Sızıntı Arşivi

Ağustos 2003 · s. 338 · 8 dakikalık okuma

Keramet - 1

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Keramet-1
Bu bölümde Zümrüt Tepelerin konusu sadece keramet olacaktı; ancak onunla mucize arasında, cereyan ve zuhur keyfiyeti açısından ciddi bir paralellik bulunduğundan, kuşbakışı da olsa evvela "mucize" deyip sonra esas konuya geçmeyi düşündük.

aciz bırakmak, acze düşürmek manalarına gelen "i'caz" sözcüğünden türetilmiş "mucize" nübüvveti tasdik, dini teyid ve mü'min kalblerde itminan hasıl etmeye matuf, peygamberin eliyle Allah'ın yarattığı harikulade hal, olağanüstü söz ve tavır demektir; bu hal ve tavrın nübüvvet davasına iktiran etmesi de onun en önemli şartıdır. Kur'an-ı Kerim, Sünnet-i Sahiha ve kütüb-ü salife, enbiya-i izama ait pek çok mucizeden bahseder ve onlara inanıp inanmamanın akıbeti ile alakalı bir hayli de örnek sergiler. Ben şimdilik o hususa temas etmemeyi düşünüyorum.

Keramete gelince o, ihsan, lütuf, cömertlik manalarına gelen "kerem" kelimesinden türetilmiştir ve Allah'ın halk etmesiyle hak dostlarından sadır olan fevkalade hal, söz, davranış, nazar, teveccüh ve tesir demektir. Biraz daha açalım: Peygamberlik davasına mukarin fevkalade hallere şeriat lisanında "mucize"; hak bir dine mensup ve "tezkiye-i nefis", "tasfiye-i kalb"e muvaffak olmuş bir veliden sudur eden olağanüstü hale/hallere "keramet", iman ve amel-i salihe iktiran etmeyen böyle harika bir hal, söz ve tavra da "istidraç" denilegelmiştir ki, bu son husus bazen herhangi bir dine mensup olmayan fasık ve facir kimselerin eliyle de ortaya konabilir ve bu onlar için Allah'ın bir mekri, başkaları için de bir imtihandır.

Diğer bir ifade ile keramet, Allah'ı seven, O'na itaat eden ve O'nun tarafından da sevilen veli kullara, mucizenin gölgesinde bahşedilmiş ekstra bir ikram ve peygambere ittibaa Cenab-ı Hakk'ın özel teveccühünden ibaret bir harikadır. Ehlullah, böyle bir harikayı, tıpkı mucizeler gibi manevi ve kevni keramet diye iki bölümde ele almışlardır:

1. Manevi keramet ki, ehlullaha göre kamil iman, salih amel, sağlam marifet, yürekten muhabbet ve Hakk'a tam merbutiyetten ibaret bir haldir ve keramet dendiğinde hak dostlarının büyük çoğunluğunun üzerinde durduğu da işte bu tür bir ikram-ı ilahidir. İlimdeki bereketi, irşattaki müessiriyeti, Hakk'ı sevip sevdirmedeki gayreti, ruh-u revan-ı Muhammedi'nin (aleyhi ekmelü't-tehaya) dört bir yanda şehbal açması istikametinde ortaya konan azm ü ikdam ve performansı da bu kabil ikramlar içinde zikretmek mümkündür.

2. Kevni kerametlere gelince onlar; az bir yiyeceği çoğaltma, hiçbir şey yiyip içmeden günlerce aç durabilme, çok kısa bir zamanda oldukça uzun mesafeleri kat etme; havada uçma, batmadan suda yürüme; uzaktan bazı cisimleri hareket ettirme ve benzeri şeylerdir ki, bunların hiçbiri hak dostlarınca birer meziyet kabul edilmemiş; hele asla arkalarına düşülmemiş ve kendi kendine talepsiz gelenlerin de elden geldiğince gizli tutulmasına çalışılmış; hatta Hak kapısının sadık bendeleri çok defa böyle bir harikanın istidrac da olabileceği endişesiyle tevbe, inabe ve evbe ile Allah'a teveccüh etmiş ve halis tevhid adına "ahd ü peyman" yenilemesinde bulunmuşlardır. Dahası, bunlardan bazıları, kevni kerametleri çocukları eğlendiren oyunlara benzetmiş ve onlara iltifat etmeyi asla düşünmemişlerdir. Ahmed Rufai Hazretleri bu tür harikaların, kadınların aybaşı hallerini gizledikleri gibi gizlenmesi lazım geldiğini söylemiş ve daha çok Sünnet yolunu nazara vermiş; benzer bazı büyükler ise, daha da ileri giderek, havada uç

