Aralık 2000 · s. 530 · 10 dakikalık okuma
Küreselleşmeyle Gelen
“Amatör bir kameramanın tesbit ettiği bu çatışma...”, “Uydu tarafından alınmış olan bu fotoğraf, ...”, “Çernobil nükleer santral kazasıyla atmosfere yayılan radyanüklidlerin İskandinav ülkelerindeki etkileri...”, “Batık denizaltından ekranlara yansıyan ilk görüntüler, ...”, “Savunmasız durumdaki Filistinli çocuk ile babasının vurulduğunu gösteren film kareleri...”, “Güney Kore borsasındaki çöküşün Avrupa borsalarındaki yansımaları...” ...
Artık sıkça duyduğumuz bu gibi ifadeler, ekranları başındaki kitleleri heyecanlandırmakla, gündelik hayatlarını –bazı durumlarda doğrudan– etkilemekle kalmıyor, daha önemlisi, uluslararası ilişkileri de şekillendiriyor bugün.
Bir yandan enformasyon devrimi bilgi üretim ve iletimine sürat getirmenin yanısıra, düşünme tarzımızda ve uluslararası ilişkiler örgüsünde köklü değişikliklere yolaçarken, diğer yandan uluslararası ekonomik yapıda yerini alan milli ekonomilerin tek tek her biri diğer herbiriyle karşılıklı bağımlı hale gelmiş bulunuyor. Bir diğer yandan da, çevre problemlerinin sınır–ötesi etkileri, yerel çevrenin siyasi sınırlarda bitmediği gerçeğini hatırlatıyor. Böylece küreselleşmenin üç sacayağı üzerinde şekillenen bir süreç olduğunu görüyoruz: enformasyon devrimi, uluslararası ekonomi ve küresel çevre problemlerine bağlı olarak çevre koruma alanında işbirliği.
Enformasyon devrimi başlangıçta hemen her ülkede haberleşme alanındaki fiziki altyapının yenilenme sürecini başlattı. Fakat, televizyonun milli sınırlar içinde bir eğlence aracı olmaktan çıkıp, uydular ve çanak antenler yoluyla uluslararası ilişkilerde önemli bir enstrüman haline gelmesi özellikle 1900’lerin son çeyreğinde tarihi denilebilecek değişimlerin tetikleyicisi oldu. Bu, çok kısa bir süre sonra –ABD Başkanı dahil– bütün dünyanın boyun eğmek zorunda kalacağı global şeffaflık kavramının da habercisiydi. Hiçbir ülkenin kayıtsız kalamadığı bu değişimler, birkaçı dışında baskıcı ve kapalı rejimlerin de sonunu getirdi. Çin ve Küba kapalı olma özelliklerini bir müddet daha koruyabilmelerini, baskıcı rejimler için herzaman aranan bir özellik olan nisbeten izole halde bulunmalarına ve iç bünyede daha homojen bir yapı göstermelerine borçlular. Sovyetler Birliği mozayiği ise, dağılmasını hazırlayan temel sebeplerin bir tamamlayıcısı durumundaki enformasyon devriminin rüzgarından daha süratli etkilendi.
İkibinli yılların en önemli araç–silahlarından biri ise internet olacak. 2000 yılı sonlarında Çin’de internete girebilen insan sayısının 20 milyon civarında olduğu düşünülecek olursa, nereye doğru gidildiği tahmin edilebilir.
Yerel meseleler ve küresel etkileri
Artık bugün, yerel (veya milli) meselelerin yolaçtığı küresel etkiler, çözüm arayışlarında uluslararası konjonktür gerçeğini dikkate alma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor.
Küreselleşme kavramı henüz emekleme döneminde bile, kendi iç mantığı gereği bütün yerel unsurları ortak bir paydaya çağırıyordu. “Bir tek dünyamız var!”: Bu, Birleşmiş Milletler tarafından 1972’de Stockholm’de düzenlenen Birinci Dünya Çevre Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde yeralan sembol slogandı (Monier, 1992).
