Sızıntı Arşivi

Şubat 1987 · s. 6 · 3 dakikalık okuma

Bebeğe Tolerans

Ahmet Çelebi · Dr. · Tıp

su87-4.jpg

Doku ve organ naklinde son yıllarda mühim gelişmeler kaydedilmesine rağmen istenilen başarı hâlâ elde edilmiş değildir. Bunun en başta gelen sebebi kişiden kişiye değişen doku yapıları ve nakledilen dokunun, alıcının immün (muafiyet) sistemi tarafından tanınması ve reddedilmesidir. Redde mani olmak için, vericiler en yakın akrabalardan seçilerek, doku gruplarının uygunluğu sağlanmakta ve bu reaksiyonun sebebi olan immün sistemini bastına ilaçlar kullanılmaktadır.

Aslında, gebelik hadisesi de bir nevi doku naklidir. Çünkü gebelik mahsulünün (zigotun) 46 kromozomundan 23'ü babadan gelen sperm hücresine aittir. Yani anne açısından yabancı bir maddedir. Dolayısıyla zigotun mütemadiyen çoğalması ve farklılaşması neticesi oluşacak olan bebeğin doku ve organları da anne için yarı yarıya yabancı olacaktır. Bu durumda, doku nakilleri için geçerli olan reddedilme hadisesinin bebek için de geçerli olması beklenir. Fakat bebeğin, yabancı doku grupları ihtiva etmesine rağmen anne tarafından reddedilmemesi enteresandır. Reddedilmek şöyle dursun bu yabancı, anne kanından oksijen ve gıda maddeleri alarak beslenmektedir. Acaba bebeğe karşı meydana gelmesi gereken yabancı doku reaksiyonunun gerçekleşmeme sebebi nedir veya bu ne şekilde bastırılmaktadır?

Gebeliğin yedinci gününde embriyonun dış kısmında, trofoblast adı verilen hücereler farklılaşmaktadır. Trofoblastların vazifesi; anne rahmini âdeta tahrip ederek yuvalanmayı sağlamak ve plasentayı (anne ile çocuk arasındaki gıda alışverişini ve solunumu sağlayan zar) meydana getirmektedir. Trofoblastlar ile anne dokusunun temas ettikleri sathın toplamı 10 metrekare kadardır. Bu kadar geniş bir sahadaki temasa rağmen herhangi bir reaksiyon olmaması, çocukla anne arasında reaksiyona izin vermeyen izolasyon (tecrit) sisteminin varlığını gerektirmektedir.

Nitekim trofoblastların sathında bu izolasyonu temin eden sialomüsin adı verilen bir tabakanın bulunduğu tesbit edilmiştir. Bu tabaka negatif yüklü sialik asit bakımından zengin olduğu için, trofoblastlar da negatif elektrikle yüklenir. İmmün reaksiyonun en mühim unsuru olan lenfositlerin de negatif yüke sahip olması, arada elektro kimyevî bir itme reaksiyonuna yol açmakta ve bu, temasa mani olmaktadır. Enzimler aracılığı ile bu tabaka eritildiğinde trofoblastlara karşı derhal immün reaksiyonun başladığı görülmüş, böylece sialomüsinin tesiri isbatlanmıştır. Bunun yanında trofoblast sathında, bebeğe karşı toleransta tesiri olduğu ileri sürülen çeşitli moleküller elde edilmiştir.

Koruyucu tabaka ve moleküllere ek olarak gebelikle birlikte farklılaşan endometriumun (rahmin en iç tabakası) oluşturduğu desidual yapının immün sistemini bastına olduğuna dair deliller vardır. Budet ve arkadaşları gebe fare rahminden elde ettikleri desidual hücreleri sun'i vasatlarda besleyerek çoğaltmışlardır. Bu beslenme vasatının üzerinden alınan sıvıyı lenfositlerin beslendiği sun'i vasata eklediklerinde lenfositlerin hem çoğalma hem de fonksiyonlarında muhteşem bir azalma müşahede etmişlerdir. Bütün bunlar bir kısım bastırıcı mekanizmalar ile bebeğin vücuttan atılmasının engellenmesini bir nebze açıklıyor ise de, trofoblast hücrelerinin ve bilhassa hücre parçalarının anne dolaşım sistemine devamlı karıştıkları tesbit edilmiş, bu durumda sistematik bir reaksiyon oluşmaması için yaygın bir baskılama mekanizmasının gerekliliğini ortaya koymuştur.

Hakikaten gebelik müddetince muafiyet sisteminde muazzam bir baskılanma söz konusudur. Gebelerin virüs enfeksiyonlarına dirençsiz oluşu hususiyetle "hücresel immünite"nin baskılandığını göstermektedir. Gebelikte "hücresel immünite"nin mesulü ve immün cevabı başlatıcı olan T lenfositlerinin sayı ve fonksiyonunda azalmanın yanında, T lenfositleri alt grup hücreleri arasında da nisbi değişiklikler söz konusudur. Yapılan araştırmalarda T süpresör (baskılayıcı) lenfositlerinde artış, yardımcı T hücrelerinde İse düşüş müşahede edilmiştir. T süpresör lenfositleri yabancı dokuları tanıyan ve tahrip eden öldürücü hücreleri engellemekte, böylece bebek, varlığını her fırsatta bizlere hissettiren sonsuz kudret ve merhamet sahibi tarafından korunmaktadır.

Lenfosit sayı ve fonksiyonundaki bu düşüş, kan kortizol seviyesindeki artışa atfedilmiştir. Böbreküstü bezlerinden salgılanan bu hormon bir yandan fazladan bir canlıyı besleyen annenin şeker seviyesini yükselterek gıda İhtiyacını karşılamakta, diğer taraftan immün sistemine baskılayıcı tesir göstermektedir.

Neden T süpresör lenfositlerin sayısında artış oluyor da yardımcı T lenfositlerinkinde azalma görülüyor? Bugün sahip olunan bilgiler bu soruyu tam olarak cevaplayacak seviyede değildir. Ancak gebelik esnasında normalin 50 katına çıkan progesteron hormonuyla, plasentadan salgılanan HCG (Human Corionic Gonadotropin)'nin böyle bir tesirden mesul olabileceği düşünülmektedir. Bilhassa lenfosit—trofoblast karışımına eklendiğinde lenfositlerin trofoblastları tahrib etmesini önleyen HCG'nin anne kanında da lenfositler üzerine aynı tesiri yaptığı düşünülmektedir.

Asırlardır hadsiz sayıda gerçekleştirilen bu kusursuz doku nakilleri ve bu vesileyle anne rahminde tecelli eden rahmet ve şefkat, gündüzün güneşe delalet ettiği gibi, Rahmeti ve Şefkati Sonsuz birine şehadet etmiyor mu?

Dr. Ahmet Çelebi