Haziran 1995 · s. 227 · 9 dakikalık okuma
Günümüz Batı Dünyasında Bilim Ve Din
Hakiki
mânâda ilim ve din, tarih boyunca kendi güzelliklerini insanlığa
sunmuşlardır. Ne var ki, bir hakikatin iki yüzü olan ilim ve dini
bazıları, birbirine zıt göstererek güzelliklerini zaman zaman ört bas
etmişlerdir. Tahrif edilmiş dinlerin bazı mensupları da, çeşitli sebeplerle
zaman zaman bilime ters düşmüşlerdir. 18. asırdan önce doğuda, batıda bilim
dînî bir faaliyet olarak görüldüğünden, bilim ve din adamı şeklinde
çok kesin bir ayırım yoktu. Bölünmeler, genelde dindar-dinsiz, âlim-filozof
şeklindeydi. “Bilim”e dönüştürülmemiş ilim, Yaratıcı’nın yeryüzü ve
gökyüzündeki ayetlerini okuyup anlayarak sanattan Sanatkâr’a giden yolu da
temsil ediyordu. 13. asırda Avrupalılar İslâm kaynakları vasıtasıyla Yunan
bilimini yeniden keşfettiklerinde, dönemin ilahiyatçılarından Robert
Grosseteste, hem Lincoln başpapazı hem de Oxford Üniversitesi’nin ilk
rektörüydü. Galileo ve Newton, yaptıkları ilmî çalışmaları, Yaratıcı’nın
varlığını göstermek amacıyla kullanmalarından aldıkları ruhanî hazzı hiç
birşeyden elde edemediklerini yazmışlardı. Ne var ki, batıda tahrif edilmiş
Hristiyanlığı temsil eden kilisenin otoriter uygulamaları ve ortaya çıkan
ilim ve kilise uyuşmazlığı batıda Aydınlanma çağı ile zirveye çıkmış,
bilim ve din birbirinden ayrılmış ve toplumda bilim adamları ve din
adamları şeklinde birbirine düşman yeni sınıflar oluşmuştur. 18. asırdan
itibaren de ilim ve din birbirine zıt yapılanma sürecine girmiştir. Bu
süreçte ilim “bilim” olmuş ve din de maddî dünyadan koparılıp sembolik bir
değer halinde vicdanlara hapsedilmiştir. Batıda 18. asrın sonlarından
itibaren Hristiyanlık yeniden formüle edilerek, insanî değerlerin sembolik
ifadeleri olarak ele alınmış ve maddî dünyadan koparılmıştı. Buna
paralel olarak da ahlâkî ve ruhî bilgi kümelerinden uzaklaşan bilim,
kendini nesnel dünya ile sınırladı. 19. ve 20. asırda batıda ve
batılılaşma sürecine giren toplumlarda birbirine düşmanca tavır
içinde olan bilim ve din adamları toplumun genel karakteristiğini
oluşturmuştu.
20. asra gelindiğinde mekanik fiziğin yıkılıp, atom fiziğinin ön plâna çıkmasıyla bilim ve dinin uyuşamaz oldukları düşüncesinin yanlışlığı gözler önüne serildi. Charles Townes (laser ve maser’in gelişimine katkılarından dolayı fizik dalında 1964 yılı Nobel ödülünü almış kişi) Partikül fizikçisi Carl York ve uzay-zaman konusunda dünyanın sayılı uzmanlarından George Ellis, bilim ve dinin birbiriyle uyuşamaz olduğu düşüncesinin yanlışlığına inanan birinci sınıf bilim adamlarıdır. George Ellis, fizikteki son ilerlemelerin, Allah’ın varlığına en sağlam delil oluşturduğuna inanmaktadır. O, fizikteki temel sabiteler hakkındaki bilgilerimizin, bir plânlayıcı ve organize edicinin varlığına en sağlam delil olduğuna inanır. Çünkü modern fiziğe göre tabiattaki temel sabitelerin çoğu (proton-nötron kütle farkı gibi) son derece sağlam değerlerdir. Eğer bu değerler çok az oranda farklılaşsaydı, dünyamızda biyolojik zenginliğin ortaya çıkması imkânsız hale gelirdi. George Ellis’e göre kâinatın ve tabiatın kuruluşundaki “gayelilik”, açıkça bir gayeye yönelik olarak çalışan bir Plânlayıcıyı göstermektedir. Hayatta sadece nesnel bilgiler yeterli olmamakta ve ahlâkî değerlere ihtiyaç duyulmaktadır. Genişleyen kâinatın izafiliğini tahmin etmeyi ciddiye alan ilk fizikçi Georges Lamitrie hem fizikçi hem de ilahiyatçıdır. Fizikle uğraşan yukarıdaki bilim adamları, fiziğin ve imanın birbiriyle uyuşamaz olduğu düşüncesini çürütmüş yaşayan örneklerdir.