Çünkü çevre kirliliğinden terör olaylarına, insan hakları ihlallerinden sınır anlaşmazlıklarına kadar yerel veya bölgesel hiçbir sorun, meydana geldiği an ve yer ile sınırlı kalmıyor bugün; en azından bilgi olarak. Polonya’daki ağır sanayi tesislerinde kömür kullanımından kaynaklanan azot ve kükürt oksitler İskandinavya’da; Kanada’daki Sudbury nikel cevherini işleyen fabrikaların atıkları ABD’de (Boston); ABD’de Büyük Göller bölgesindeki endüstriyel üretim Kanada’da (Montréal ve Toronto) asit yağmurlarına yolaçıyor ve ülkeler arasında problem sebebi oluyor (Allègre, 1993). Aynı şekilde, atmosferdeki karbon dioksid gazı miktarının artmasına bağlı olarak ortaya çıkan sera etkisi (aşağı atmosferin ısınması) olayı bugün bütün ülkeleri ilgilendiren küresel bir mesele (Veziroğlu et al., 1991).
Küreselleşmenin zorlayıcılığı
Küreselleşme iki tarafı keskin bıçak. Her ülke veya topluluk bu yolla dünyaya iyi hallerini ve haklılığını gösterme imkanına da sahip, haksız ve dürüst olmayan tavırlarının ve gerçek niyetinin anlaşılması endişesine de. Zaaflarının farkında olan ve gidermek gerektiğine inanan ülkeler açısından küreselleşme, çözüm getiren, iyileşmeyi hızlandıran, iç istikrara ve tabii ki global barışa katkıda bulunan bir etki yaparken, gerçeği görmemekte ısrar eden zelot karakterdeki toplumlar için bir kısır döngü sebebi olabiliyor. Birinci durumda küreselleşme olayı pozitif geri besleme (positive feedback) etkisi gösteriyor.
Kolları taşlarla kırılan, İsrail askerlerinin kurşunlarına hedef olan silahsız Filistinliler’in veya Amerikan polisinin saldırısına maruz kalan Meksikalı göçmenlerin, görünüşte yerel nitelik arzeden veya iki ülkeyi ilgilendiriyor gözüken, fakat temelde terörizmi ve hukuk dışılığı yansıtan meseleleri küreselleşme olgusunun dışında kalmıyor, bir baskı unsuru durumundaki dünya kamuoyunun vicdani tepkisini çekiyor ve sözkonusu ülkeleri –gerçekte pek istekli olmasalar da– bu gibi konularda daha dikkatli davranmaya zorluyor. Beyaz Amerikalı polislerin yine Amerikalı bir siyahiyi acımasızca jopladıkları sahne amatör bir kameraya takılınca ABD yönetimi dünya kamuoyu karşısında izah getirmekte zorlanıyor. Tabii, karakollarında filistin askısı bulunan, AB kapısındaki bir Türkiye de bundan nasibini alıyor.
Küreselleşme, her ülkenin bütün dünya tarafından görülebilen bir aynadan izlenmesi; niyetleriyle, arka plan tasarılarıyla dünya önünde herkese açık bir sınavda sürekli olarak test edilmesi demek aynı zamanda. Böylece herkesin bir oto–kontrole zorlandığı söylenebilir. Yani dış dünya yapmadan kendi eleştirisini yapmak, zaaf göstermemek ve kimseye koz vermemek.
Küreselleşmeyi devletlerin iç işlerine müdahale sebebi olarak gören, gücünü zorbalıkta kullanma heveslisi bazı ülkeler uluslararası hukuku hiçe sayarak dilediklerini yapmakta halen bir beis görmeseler de, enformasyon devrimi öncesindeki kadar rahat olmadıkları açık. “Çifte standart” deyimi artık kulaktan kulağa dolaşan bir söz değil, milyarların şahit olduğu bir samimiyetsizlik göstergesi.
