Sızıntı Arşivi

Ağustos 2003 · s. 341 · 7 dakikalık okuma

Kuantum-İzafiyet Teorisine Doğru

M. Ali Altayhan · Dr. · Fizik


Fizik tarihinin çalkantılı dönemine girildiğinde Einstein, kuantum mekaniğinin temelinde bulunan Heisenberg'in "belirsizlik" prensibini kabul etmiyordu. O: "Yaratıcı zar atmaz!" diyerek, Yaratıcı'nın tabiatta yarattığı olayların tesadüfen meydana gelemeyeceğine, deterministik bir şekilde, önceden belirlenen bir plan dahilinde gerçekleşmesi gerektiğine inanıyordu.

Einstein; Podolsky ve Rosen'la beraber geliştirdikleri EPR çifti (Einstein-Podolsky-Rosen pair) teorisiyle aslında kuantum fiziğinin bir yanılgı olduğunu göstermeye çalışmıştı. Halbuki ondan yaklaşık 30 sene sonra Bell tarafından oluşturulan eşitsizlikle tabiattaki hadiselerin bir plan, program ve düzen içinde, nasıl gerçekleştiğinin cevabı aranmaya başlandı. Ancak bu eşitsizliğin ortaya konmasından sonra yapılan bir deney, bu eşitsizliği doğrulamadı. Belki de en değerli bir fizik yanlışıydı Bell Eşitsizliği. Bu yanlışlıkla çok şey öğrenildi. Yapılan deneyin sonuçlarıyla, Bell Eşitsizliği tutarlılık göstermiyordu. Ayrıca bu eşitsizliği oluşturan varsayımlar, maalesef tabiatta gözlenmiyor, sadece akla uygun bir tutarlılık gösteriyordu.

Bu eşitsizlikte kullanılan iki varsayımdan birincisi (lokalite); kainatın farklı iki noktasında aynı anda meydana gelen iki olay birbirinden fiziki olarak bağımsızdır. İkincisi (realizm) ise, tabiatta bulunan mikro-aleme ait bir parçacığın birtakım özelliklerini, (mesela, momentum, konum gibi) öğrenmek istediğimizde o parçacığın bu özelliklerinin değerinin mutlak olduğuna inanmamızdır.(1) Bu iki varsayım birlikte yerel gerçeklik (local realism) hipotezi olarak da bilinmektedir.

Fiziğin en uç noktalarından sicim teorisine (string theory) bu iki varsayım açısından bakabiliriz. Elimizde belli uzunlukta bir sicim olsun. Bu sicim tek başına hiçbir mana ifade etmez. Fakat bundan yapılan gitar veya bağlama telini düşünelim. Bu sicimin farklı titreşimlerinden (vibrasyon) değişik notalar elde edilir. Titreşim olmadığı sürece, o sicimin hangi notayı ifade ettiği anlamsızdır; fakat bizim belirlediğimiz bir titreşim şekline göre, değişik notalar çıkartılabilmektedir. Veya kuantum mekanik ifadesiyle, biz bir şeyi ölçmek istediğimizde, aslında bir şekilde onunla temas kurup bu etkileşimin sonucu olarak ortaya bir şeyler çıkarır ve bu ölçtüğümüz değeri, o parçacığa atfederiz. Bu yüzden aynı teli kullanarak birçok notayı çıkartabiliriz; kuantum mekanik ifadesiyle, aynı parçacık için her ölçümde muhtemel sonuçlar kümesinden bir değer elde ederiz. Bu ise mikro ve makro alemi anlamaya çalışan insanın niyet ve nazarının önemine işaret eder. Çünkü araştırma yapan insanın niyeti ve bakış açısı, ölçümlere ve gözlemlere tesir eder. Buna algıda seçicilik teorisi denir. Kuantum mekaniğindeki ölçüm ile sicim örneğinin ayrıldığı nokta ise şudur: Sicimden çıkaracağımız notaları biz niyet ve algılarımız ışığında belirleyebiliriz; ama kuantum seviyesindeki parçacıklardan (daha çok mümkünatı vücut mertebesinde) alacağımız sonuç ise, nisbeten belirsizdir. Sicimden herhangi bir nota çıkarmasak da o hala bizim boyutumuzdadır (harici vücut giymiş), ama kuantum parçacıkla onun varlık seviyesinde doğrudan temas kurmadıkça onun ne olduğu, nerede olduğu, hangi boyut ve belki de zamanda olduğu konusunda kesin bir fikrimiz yoktur. Zira her şey O'nun planı ve programı dahilindedir. Biz bilmesek de, her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.