20.
asrın ikinci yarısından itibaren batı toplumlarında bilim ve dini
birbiriyle diyalog sürecine sokan gelişmeler artarak devam
etmektedir. Son yıllarda bilim ve dini birlikte ele alıp değerlendiren
bilim adamları ve ilahiyatçılardan oluşan bu topluluklar, ABD toplumunda
değişik isimler altında organize olmaktadır. Böyle bir topluluğun 1950’li
yıllarda ABD’de kurduğu ilk merkez, Şikago Bilim ve Din Merkezi’dir. Bu
merkezin aynı şehirdeki bir diğer kardeş kuruluşu da, Bilim Çağında Din
Üzerine Enstitü (The Institute on Religion in an age of Science (IRAS)) isimli
bir kuruluştur. Bu iki kuruluş, bilim ve din konusunda İngilizce süreli tek
akademik yayın olan “Zygon; Journal of Religion and Science” isimli
dergiyi ortaklaşa çıkarmaktadırlar. IRAS tarafından düzenlenen
konferansların konuları Bilim ve Dinde Gerçeklik ve Doğruluk; Termodinamik,
Entropi ve Değer Hükümleri gibi mevzulardan oluşmaktadır.
Amerikanın Berkeley şehrinde bulunan Kalifornia Üniversitesi kampüsünde 1981 yılında bu merkezlere, İlahiyat ve Tabiî Bilimler Merkezi (Center for Theology and The Natural Sciences- CTNS) isimli bir yenisi daha eklendi. Merkezin kurucusu Robert Russell, fizik ve ilahiyat dalında uzmanlık yapmış birisidir. Birbirine zıt gibi görünen bu iki ayrı dalda kariyer yapmış Robert Russell, bilim ve dini birbirine zıt gören pek çok kimse için, kafa karıştırıcı bir örnek iken, ilmî düşünce ile dinî inançları birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları olarak gören dindar bilim adamları ve ilahiyatçılar için ise güçlü bir dayanaktır. Robert Russeli, merkezin kuruluş gayesini şu şekilde özetlemektedir:
“Bizler, bilim ve dinin savaş halinde olduğuna inanan bir kültür içinde yetiştirildik. Toplumun iki parçası olan bilim topluluğu ile dinî toplulukları biraraya getirip, birbirlerinin güzelliklerini kendi aralarında değiş tokuş yapmalarını sağlayarak fert ve toplum plânında yeni bir armoninin oluşmasına katkıda bulunmak en büyük gayemiz. Ayrıca, günümüzde hızla yayılan disiplinlerarası yaklaşımların ve kurumlaşmaların müşahhas örneğini uluslararası boyutta bilim ve din için göstermek istiyoruz.”
Russell böyle bir merkezin kurulmasına yol açan gelişmeleri de şöyle özetlemektedir:
“Fizik dalında 1970’li yıllarda Kalifornia Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyordum. Tez danışmanım bana dinî inançlarımı bıraktığım takdirde birinci sınıf bilim adamı olmaya namzet bir kişi olacağımı sürekli söylemekteydi. Bu düşünceler bende aksine dine daha derinden yönelme arzusu uyandırdı. Aynı üniversitenin ilahiyat dalında yüksek lisansa başladım. 1978 yılında Kalifornia Üniversitesinden Fizik dalında doktora derecemi aldım. İlahiyatta yüksek lisans yaptığım için de Birleştirilmiş Kiliseye yetkili olarak atandım. İngiliz Biyolog Arthur Peacocke tarafından kurulan Dindar Bilim Adamları Cemiyeti’ne de üye seçildim. Bu cemiyete pozitif bilim dallarında akademik kariyer yapmış ve aynı zamanda dine ilgi duyan ve dinî eğitim almış kişiler üye olabilmekteydi. Carleton Kolejinde birkaç yıl fizik öğrettikten sonra hayatımda bütünleştirdiğim bilim ve din gerçeğini daha kalıcı hale getirmek için kurumlaştırmaya karar verdim. Çünkü çevremde pek çok kimse ilmî ve dinî olan pek çok şeyin iç içe olduğunu görüyordu ama, bunu bir türlü gündeme getiremiyorlardı. Niyetim, bu insanlara tercüman olmak ve bu düşüncelerin yeşermesini sağlamaktı, içimi dolduran bu arzu, daha sonra “bilim dine düşmandır, din de bilime kapalıdır” şeklindeki yaygın anlayışın yanlışlığını ortaya koymaya dönüştü. Sonunda düşüncelerim ve arzularım bu merkezi ortaya çıkardı.”