Böylece küreselleşme, nasıl algılanırsa algılansın, içte ve dışta daha dürüst olmaya zorluyor ülkeleri. Evrensel olabilmenin tabii yolu milli olmaktan geçtiği gibi, küresel planda yer bulmak da öncelikle sağlıklı ve dürüst bir yerelliği gerektiriyor. Çünkü son aşamada ulaşılan küresel ölçüleri, nokta nokta yaşanan yerel gerçeklikler dokuyor.
Yerelden küresele, küreselden yerele
Bütün, aralarında ortak paydalar ve fonksiyonel bağımlılık ilişkileri bulunan yerel ögelerin biraraya gelmesiyle oluşuyor. Şüphesiz bu beraberlik, yerel unsurlardan birşeyler taşıyan fakat bunların matematik toplamını aşan bir muhteva, bir mana kazandırıyor bütüne. Bütün, bu anlamlı motifiyle görünüyor ve öyle tanımlanıyor. Daha sonra, kendisini oluşturan yerel ögeleri bu yeni birlik haline, birlik ruhuna uyumlu hareket etmeye çağırıyor. Bunu yaparken, yerelden kendi kimliğini terketmesini istemiyor. Aksine yerelin sağlıklı olması, yani kendine has vasıflarını koruması, bütünün sağlıklı oluşması ve çelişkilerden uzak kalması için bir ön şart olarak görülüyor. Evet, bütünün varlığını devam ettirebilmesi, tek tek her yerel unsurun sağlıklı olmasına bağlı. Bu da öncelikle her yerelin kendi içinde rahat, baskıdan uzak ve tutarlı olmasıyla mümkün. Ayrıca, yerelin sıhhat ve verimliliği sadece kendi varlığını devam ettirmesi anlamına gelmiyor, bütüne katkıda bulunması, bütünlüğün korunması açısından üzerine düşeni yerine getirmesi de bütünün –ve sonuçta yine kendisinin– verimli işlemesini sağlıyor. Böylece ortaya sağlıklı bir sistem çıkıyor. Yani küresellik aslında bir sistem mantığıyla hareket edildiği takdirde başarı şansına sahip. Yukarıda çizmeye çalıştığımız “yerel–bütün” ilişkisinin mantığı Türkiye’nin kendi içinde merkezi idare–yerel idare ilişkileri için de düşünülebilir.
Küreselleşmenin problemleri
Tabii ki küreselleşmenin de kendi problemleri var. Her kavram yeni şartlar altında doğar, zaman içinde yaşanan tecrübelerle şekillenir, değişikliklere uğrar, olgunlaşır ve yeni anlamlar kazanır. Küreselleşme yeni bir kavram ve o da aynı sürece tabi. Zaten adından da anlaşılacağı üzere, küreselleşme halen yaşanan bir süreç ve bu süreçte, hangi alanda olursa olsun, siyaset, ekonomi, bilim, sanat, teknoloji vs, artık her oluşum ve mesele küreye maloluyor, en azından malolma istidadı taşıyor.
Tabiat üzerindeki hiçbir müdahalenin –bu bir baraj veya otoyol inşası olabilir, siyanürün kullanıldığı altın madenciliği olabilir, denizaltı nükleer denemesi olabilir– veya hiçbir ileri teknoloji yatırımının –bu bir nükleer veya fosil yakıta dayalı elektrik santrali inşası olabilir–, diğer ülkelerdeki tabii çevrenin bundan nasıl etkileneceği hesaba katılmaksızın gerçekleştirilemeyeceği artık anlaşılmış bulunuyor. Ancak, sözü çokça edilen, sık sık atıf yapılan küreselleşme olgusu buna rağmen çiğnenebiliyor. Gelişmiş olanlar da dahil, küreselleşmenin şampiyonluğunu yapan birçok ülke bu konuda isteksiz davranıyor ve kurnazca yollara başvurabiliyor. Fakat yine de er–geç herşey açığa çıkıyor.