mayı, batmadan suda yürümeyi birer hayvani tavır olarak görmüş ve asıl kerametin kesintisiz Allah'ın rızasına müteveccih bulunmada olduğunu ifade ederek bunun dışındaki bütün fevkaladeliklerden iradi olarak uzak durmaya çalışmışlardır; çalışmış ve "Allah'ım, sırrımı Zatına aşina kıl ve beni sırlarının aşinası kılarak imtihan etme" demiş, adeta, iman, marifet ve muhabbetin dışındaki bilumum harikulade hallere ve hatta zevk-i ruhani gibi mazhariyetlere karşı kapalı kalmayı tercih etmişlerdir.

Gerçi kerameti de, bir teveccüh ve bir ikram-ı ilahi olarak görüp hamd ü sena vesilesi yapmak mümkündür; ama, müzekka olmayan nefisler için böyle bir şeyin fahre, gurura badi olması da her zaman ihtimal dahilindedir. Bu itibarla da, şayet Allah'a yakın durmanın bir semeresi sayılan böyle bir ikram ve ihsan bazı ahvalde Hak'tan uzak düşmeye sebebiyet veriyorsa, O'nun yakınlığı hatırına manevi hazlar dahil, O'ndan gayrı her şeyden kalben uzak bulunmaya çalışmak, daha az hatarlı olsa gerek.

Mucize ise öyle değildir, her şeyden evvel o, peygamberlik davasında nebinin doğruluğunu tasdik, hasımları ilzam ve dostları da teyide matuf olduğundan risaletin ruhuyla alakalıdır ve sahib-i risaletin onu iş'ar ve izhar etmesi lazımdır. Zira nübüvvet davası dinin temel esası, diyanetin de en önemli dayanağıdır. Mucize ise, işte bu esası iş'ar ve bu dayanağı tenbih etmek için ortaya konmuştur ve dolayısıyla da ilzam edici bir mahiyeti haizdir. Ayrıca mucizenin; mü'minleri teyid ve takviye etmesi, böyle bir harikanın müşahedesi İslam'ı seçecek fıtratlar için bir delil, bir işaret olması, münkirlerin de bahanelerini ellerinden alması ve onların seslerini kesmesi gibi daha başka faydaları vardır; bu itibarla da kerametin aksine onun izharı zaruridir.

Bugüne kadar, mucizenin mana, muhteva ve türleriyle alakalı bir hayli "Delail" yazılagelmiştir -On Dokuzuncu Mektup'u da bu tür Delail'den saymak mümkündür- ve bunların hemen çoğu da mevsuktur. (Efendimiz'le alakalı mucizeleri merak edenler onlara müracaat edebilir.) Biz şimdilik burada Mevlana Şibli'nin Asr-ı Saadet serisinden -tercümesi Ömer Rıza Bey'e ait- Efendimiz'in ruhani hayatıyla alakalı bir bölümü özetleyerek arz etmenin yeterli olacağını düşünüyoruz. Şibli şöyle diyor:

"Maddi alemin muttarid hadiselerinden sayılan gündüzleri gecelerin, baharları da kışların takip etmesi, baharda yazda çiçeklerin açılması, ağaçların meyve vermesi; semada yıldızların ahenkli ve bir hesaba bağlı hareket etmesi gibi kanunlar ve disiplinler olduğu misillü, ruhaniyat alemlerinin de kendilerine göre bir kısım kanunları ve kuralları vardır; evet, güneş, ay, yıldızlar ve yerküre üzerindeki hadiseler, onlarla alakalı vaz'edilmiş kanunlar çerçevesinde hep bir ıttırad arz ettikleri gibi hidayet-dalalet, rahmet-azap, risalet ve ona müteallik hususlar da ilahi bir kısım kurallara mukarin olarak cereyan ederler: Peygamberler Allah tarafından seçilir ve O'nun tayin buyurduğu zamanlarda gönderilirler. İnsanlar onları ya kabul eder veya tekzibde bulunurlar. İnananlar kurtulur, inanmayanlar da haybet ve hüsrana uğrarlar. Böyle bir mücahede esnasında Allah, bizim idrak ve anlayışımızın çok çok üstünde, seçip gönderdiği o üstün insanların elleriyle bir kısım harikalar yaratır/yaratmıştı...