Kalifornia’daki
İlahiyat ve Tabiî Bilimler Merkezi, Vatikan Gözlemevi ile
birlikte her yıl, iki defa olmak üzere ortak konferans düzenlemektedir.
Konferansların konusu, “Dünyada Yaratıcı’nın İcraatları” üzerine
olup, konuşmacılar, bilim adamlarından, ilahiyatçılardan ve
filozoflardan seçilmekte, bilimin dine bakan yönleri ve bilim ve dinin
etkileştiği konular müzakere edilmektedir. Meselâ, 1993 yılındaki konferansın
konusu, Kaos ve Komplekslilik üzerineydi. 1991 yılında Kuantum
Kozmolojisi ve Tabiatın Kanunları üzerinde durulmuştu. Bu
akademik faaliyetlerin yanında merkez, halka yönelik olarak seri
konferanslar düzenlemekte, dinî kurum ve kuruluşlarda veya bilim
kurumlarında çalışan kişileri her iki alanda bilgi sahibi yapmak ve bilim-din
ahengini göstermek için seminerler ve yaz okulları tertip etmektedir.
Merkez, akademik seviyede üç ayda bir yayınlanan bir mecmua ile aylık
haber bülteni çıkarmaktadır. Bu merkezin üyesi olan Astrofizikçi ve papaz
William Stoeger (halen Vatikan Gözlemevinde çalışmaktadır) bilim
olarak yaptığımız şeyin, hakikatte, Yaratıcı’nın tabiatta nasıl icraatta
bulunduğunu anlamaya çalışmak olduğunu söyler. Bilimin başarılarının
kâinatta nizam ve mizanla icraatını sergileyen Yaratıcı’nın fiillerini
anlayabilme derecemizle doğru orantılı olduğunu belirtir.
Bilimle dinin etkileşmesini hızlandıran bulgular sadece fizikten gelmemekte, biyolojik bilimler, özellikle genetik, dinî ve ahlâkî boyutu olan mes’eleleri uygulamaya koymaktadır. Bu noktadan merkez, ABD’nin Milli Sağlık Enstitüsü(NIH) tarafından finanse edilen üç yıllık bir projeyi ele almış ve yürütmektedir. Projenin konusu, insanın gen haritasını ortaya çıkarma çalışmalarının (insan kromozomlarında genleri deşifre etme) dinî ve ahlâkî yansımalarının neler olabileceği üzerinedir. Projede genetik konusunda uzman bilim adamları, ilahiyatçılar ve pedagoglar görev almaktadır. Projenin hedefleri, aşağıdaki hususları aydınlığa kavuşturmaktır:
1- Genetikle alâkalı problemlerin ve konuların ne olup olmadığını dinî kurumlara ve cemaatlere anlatma stratejileri geliştirme.
2-Dindar kimselerin kendilerine danışmaya gelen kişilere, dinin muhtevasına sadık kalarak, bütünlüğünü ve anlamını bozmadan ilmî meseleleri nasıl anlatacaklarını öğretmek. Çünkü dinî metinlerde ilmin husûsî konulan karşısında pratikte nasıl yapsa bir tavır alınacağı çok net belirtilmediği için bunların acilen uygun şekilde tefsir edilmesi gerekmektedir. Zira bilimin ürünleri giderek artan miktarlarda hayatımızda kullanım alanı bulmaktadır.
3-“Cüzî iradeyi ve şuuru genetik bilgi ve program” içinde nereye yerleştireceğiz gibi soruların açıklığa kavuşturulması.
4- Bir grup biyolog tarafından benimsenen, “insan, DNA tarafından kodlanmış biyolojik makineden(genlerden) başka bir şey değildir, düşüncesine karşılık insanın sağlıklı veya hasta olacağının genetik bilgi ile çevrenin karşılıklı etkileşiminin neticesinde belirlendiği görüşünü birlikte sorgulama. İç ve dış çevre faktörlerini hesaba katmadan tek başına genetik bilgi ve programın belirleyici olamayacağı biyologlar arasında hâkim görüş olmasına rağmen, projeyi yürüten ekibin başkanı Peters, bu iki boyutlu yaklaşımın da eksik olduğuna inanmaktadır. O, insanı ortaya çıkaran ve durumunu sürekli belirleyen üç unsurun olduğuna ve bunların sürekli birbirleriyle etkileştiklerine inanmaktadır. Bunlar, genetik bilgimiz, iç ve dış çevre ile, irade melekemizdir. Herşeye rağmen kararlarımızı veren genler değil, bizdeki ruhun fonksiyonu olan iradedir. Cüzî irade sadece genlerin ve çevrenin etkileşiminin bir sonucu mudur? İşte bu noktada dinin tanımları ve açıklamaları biliminki ile birlikte ele alınmalıdır ki, sağlıklı stratejiler geliştirilebilsin. Dolayısıyla, sorumluluk hissiyle birlikte cüzî iradenin anlaşılması çok önemli olmaktadır. İnsanoğlu sadece programlanmış bir makine ise ve bizim hasta veya sağlıklı olacağımız sadece genlere bağlı ise, sorumluluk duygusunu nereye koyacağız?