Küreselleşmeyi sağlayan en önemli araç konumundaki görüntülü ve yazılı basının da çıkar eksenli kirli ilişkilere girmemesi, haber verme özgürlüğünü kötüye kullanmaması, insanların özel hayatına karışmaması gerekiyor. Aksi takdirde, bir yandan küreselleşme sürecine ihanet etmiş, bir yandan da kendi eliyle kendini yıpratmış, zaafa uğratmış ve kapağı birgün muhakkak kaldırılacak bir suç dosyası oluşturmuş oluyor. Türkiye’de kirli ilişkilerinden dolayı görevini kötüye kullanan ve durumu dış basın yoluyla dünyaya da yansıyan medyanın prestij kaybetmesi bunun en açık misali.
Küreselleşme her ülke, her kurum ve her ferdin geçmiştekinden daha hassas bir sorumluluk anlayışıyla hareket etmesini gerektiriyor.
Küresellik: Aklın yolu birdir
Dünyada neredeyse hiçbir coğrafya ve düşünce küreselleşme olgusunun dışında kalamadı. Sistemler yıkıldı, rejimler değişti, anlayışlar, alışkanlıklar ve duyarsızlıklar yeniden sorgulandı. Anlaşıldı ki, küreselleşme bütün dünya ülkeleri için doğrudan veya dolaylı bir baskı unsuru, ve iç meseleleri ele alırken gözardı edilemeyecek emperativ bir faktör. Buna bağlı olarak, yönetim biçimlerinde yerel unsurlara daha fazla yetki ve hareket alanı bırakma, demokratik sistemlerde gönüllü kuruluşlara daha fazla katılım imkanı sağlama, şeffaflık, basın özgürlüğü ve insan hakları gibi temel konularda mevcut durumun yeterli olup olmadığını sorgulama, çevreyi koruma konusunda daha hassas hareket etme eğilimi görülmeye başladı. Bu noktada Fethullah Gülen Hocaefendi'nin düşünceleri dikkat edilmesi gereken bir orijinalite taşıyor: "Devletlerin münasebetleri mevsimler gibi değişken ve geçicidir. Bu yüzden devletler ilişkilerini sivil toplum kuruluşlarına terk ederek daha kalıcı hale gelmesini sağlamalıdırlar."
Sonuçta küreselleşme uzak coğrafyaları bile birbirleriyle tanış kıldı, zihinleri uyandırdı, aklın yolunun bir olduğunu gösterdi. Kendi bildiğinde ısrar edenler, dünyanın sadece kendi etraflarında dönmediğini, tek doğruyu kendilerinin temsil etmediğini anlamak zorunda kaldılar. Ve en önemlisi, bundan sonra dünyanın hiçbir köşesinde suistimallerin uzun boylu varolamayacağı açıkça görüldü. Yugoslavya’da Miloşeviç’in karşılaştığı durum bunun bir örneğiydi. Küresel bir mesele haline gelmiş olan uyuşturucuya karşı, birkaçı dışında bütün ülkelerin ortak mücadelesi de bunu gösteriyor. Eylül 2000’de New York’ta gerçekleştirilen Milenyum Zirvesi’nde hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesine, küresel düzeyde insan hakları ve eşitliği için sorumluluk taşınmasına vurgu yapma ihtiyacı duyulması da gelinen aynı noktayı işaret ediyor.
Tabii, bütün bunları söylerken, küreselleşmeyi pembe bir tablo olarak görme ve safça yorumlama durumuna düşmek istemiyoruz. Ayrıca küreselleşmeden Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi’nde çizdiği kabus dolu bir küresel varoluşu veya ekonomik aklın küresel hakimiyetini anlamak da istemiyoruz. Çokuluslu şirketlerin her insan ferdini potansiyel müşteri olarak gördüğü, markaların uluslararası hale geldiği küresel bir köy artık bu dünya; bu doğru. Köyün bir ucundaki hadise çok kısa bir zamanda bütün köyde duyuluyor, duyulmakla kalmıyor köydeki hayatın akışını etkiliyor. Rusya veya Güneydoğu Asya borsalarındaki çöküş dünyanın genel ekonomik dengelerini etkiliyor. Filipinler’deki rehine krizi kıtalararası ilgilerle çözülüyor. Fakat bunlar birilerini bütün dünyayı tek bir merkezden kontrol ve idare etme arzularında haklı kılmıyor. Küreselleşme insanlığın değişik coğrafyalardaki duygu, düşünce, inanç, dil ve kültür birikimini yok sayma anlamına gelmemeli.
