Sızıntı Arşivi

Haziran 1995 · s. 223 · 7 dakikalık okuma

Kudret eli Su üstüne Yazınca

Ö. Faruk Noyan · Yrd. Doç. Dr · Jeoloji

Bilgisayar Destekli Haritalama Laboratuarı’nın bir köşesinde alelâde bir kutu. İçerisinde 14 jeolojik harita var ve bir kg ağırlığında. Fakat bu mütevazı kutu, dünya coğrafyasının son 250 milyon yıllık serüvenini anlatıyor. Serüvenin kahramanı ise bir okyanus. Şaka değil, halen çıkarıp kullanmakta olduğumuz petrole yataklık etmiş olan tropikal bir okyanus bu. Adı TETİS. Fakat kapanmasıyla birlikte, sadece birer iç deniz olarak günümüze ulaşan Akdeniz, Karadeniz ve Hazar Denizi dışında, ondan kalan başka hiçbir canlı hatıra yok...

Proje 80’li yılların ortasında başladı.Pierre-Marie Curie Üniversitesi (Paris 6)’nden Profesör Jean Dercourt, Luc Emmanuel Ricou ve Bruno Vrielynck’in öncülüğünde bir grup jeolog, yerküre tarihinin son 250 milyon yılını üzerine yapılmış dünyadaki birçok noktalardaki ayrı araştırma(nokta-araştırma) sonuçlarını biraraya getirerek büyük bir sentezi gerçekleştirmeye girişti. 124 araştırmacıyı, bugüne kadar denenmemiş bir çalışmanın etrafında biraraya getiren projenin he­defi, Tetis’in fizikî coğrafyasını ortaya çıkarmaktı.

“TETİS” DİYE BİR OKYANUS

Yaklaşık 250 milyon yıl önce, karaların bü­tünü tek bir dev kıta şeklindedir: Panje. Bu kıta, güneyde Gondwana (bugünkü Güney Amerika, Af­rika, Madagaskar, Hindistan ve Avustralya), ku­zeyde Avrasya (bugünkü Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya)’dan oluşmaktadır. Yeryüzünün geri ka­lan kısmı ise uçsuz bucaksız dev bir okyanusla kaplıdır: Pantalasa. Panje kıtasının doğusunda üç­gen şeklinde dev bir körfez yer almaktadır. İşte bu Telis Okyanusu’dur.

130 milyon yıl önce Tetis Okyanusu, Panje kıtasını doğu-batı yönünde kesecek ve ikiye ayıra­caktır. Panje’nin, küçük kıtalar şeklinde bölünmesi devam edecek ve Tetis 100 milyon yıl önce, Karayibler’den Endonezya’ya kadar uzanan küçük kara parçaları ve sığ sularla kesilmiş bir havza hâlini alacaktır. Ardından, Güney Amerika’yı Afrika’dan ayıran Atlas okyanusu oluşmaya başlayacaktır. 35 milyon yıl önce Yeryüzü az çok bugünkü dış görünüşünü alacak, bu dönemde Tetis Okyanusu ka­panacak, ondan geriye, eski Tetis’in merkezî kıs­mına karşılık gelen, Akdeniz, Karadeniz ve Hazar Denizi kalacaktır. Okyanusun tabanı (okyanusal kabuk) çok büyük ölçüde kıtaların altına dalacak (genellikle bu dalma hızı, yılda ortalama birkaç santimetre kadardır), yüksek sıcaklık ve basınçta ergiyerek zamanla Manto’ya karışacak, az bir kısmı ise, Karayibler’den Endonezya’ya kadar, Avrupa’daki dağ sıralarını ve Himalayaları da içine alan Alp kıvrımları kuşağında, meselâ Toros dağ­larında yer alacak, yani yavaş yavaş (aynı hızla) kara üzerine çıkmış olacaktır.