Bell Eşitsizliği'ndeki birinci varsayım derinden düşünülüp arka plana inilirse, aslında Einstein'ın özel izafiyet teorisiyle bu varsayımın bağdaştığını görürüz. Çünkü, özel izafiyet teorisine göre tabiatta hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla kainatın birbirinden çok uzakta bulunan iki noktasında meydana gelen iki farklı olayın birbiriyle alakası olamayacağı akla yakın gözükmektedir. Yani, iki olayın birbirine bağımlı olabilmesi için mutlaka bir şekilde aralarında bir haberleşme olması gerekir. Bu haberleşme de ışık hızından daha hızlı gerçekleşemeyeceğinden bu iki noktada aynı anda gerçekleşen iki farklı olay birbirinden tamamen bağımsızdır. Aralarında haberleşmenin olmadığı birbirinden bağımsız sonsuz parçacık nasıl olur da 15 milyar senedir aralarında mükemmel bir haberleşme sistemi geliştirmiş olabilir?

Atomlar (zerreler) arasındaki bu haberleşme sistemi, İslam'ın ontolojik kainat görüşündeki Levh-i Mahfuz'la bağlantılı olabilecek bir mahiyettedir. Kriptoloji ile ilgilenenlerin çok iyi bildiği gibi iletişimde güvenilirlik ve gizlilik esastır. Bilim adamları bunu sağlayabilmek için çok kompleks şifreleme usulleri geliştirip, birtakım protokoller tanımlamışlardır. Mesela bu şifreleme metotlarından biri RSA kripto sistemidir. RSA birçok bankacılık sisteminde kullanılmakta olup, çok basamaklı bir sayıyı asal çarpanlarına ayırmaktaki zorluğa dayanmaktadır. Mesela, 1000 basamaklı bir sayıyı asal çarpanlarına ayırmak göründüğü gibi kolay değildir. Bu işlem günümüzün en hızlı bilgisayarları ile dahi kainatın tahmini yaşından fazla zaman gerektirmektedir.(2)

Bunun yanında ayrıca ilave protokoller de tanımlanmıştır. Mesela mesajlar herkesçe ortak mesajı gönderme anahtarı ile şifrelenip alıcıya gönderilir, alıcı da sadece kendisinde bulunan özel şifre anahtarıyla mesajı çözer. Peki anahtar dağıtımı nasıl yapılmalı ki, güvenlik ve gizlilik prensipleri sağlanabilsin? Cevap: Önceden tanımlanma...

Parçacıkların birbirleriyle devamlı olarak haberleşmelerini sağlayabilmek için iki ihtimal vardır: Birincisi, parçacıkların aralarında geliştirmiş oldukları bir tür haberleşme (telepati gibi) metodu ile iletişim kurmalı ve bu iletişim sonsuz hızlı olmalı ki, aynı anda meydana gelen iki olay birbirleri ile gelecekte asla çelişki meydana getirmesin, uyum içerisinde olsun. Bir an için bu haberleşmenin sağlanamadığını düşünelim. Bu durumda kainatın 15 milyar yıldır mükemmel bir uyum içinde, adeta bütün parçacıkların birbirlerinden ve yaptıklarından haberi varmış gibi hareket etmeleri mümkün olabilir mi? Mesela kainatın yaratılışına ait ileri sürülen teorilerden biri olan Big Bang'ı düşünelim. Bu patlama teorisine göre, zamanın çok kısa bir anında, çok miktarda enerji maddeye dönüşüyor ve bugünkü gezegenimizi, galaksileri meydana getiriyor. Bugünkü uzayın içinde ne varsa tamamı bu patlamanın sonrasında meydana geliyor. Bu patlamayla içinde bulunduğumuz kainat yaratılıyor, genişliyor, genişledikçe oluşuyor, oluştukça genişliyor. Hatta artan bir hızla genişliyor. Peki nereye doğru gidiyoruz? Başı boş muyuz? Bizi ne gibi sürprizler bekliyor? Parçacıklar, başlangıçtan beri, kainatın bu genişlemesi veya Kur'an'ın ifadesiyle "göklerin yükseltilmesi" sırasında birbirleri ile haberleşme içindeler miydi?

