Sızıntı Arşivi

Şubat 1987 · s. 8 · 4 dakikalık okuma

Kültür Coğrafyası

M. Garib · Edebiyat

su87-5.jpg

Yeryüzünün neresinde insan varsa, orada bir kültür coğrafyası vardır. Taşıyla, toprağıyla, havasıyla, suyuyla kendini kuşatan ve kucaklayan coğrafyasına bir başka çehre kazandırır, insan. Coğrafyanın tabiî çehresi üzerine insanın çizdiği yeni çehre; onun fizîkî görünüşü içinde yerleştirip yansıttığı yeni ruh, o coğrafyayı o insana tapulamış, mâl etmiştir. Orası artık bir kültür coğrafyası olmuştur. Orada bir tarih vardır artık. O tarihe yön ve sekil veren, ruh veren insan, coğrafyayı bütün unsurlarıyla kendine katmış; kendi tarihî varoluşuna canlı bir bünye olarak eklemiş, kaynatmıstır. İnsanla coğrafya, etle kemik gibi bütünleşmiştir. Artık ikisini birbirinden ayıramazsınız.

Bazen tabiî afetler, savaşlar bu bünyeyi dağıtır. Et tırnaktan kopup ayrılır; vücut çözülür. Sonra insan, ruh olarak, yeni bir bünye, yeni bir coğrafya arar. Ya sulhla ya da savaşla bulur, onu. Genellikle her yeni bünye bir savasın armağanıdır. Doğuş ve diriliş ızdırap ve çile ister. Bedeli de nice kan ve nice candır. Vatan olan coğrafya da, kan ve can İstemeye devam eder. Oluk oluk akan ter ister. Bu kan, bu can ve bu ter, ruhun kanı, ruhun çanı ve ruhun teridir. Bunlarla beslenip gelişen, süslenip boy atan coğrafya, artık, bir kültür coğrafyasıdır.

Her coğrafya, taşıdığı câzibe nisbetinde düşman davet eder. Hele bu coğrafya tarihte sayısız eller görmüşse, sayısız kan ve çana yataklık etmişse, düşmanı daha da çok olacaktır. O zaman sahiplerine daha büyük sorumluluklar, daha büyük gayretler düşüyor demektir. İçten ve dıştan maddî ve manevî koruma altına alacaktır coğrafyasını, sahipleri. Müslüman ruhun üç kıtaya yayılmış çok geniş bir kültür coğrafyası vardır. Fizîkî coğrafyanın hangi kösesine bakarsanız bakınız, orada bu ruhun tebessümlerini, düşünce çizgilerini göreceksiniz. Coğrafya, asıl sahiplerinin hasreti içindedir. Onlardan uzak coğrafya, sürgündedir. O, kucağına aldıklarını emanet ehli görmelidir ki onlarla sarmaş dolaş olsun. Onlarla gülüp, onlarla ağlasın. Onlara şefkatle kucak açan ana olsun. Coğrafya, mutlak mülk sahibinin, yeryüzünde kendi eşref mahlûkatına sunduğu bir emanet olduğunu bilir; eşref mahlûkunu bulduğunda da onu sımsıcak kucaklar, bağrına basar. Bütün zenginliklerini onun önüne serer. Fakat insan bu hususiyetini kaybedecek gibi bile olsa, onu ihtar eder, uyarır. Havasını, suyunu, ateşini, toprağını ona musallat eder. Ona asıl vazifesini asıl sorumluluğunu hatırlatır. Ama o, dünya ile iyice sarhoş olmuşsa, hiç bir şey dinlemez ve anlamaz hâle gelmişse, coğrafya mutlak sahibinden aldığı emirle yapacağını yapar. Bazan üzerinde hiç insan yaşamamış gibi olur. Issızlaşır. Sanki kendini insansız daha rahat, daha iyi hisseder. Fakat o, insan için, insana bir beşik, bir döşek, bir imtihan kışlası olarak yaratıldığı İçin, uzun süre insansızlığa katlanamaz, dayanamaz. Yeni insanlar çağırır. Havası, suyu, toprağı ve daha nice zenginlikleriyle İnsanı kendine çağırır, çeker. İnsanın kendisine sekil vermesini ister. Mabetlerle ve onun çevresinde örgülenen yeni bir ruhla donanmak ister. Kendi kulluğuna insanın da katılmasını ister.