GEÇMİŞİN FARKLI COĞRAFYASI

Buraya kadar anlattığımız jeolojik olaylar zin­ciri, 60’lı yılların sonuna doğru geliştirilen Levha Tektoniği (Plate Tectonics) teorisinden itibaren, je­ologlar tarafından genel hatlarıyla daha iyi anlaşılır hale gelmişti. Bu tarihten itibaren, paleomanyetizma uzmanları yerküre manyetik alanındaki ters dönmelerin magmatik ve tortul kayaçlardaki demir partikülleri üzerinde milyonlarca yıl boyunca bıraktığı izlerden faydalanarak, kıtaların geçmişte birbir­lerine göre hangi konum­da bulunduklarını ortaya koymayı, büyük kıtaların yolculuklarında katettikleri parkuru ve birbirlerine uy­guladıkları basıncı gitgide daha iyi belirlemeye baş­ladılar.

Biyostratigraflar ve paleontologlar, fosil bitki ve hayvan gruplarını ince­leyerek, üst üste gelen tortul tabakaların arasın­daki ilişkiyi, o dönemdeki hayat çevresini ve bu çev­redeki değişimleri anla­maya çalışıyorlardı. Jeo­loglar, inceledikleri ka­yaların oluştuğu fizikokimyasal ortamlar hak­kında daha kıymetli bilgi­lere ulaşmasını öğrenmişlerdi. Bu, iklimlerin (sıcaklık, yükseklik, yağış mik­tarı), tortullaşma sırasındaki okyanus derinliklerinin ve okyanus suyu tuzluluğu gibi çeşitli faktörlerin belirlenmesi demekti. Fakat, yukarıda sözü edilen bölgelerde gerçekleştirilmiş yüzlerce çalışma; dok­tora tezleri ve bölgesel haritalar şeklinde, çeşitli ülkelerdeki jeoloji laboratuarlarında uykudaydı. Bu hikâyeyi anlatabilmek için, bunları biraraya ge­tirmek, aralarındaki tutarlılığı test etmek ve böl­gelerin sınırlarını belirlemek; sağlıklı bir haritalama yapabilmek için ise, jeolojisi bilinen bölgelerden başlamak gerekiyordu.

Birçok ülkeden jeoloji laboratuarları ellerin­deki bilgilerle projeye katıldılar. Her bir haritadan belli bir grup sorumlu oldu. Bütün gruplar toplam olarak denizlerde yüz, karalarda otuz bölge üze­rinde çalıştı ve her bölgenin, çalışılan jeolojik dö­nem sırasındaki yerini, özelliklerini ve elde edilen bilgilere dayalı detay tanımlamalarını harita ve uzun makaleler hâlinde çıkarttı. 1987’de çalışmala­rın sonuna yaklaşılmıştı. Dercourt, “Tetis’in global çerçevesi artık biliniyor’’diyordu.

KITALARIN YOLCULUĞU

Bu çalışmalardan ağırlıklı olarak iki ana sonuç çıkıyor:

Birincisi, Tetis Okyanusu’nun güneydoğusun­daki devasa Gondwana kı­tasından kuzeye doğru, Asya ile çarpışmak üzere ayrılan küçük kıtalarla ilgi­lidir. Bunların başlıcaları Megalasa (bugünkü İran’dan Birmanya’ya kadar) ve Hindistan olup, bu yolculuğun izlerini taşı­maktadırlar. Meselâ bu kıtalardaki göllerde ve kıyı denizlerde oluşan tortullar, geçilen enlemlere göre iklim değişikliklerini kaydetmektedir. 70 milyon yıl önce Gondwana’dan koparak Tetis’de kuzeye doğru yolculuk yapan Hindistan alt-kıtası, yaklaşık 40 milyon yıl önce Avrasya kıtası ile çarpışmış ve yüksek Himalaya silsilesi bu şekilde meydana gel­miştir. Bugün Himalayatar’da, o dönemde yaşamış deniz hayvanlarının fosillerine rastlamamızın sebebi budur.

