur’an-ı Kerim, on dört asırdır Arapça’yı korumakta olduğundan, Arapça on dört asırdır aynı Arapça’dır. Arapça’da nesne zamirlerinin fiillere eklenmesi, buna karşılık şahıs zamirlerinin eklenmemesi, yine Kur’an’ın nüzulü sırasındaki Arap misafirperverliğinin ve serazadlığının bir işaretidir sanırım.


Derinliğine tahlil gereken bu mevzuda dikkat çeken bir diğer nokta da şahıslara göre fiillerin aldığı şekillerdir. İngilizce’de özne olarak kullanılan şahıs zamirleri, her hal ü kârda fiilden bağımsız olarak gelir ve ancak ‘geniş zaman’ kipinde müfred (tekil) üçüncü şahısta değişiklik olur ki, bu da herhalde, üçüncü şahsa göstermelik değer verme şeklinde tezahür eden İngiliz sinsiliğinin işaretidir. Bunun dışında fiillerde şahsa göre değişiklik olmaması, özne ve nesne olarak kullanılan şahıs zamirlerinin fiilden ayrı gelmesi, hep İngiliz ferdiyetçiliğini ön plana çıkaran dil hususiyetleri olarak göze çarpmaktadır. İngilizce’dekinin aksine Türkçe’de kipler eklerle tayin edildiğinden, hem şahıs ekleriyle şahsa göre fiillerde değişiklik olur; hem de kiplerin yapılan değişiktir. Bunun yanısıra, şahıs ekleri özne vazifesiyle fiile bitişirken, nesne vazifesi gören zamirler, fiilden ayrı olarak gelir. İngilizce’deki sistem, yapılan işi iş olarak ortaya çıkarır ve işin kimin tarafından kime karşı yapıldığına daha bir ağırlık verirken, Türkçe’de işi yapandan daha çok işin kendisi ve kime karşı yapıldığı mühimdir. Bu da, kanaatimce hem ayıpları örtme, hem mazlumları koruma, hem de tevazuun işaretidir. Şu kadar ki, Türkçede bazen özne, şahıs zamirleri şeklinde fiilden önce de gelebilir ki bu, gerektiğinde işi yapan şahsın ön plana çıkarıldığını da gösterir.
Yine Türkçede müfred (tekil) üçüncü şahıs filin özneyi gösteren açık şahıs eki almaması, bir yerde ferd ve ferdin hukukundan ziyade devletin önemli olduğuna işaret ederken, üçüncü şahıs hakkında daha çok fiilin önemli olup tek başına kalmış ve cemiyete dâhil olamamış üçüncü şahısların silik kalmaya mahkûm bulunduklarını da ortaya koyar. Almanca’da, mesela geniş zaman kipinde birinci ve üçüncü çoğul şahıslar, birbirleriyle ve ayrıca masdarla aynı olarak gelirler ki, bu da, Almanlar’daki biz ve onlar, yani millet veya ırkın ehemmiyetini ve ırk ayrımını gösterir.
Arapça’da, çoğu dillerin aksine yalnızca ‘ben, sen, o, biz, siz, onlar’ şeklinde altı değil, tesniye (ikil) ve dişi (müennes) sigalarıyla birlikte 14 şahıs zamirinin olması ve tesniyeler dışında her biri için fiilin şahıslara göre değişmesi, hem kadın-erkek ferdin ehemmiyetini, hem ferd sayısının ehemmiyetini, hem de cemaat halinde bulunmanın ehemmiyetini ortaya koyar.

Birinci şahıslarda tesniyenin olmayıp, ikinin de ‘biz’ şeklinde çoğul sayılması, iki kişinin bile cemaat olabileceğine işarettir. Arapça’nın Kur’an’ın dili olması, bu bakımdan da mühimdir ki, İslam ferde hususi önem verip ferdin hukukunu cemaate feda etmediği gibi, cemaat halinde bulunmayı da mutlak gerekli addeder. Evet, diller de bin bir ‘dil’le kâinata hâkim bir takdiri ve her şeyi bilen ve bir şeyi her şeyle münasebet içinde yaratan mutlak bir Kudret’i anlatmakta ve zerre ölçüsünde bile tesadüflere yer olmadığını haykırmaktadır.
Ubeydullah AKYÜZ