Yeryüzünün bütün coğrafyalarında kültürler, mabedlerin çevresinde doğup gelişmiştir. İnsan, varoluş sırrını oralarda aramış, oralarda dile getirmiştir. Mabedler, bu sırrın çözüm yerleridir. Ama her çözüm doğru çıkmaz. Çetin bir problem olarak devam eder. Yanlışlıklarla dolu da olsa, çözüm zannedilen bu arayışlar coğrafyayı tutar, kendine katar. Ama hiç bir zaman yanlışa tahammülü yoktur coğrafyanın. Hataya tahammülü yoktur. Azgın ve taşkın ruhlara tahammülü yoktur. Kendini, şeytanın karalama defteri gibi gören kara ruhları, müstakim olanın emriyle cezalandırır. Kendine, Rahmanın bir kabartma kitabı olarak bakan nur yüzlü gönülleri çağırır. Ufuklarında doğup batan ay ve güneşlerini onları bulup getirmeye gönderir. Onlar da gelir ve nurdan ayaklarla arzda yürümeye başlarlar.

Yeryüzünün çok geniş bir kısmı müslüman ruhun kültür cofrafyasıdır. Zira müslüman, asırlardan beri ruhunun ilhamlarını oralara karış karış geçirip işlemiştir. Böylece oralarda bir İslâm kültürü doğmuş, gelişip boy atmıştır. Yüzünüzü hangi yöne çevirirseniz çeviriniz orada bu ruhtan izler ve eserler göreceksiniz. Ama içiniz parça parça olacaktır. Çünkü her çizgi, her görünüş bugün derin bir ızdırabı yasamaktadır. Derin bir öksüzlüğün acısını taşımaktadır. Coğrafya mahzun ve mahkûmdur. Öksüz, yetim ve mazlum bir hâli vardır.

Asıl sahipleri de bunun habersizliği cezasıyla çarpılmışlardır sanki. Bu kültürden habersizlik, büyük târihî bir cezadır. Bu ceza mühleti sona erdiği gün insan da coğrafya da kurtuluşa erecektir. İnsan, kaybettiği anlamına, öldürdüğü ruhuna yeniden kavuşacaktır. Coğrafya, ilahi rengini, mutlu aydınlığını yeniden bulacaktır. Bütün bunların olması için, bu geniş kültür coğrafyasının asıl sahiplerinin, gerçek varislerinin, kültür işçilerinin, ruh isçilerinin yeniden dönüp gelmeleri gerekmektedir. Ufuklar seniyyet'ül-veda türkülerini hasretle beklemektedir. Beklenenler, mutlu fecirlerin, iç açan ağartıları arasında şehirlerin ortasına sessizce ağacaklar Karanlık kalblerin ve kafaların dehlizlerinde yollar bulup ilerleyecek ve ruhlarda yerleşecekler. Şehirlerde aydınlık günlerin batmaz güneşleri doğsun diye insanları içten onaracaklar. İnsan, kalbini yeniden dirilmis bulacak. İnancın ak sütüyle beslenen ruhlar yeniden dirilişe kavuşacaklar. Bu dipdiri ruhların emrine giren kalb ve kafaların şantiyesi olacak vatan yeniden. Coğrafya tekrar şenlenecek, kaybolan sahihlerine kavuşacak. Tarihî bir kaftan gibi yeniden giyinecek. Coğrafyalarda yeniden inancın, Allah halifesi insanın saltanatı başlayacak. Çağın şaşkın medeniyeti ruh problemini çözecek, iç aydınlığına iç huzuruna kavuşacak. İnsan, insanı sömürmeyecek. Tabiata ihanet etmeyecek. Vazife şuuru ve sorumluluğu içinde bütün cephesiyle varlığın bir emanet olduğunu kavrayacak. Emin olanın ahlâkıyla ahlâklanacak. Fizik ve ruh coğrafyası birlikte kazanılacak. İnsan, kaybolan, aranan cennetine kavuşacak.

M.Garib