İkincisi, Tetis’in çok özel şartlara sahip bir ok­yanus olmasıyla ilgilidir. Bugüne kadar jeologlar Tetis’i, taban morfolojisi ve sularının sirkülasyonu açısından Atlantik tipi okyanuslar kategorisine koy­ma eğilimindeydiler. Fakat bu, artık geçerliliği ol­mayan bir tez. Tetis, okyanusun tabanından yukarı doğru yükselen ve “litosfer/k eşik” olarak adlan­dırılan yükseltiler ile ayrılmış derin deniz hav­zalarının oluşturduğu bir okyanustu ve bu hav­zalarda kıta kabuğuna ait küçük parçalar serpilmiş durumdaydı. Bu sıcak denizler, global sıcaklık bugünkünden 7-10º C daha yüksek olduğunda bile, daima 30 derece Kuzey ile 30 derece Güney ara­sındaydı ve kireçtaşlarının ve petrolü oluşturan or­ganizmaların gelişip yaygınlaştığı sığ derinliklerdeki geniş kıta sahanlıklarına sahipti (Bahama Adaları veya Avustralya’nın Büyük Bariyeri -dev mercan resifi adaları- bunun günümüze yansıyan örnek­leridir). Diğer yandan biliyoruz ki, deniz akıntılarının bol miktarda kum ve çamur getirdiği yerlerde ki­reçtaşı yapımlarını oluşturan alg, mercan ve ben­zeri organizmalar gelişememektedir. Şu hâlde, ge­niş petrol havzalarına ev sahipliği yapan Tetis’in taban profili Atlantik Okyanusu’nunkinden farklı olup eşiklerle kesilmişti ve engebeliydi. Tetis’in ta­banının bu farklı özellikleri, petrolün kaynağını oluş­turan mikroorganizmalar için; tortullaşma, besin­lerin taşınması ve hayat şartları itibariyle önemliydi.

OKYANUSLAR VE PETROL

Dercourt’un ekibinden genç bir araştırmacı, Nicolas Cottereau, 138 milyon yıl önceki okyanusal dolaşımı, Tetis’in batimetrisinden (tabandaki yapıların yükseklikleri} ve bu batimetriyi belirleyen, kıtaların konumu, günün uzunluğu, buzul takke­lerinin olmadığı dönemlerdeki kutupların sıcaklık derecelenmesi gibi verilerden hareketle yeniden modellendirdi. Bu bilgilere sahip olarak süper bilgi­sayarların ve okyanus sirkülasyonu uzmanlarının bulunduğu Hamburg’taki Max Planck Enstitüsü’ne gitti. Bu çalışma sonuçta şunu gösterdi: Sıcak Te­tis okyanusunda doğu-batı yönünde etkin bir yü­zey akıntısı olmakla birlikte, 1.000 metre derinlik­ten itibaren bu sirkülasyon, litosferik eşikler, (okya­nus tabanı yükseltileri) tarafından kesintiye uğru­yordu. Eşiklerin doğusunda, dipten yukarı doğru şiddetli soğuk su çıkışı (upwelling) görülüyordu. Tetis’in yüzeyindeki sıcak sulara mineral besinler taşıyan bu çıkışlar planktonik mikroorganizmaların çoğalmasına yol açmakta, bu hayat gelişimi ise su­daki oksijeni tüketmekte ve dipte oksijence fakir bölgelerin oluşumuna sebebiyet vermekteydi. Bu da, tortullar içinde gömülü kalan ve petrolün ham­maddesini oluşturan çürümüş mikroorganizmaların korunmasına elverişli şartları oluşturmaktaydı. Şu hâlde, petrolün oluşum süreci artık başlayabilirdi. Meksika ve Basra Körfezleri, Hazar Denizi ve En­donezya havzası petrolleri bu faaliyetlerin netice­sidir.

Birçoğumuzun kafasında oluşan, “Bugün su gibi tükettiğimiz bu kadar çok petrol nasıl meydana geldi?” sorusunun cevabını artık verebiliriz: Böy­lesine büyük petrol rezervlerinin oluşabilmesi için (1991 rakamlarıyla 137 milyar ton olan mevcut dünya petrol rezervinin ve bugüne kadar tü­ketilenin neredeyse tamamı bu bölgelerde yer al­maktadır) hesaba gelmeyen miktarda planktonik mikroorganizmanın, bunların yaşayabilmesi için ise uçsuz-bucaksız okyanus havzalarının varlığı ge­rekmektedir. Bu mikroorganizmalar ancak sıcak yüzey sularında yaşayabildiklerinden, gelişmeleri için, suların derinliği değil, genişliği önemlidir. İşte Tetis böyle geniş havzalara sahipti.