Kur'an: "Allah, O Zat-ı Akdestir ki, gökleri görüyorsunuz, dayanak olmaksızın yükseltilmiştir; Sonra arş üzerine istivada bulunmuştur ve Güneş'i de, Ay'ı da musahhar kılmıştır ki, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Ta ki Rabb'inize kavuşacağınızı yakinen bilesiniz."(3) diyor.

Bu durumda, eğer parçacıklar iletişim içindelerse, belirlenmiş bir gayelerinin olması gerekir. Bu da, hiçbir şey tesadüfe bırakılmıyor, demektir. Zaten Kur'an'ın başka bir ayetinde de: "Semayı yükseltti ve mizanı vaz'etti."(4) denerek, gökyüzünün genişletilmesinin de nice hesap ve ölçüye dayandığına işaret edilmektedir.

Bir an için bütün parçacıkların tesadüfen hareket ettiğini ve mizanın olmadığını düşünelim. Bu durum, bu parçacıkların birbirini dinlemediği ve aralarında haberleşme olmadığı manasına gelir. Yani hiçbir parçacık birbirinin durumunu ne biliyor, ne bilmek istiyor, ne de tedbir alıyor. Peki nasıl bir netice beklenir? Anne karnında nasıl dünyaya geldiğimizi, dokuların birbirinden habersiz gelişip farklılaşması ve kainatın en şerefli varlığının nasıl ahsen-i takvimde yaratıldığını düşünelim. Bunu Kur'an şu ayetlerle ifade etmektedir: "O Allah ki, yaratandır, en güzel bir biçimde kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz ve Hakimdir."(5)

Bütün bunların yanında bir de kainatın nasıl bu hali aldığını, yağmur bulutlarının nasıl zamanı geldiğinde, olması gereken yerde olduklarına bakalım: "Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır."(6)

Kainattaki atomlar arasındaki bu haberleşmenin kurulabilmesi, bilinen fizik kaidelerine aykırı gözükmektedir. Bu durumda ancak ikinci ihtimal söz konusu olabilir. Yani parçacıklar ve hareketlerinin, gelecekteki davranışları harici vücut giymeden önce İlm-i İlahi'nin bir defteri olan Levh-i Mahfuz'da takdir edilmiş olmalıdır. İşte biz bu önceden tanımlanmış müthiş protokole "İmam-ı Mübin Defteri" diyoruz. Bu protokol öyle gizli ve güvenlidir ki, Allah'tan başka hiçbir güç, düzen ve ahengi oluşturan bu haberleşmenin bozulmasına sebep olamaz. Yaratıcı'dan başka hiçbir güç, kainatta parçacıklar arasında müthiş bir haberleşme ile gerçekleştirilen "göğün genişletilmesini" durduramaz. Allah (cc) halife olarak yarattığı insana bu şifreleri, bizce meçhul ama Levh-i Mahfuz'da takdir edilmiş sınırlar dahilinde çözme ve böylece eşyaya şekil verme istidadı ve izni vermiştir. Yeter ki O dilesin, O istesin. İnsanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.

Fizikte yapılan pek çok çalışma, uzayın herhangi iki ayrı noktasında aynı anda meydana gelen iki olayın bağlantılı olabilmesinin, gayet makul, hatta gerekli olduğunu göstermiştir. İslam'ın ontolojik kainat görüşü zaviyesinden kuantum fiziğinin geldiği nokta, varlığın henüz tam harici vücut giymemiş (mümkünat seviyesinde) varlık mertebesi olan mikro-alemi ve/veya alem-i misali açıklayan mevcut en iyi modeldir. Dolayısıyla kuantum fiziği, sadece hakikatin bir kısmını gösterir. Halihazırda kuantum teorisiyle izafiyet teorisini birleştiren yeni bir teori geliştirilebilmiş değildir. Kuantum ve izafiyet teorilerinin tedaileri, bazı bilim adamlarının hayal güçlerini geliştirmelerine vesile olmuştur. Mesela günümüz fiziğiyle neredeyse imkansız gibi gözüken zaman yolculuğu ve cisimlerin ışınlanması gibi fizikçilerin rüyası haline gelmiş buluşlar, belki de geliştirilecek olan kuantum-izafiyet teorisi ile hayat bulacaktır.