Bu noktada bir başka büyük tehlikenin varlığını gözardı edemeyiz: Bir an için dünyanın bütün coğrafyalarında kitlelerin, büyük kısmı itibariyle, aynı tarzda giyindiğini, aynı beslenme kültürüyle yaşadığını, aynı müziği dinlediğini, aynı kötü alışkanlık ve sapkınlıkları “moda” şeklinde takip ettiğini düşünelim. Herhangi bir ülkede zuhur eden yeni bir tüketim veya davranış tarzı kısa sürede her tarafa yayılıyor olsun –zaten bugünkü durum neredeyse böyle. Yerel motiflerin ortadan kalktığı köksüz ve üniform bir hayat anlayışı demektir bu.
Hayır! Küreselleşme ABD ve Avrupa’daki ailesiz hayatın teşvik edilmesi anlamına gelmemeli, yüzde altmışları aşan boşanma oranlarını makul göstermemeli; küreselleşme kot pantalon, Coca–Cola, McDonalds, pop müzik kültürsüzleşmesi ve köksüzleşmesi de olmamalı. Her toplumun sürdürülebilirliğini tehdit eden en önemli bir sapkınlık durumundaki –insan yaratılışına aykırı– eşcinsellik, kişisel tercihlerin özgürce ifade edilmesi adı altında meşrulaştırılmamalı.
Küreselleşmeyi öncelikle insanlar ve toplumlar arası etkileşimlerin daha sağlıklı yürümesi ve her insanın doğuştan getirdiği temel haklarının korunması için bir şans olarak kabul ediyoruz. Bu noktada diyebiliriz ki, küreselleşme süreci bir bakıma Hz. Muhammed (sas) ile başlamıştır. En azından, getirdiği mesajla bunu ilk defa O teklif etmiştir. Bütün yeryüzü tek bir sese kulak verebileceği zamana Onunla girmiştir –daha sonraki sanayi, bilim ve teknoloji devrimleri bu kulak vermeye zemin hazırlamak suretiyle bu hakikati teyid etmiştir. Onun bir elçi sıfatıyla getirdiği mesaj evrensel olduğu için küreselliği gerektirmektedir.
Bizim açımızdan küreselleşme Türkiye’nin kendisine yeni ufuklar belirlemesi gerektiği anlamına geliyor. Bölgesindeki ve buradan hareketle dünyadaki huzursuzlukların giderilmesinde insan eksenli barış projeleri geliştirebilecek tarihi background’u bulunan, değerlerinden bütün dünyanın yararlanabileceği bir Türkiye, istismar edilmeye açık küreselleşme kavramının içini hakiki ölçüleriyle doldurabilme ve küresel barışa önemli katkılarda bulunabilme şansına sahip olabilir. Böyle bir Türkiye, geri ve ezik kalmış ülkeler için şefkatli ve dürüst bir ağabey, kendini sorgulayabilen ve düzeltilecek yanları olduğuna inanan gelişmiş ülkeler için de örnek alınabilecek bir dost hüviyeti taşıyabilir. Fakat bütün bunlardan önce Türkiye’nin kendi paranoyalarından kurtulması gerekiyor. Bunu üçüncü bin yılın başında söylemek zorunda kalmamız da ayrı bir talihsizlik.
Kaynaklar
- Allègre C. (1993) Ecologie des villes, écologie des champs. Fayard. Paris.
- Bockris J.O’M., Veziroğlu T.N. and Smith D. (1991) Solar Hydrogen Energy. Optima. London.
- Monier F. (1992) Le Rhin sous dialyse? Les Cahiers de L’Express. Paris. n.15.