Tetis okyanusunun 140 milyon yıl önceki sirkülasyonunun süper bilgisayarlar yardımıyla ortaya konması, bu uçsuz bucaksız havzada petrolün oluşum sürecini anlamamıza katkı sağladı.

Yukarı-solda, Tetis’in yüzey sularındaki ( 25 metre derinlik) doğu-batı yönlü büyük ekvatoral akıntı görülmektedir (renkli kısımlar okyanus suyunu, siyah kısım ise, okyanus tabanından yukarı doğru bir denizaltı dağı şeklinde yükselen ve litosferik eşik olarak adlandırılan dev engeli göstermektedir. Kır­mızı renkli kısımlar suyun en süratli aktığı bölgelere karşılık gelmektedir; 50 cm/sn). Buna karşılık aşağı-solda, 1.000 metre derinlikten itibaren bu akıntı, litosferik eşiğin engellemesi sebebiyle, ke­sintiye uğramakta ve hızı azalmaktadır (maksimum 10 cm/sn).

Doğu-batı yönlü bu yatay dolaşımın 1.000 metre derinlikten itibaren kesilmesinin önemli bir sonucu, dikey su hareketlerini gösteren sağdaki haritalardan okunmaktadır. Tetis’in doğu kenarındaki yüzey sularında da etkin olan, dipten yukarı doğru şiddetli bir soğuk su çıkışı bulunuyordu. Yukarı-sağda, yukarı doğru enerjisi azaldığı için dikey su çıkışı yüzey sularında oldukça zayıflamış durumda görülmektedir ve hızı azal­mıştır. Aşağı-sağda ise, 1.000 metre derinlikte soğuk su çıkışı oldukça şiddetlidir ve bu, özellikle suyun eşiğe temas ettiği yüzey boyunca açıkça görülmektedir. (Kırmızı ve mor renkli kısımlar). Bu olay (upwelling), Tetis’in sıcak yüzey sularında yaşayan ve petrolün kökenini oluşturan organizmaları besleyecek mineral be­sinleri yukarı taşıyarak etkin bir rol oynar.

TETİS’İN ÇAĞRISI

Evet, çeşitli ülkelerden jeologların, yapmış oldukları çalışmaları biraraya getirmesi, Tetis Ok­yanusunun 250 milyon yıl öncesinden günümüze değin geçirdiği değişimi haritalama imkânını do­ğurdu. Bundan böyle, yapılmış ve yapılacak olan bütün arazi çalışmaları ve petrol şirketlerine ait veriler global coğrafya enformasyon sisteminde birleştirilebilire, bunların ışığında geliştirilecek te­ori ve modellendirmeler de gezegenimizin geçmi­şini daha iyi anlamamızı sağlayacak.

Tetis projesine destek veren petrol şirket­lerinin ilgisini anlamak da mümkün: Söz konusu çalışmaların daha detaylı değerlendirmelerle ortaya konması, yeni petrol yatakların tesbitine yar­dımcı olacak. Fakat, projenin katkıları burada an­latılanlarla sınırlı değil. Bundan böyle yerkürenin bütününü ve daha uzun jeolojik periyotları he­defleyen daha gelişmiş enformatik sistemlerin ha­rekete geçirilmesi artık bir mecburiyet halini ala­cak. Çünkü şöyle bir handikap söz konusu: Je­olojik devirler itibariyle geriye gidildikçe, yani bir bölgenin başından geçen jeolojik olayların sayısı arttıkça, söz konusu bölgenin jeolojisi de karmaşıklaşıyor, belge ve bilgi boşluğu da artıyor. Do­layısıyla daha global işbirliği gerekiyor. Tetis pro­jesi buna bir başlangıçtı. Şimdi sıra, dünyanın git­gide azalan kaynaklarının da, aynı işbirliği anlayışıyla değerlendirilmesinin ve hakça paylaşıl­masının ne kadar önemli ve gerekli olduğunun anlaşılmasına geldi. Umarız, birgün bu da başarılacak.