Peters’a göre, bütün bu soruların sağlıklı çözümü iki ön şartın yerine getirilmesine bağlıdır. Birincisi, İlahiyatçıların bilimi ve onun verilerini, ürünlerini ciddiye alıp, doğru şekilde değerlendirebilmeyi öğrenmeleri. İkincisi, aynı şekilde bilim adamları da dine ve onun meselelerine soğuk durmayı bırakmalı ve dini anlamaya çalışmalı, dinin prensiplerini ilmin ışığında nasıl hayata geçirebilecekleri konusunda düşünmelidirler. Bu iki şartın batıda gerçekleşmeye başladığı yönünde önemli işaretler var. Bütün dünyada genel kamuoyu ve akademik çevrelerde eline duyulan ilgi giderek artmaktadır. Tabiî Bilimler ve İlahiyat Merkezinin yönetim kurulu başkanı ve Kalifornia’da Hristiyan felsefesi doçenti olan Nancey Murphy, bu konuda şu hatıratını nakletmektedir:“1992 yılında Berkeley’de Kalifornia Üniversitesinde, Fizikçi Paul Davies ve Roger Penrose ile birlikte bilim ve dinin etkileşimini tartışmak üzere bir panele katıldım. Yaklaşık 2000 kişi bu paneli kesintisiz izledi. 20 yıl önce doktora yaparken böyle toplantıların düzenlenebilmesi ve bu kadar dinleyici bulması imkânsızdı ve bu bilime ihanet olarak görülürdü. Yine aynı şekilde Bilimin ilerlemesi için Amerikan Cemiyetinin (American Association for Advancement of Science- (AAAS) 1993 yılı toplantısında birkaç oturum bilim ve dinin etkileşimine ayrılmıştı. En fazla ilgiyi de bu oturumlar görmüştü. Hatta ilgiyle izlenen bu oturumlar karşısında bazı bitim adamları rahatsız olmuşlar ve dinin ülkenin böyle geniş katılımlı bir bilimsel toplantısında ne işi olduğunu mırıldanmaya başlamışlardı. Ayrıca birçok arkadaşımın ve benim gözlemlerim, son yıllarda bilim adamlarından dine ilgi duyanlarının sayısının giderek arttığıdır.”
Bu tür faaliyetler özellikle bilime ters düşmüş, tahrif edilmiş bir dinin temsilcisi (Hristiyanlık)olan bu insanlar için ayrı bir öneme sahiptir. Bizim dinimiz, değil bilime ters düşmek aksine her zaman ilmi ve ilmî düşünceyi desteklemiş ve herşeyin netice itibariyle ilme bağlı olduğu hakikati üzerinde sürekli durmuştur. Ama ne var ki, son iki-üç asırdır batının tesiri altında kalan aydınımız Hristiyanlık için kurulan darağacında İslâm’ı mahkûm etme yanlışlığına düşmüşlerdir. Burada bahsedilenler, insanlığa tekrar bilim ve dinin birlikteliğini göstermek için batıda yapılan faaliyetlerden bir demettir. Benzeri faaliyetler, 5-6 asırdır bilimi terketmiş ve aydını dine küsmüş İslâm dünyası için de söz konusu olup bizim dünyamızda da çözülmeler başlamıştır. Aydınımız kendi dinlerine dönmeye başlamışlardır. Tahrif edilmiş bir dinin mensubu insanların faaliyetleri bu kadar ilgi görüyorsa, elinde Kur’an gibi ebedî bir hakikati taşıyan bizlerin bu konuda yapacağı faaliyetlerin neticelerinin ne olacağını siz düşünün! Bizler iki kere iki dört eder derecesinde inanıyoruz ki, 21. asırda bütün insanlık ilimlerin diliyle ve işaretleriyle dine yönelecek, bu yöneliş ilmin ışığında ve onun nimetleriyle olacağı için önceki asırlardan çok farklı ve daha muhteşem olacaktır. Bu noktada bize düşen târihî görev ise, bu olumlu değişim ve dönüşümü hızlandıracak faaliyetlerde bulunarak, kaderin yoluna su serpmek olmalıdır.
KAYNAK:
-Wertheim M..,(1994). Science and Reigion: Bluring the baundaries. OMNI vol. 17(1) October-1994. USA. sh:37-43