Ne var ki biz, baharda çiçeklerin nasıl var olduklarını, nasıl açtıklarını; ağaçların nasıl bizim ihtiyacımız olan meyveleri verdiklerini; yıldızların neden belli yörüngelerde hareket ettiklerini; ağaçların niye tohuma dayandığını, tohumların nasıl meydana geldiğini ve aldığımız gıdalarla bünyelerimiz arasındaki sırlı alış verişi tam bilemediğimiz gibi, peygamberlerin de neden peygamber olarak seçildiklerini, neden değişik zaman dilimlerinde gönderildiklerini, işin "hakikat-i nefsü'l-emriye"sine uygun olarak anlayamayız; biz ancak, belli zamanlarda, belli kavimlere peygamberlik vazifesiyle belli kimselerin seçilip gönderildiğini ve onların bir kısım inkılaplar gerçekleştirdiklerini.. ve ısrarla iman, islam gibi esaslar üzerinde durduklarını bilebiliriz.

Haddizatında peygamberlerin peygamber olarak zuhurları dahi birer mucizedir; evet, onların her halleri ve tavırları nübüvvetlerine sessiz birer şahit gibidir. Gözleri açık olanlar çok defa başka herhangi bir hususiyete ihtiyaç hissetmeden onları hemen anlayabilmiş; sağır olmayanlar mesajlarından onları tanıyabilmiş ve akıllarını kullananlar da mutlaka onları tasdik edegelmişlerdir. Hemen her devirde bu ölçüde duyan, gören ve idrak edenlerin yanında, bir hayli de düşük seviyeli kimseler olmuştur. İşte Allah, idrak ufukları böyle olanları da mahrum etmemek için peygamberlerin elleriyle onları irşad ve münkirleri de ilzam ve ifham edici bir kısım harikalar yaratıp ortaya koymuştur. Zaten mucizeler de daha çok bu gibi hususlara ve bu tür insanlara karşı izhar ediliyordu. Yoksa, siret, ahlak ve karakterleri itibarıyla peygamberleri tanıma bahtiyarlığına ermiş olanlar arasından hiç de mucize talebinde bulunan çıkmamıştı. Hazreti Musa karşısında Harun ve Yuşa gibi müstesna fıtratlar; Hz. İsa çevresindeki bir kısım havariler ve Efendimiz'in ashabından "sabikun-u evvelun" hiçbir zaman mucize isteğinde bulunmamış; onları sadece sıdkları, güvenilirlikleri, tebliğ hassasiyetleri, masumiyetleri, yanıltmayan fetanetleri, halkla muamelelerindeki istikametleri, başkaları için yaşama cehdleriyle tanımış ve tasdik etmişlerdi. Evet, bunların mucize istekleri olmamıştı; istemedikleri halde zuhur eden harikulade halleri de Cenab-ı Hakk'ın bir teveccühü sayarak daha bir şahlanmış ve artan bir güvenle yürümüşlerdi yollarına.

Nemrudlar, Firavunlar, Ebu Cehiller ise sürekli mucize isteyip durmuş; ama, narın "berd ü selam"a dönüşmesi, üzerlerine tufanların gelmesi; her tarafı çekirge, kurbağa, haşerenin sarması; suların kan gölüne dönmesi ve ayın parçalanması... gibi mucizeleri gördüklerinde de "sihir" deyip yine temerrütlerine devam etmişlerdi. Şüphesiz bu mucizeler sayesinde, Hazreti Musa karşısındaki sihirbazlardan, Hazreti Mesih'e yakın duran havarilerden ve Peygamberimiz'i görme şerefine eren bahtiyarlardan bir hayli iman eden de olmuştu; ama, inkarcılar da inkarlarında kararlıydılar. Ne var ki, bu türlü olağanüstü ilahi icraat sayesinde imanı daha bir güçlenen, yakin seviyesi yükselen ve itminanları artan insan sayısı az değildi."

Şibli mucizelere, onlarca sayfa ayırarak çok ciddi tahşidatta bulunduktan sonra, konuyla alakalı değişik çevrelerden gelen itirazlara da cevaplar verir ve düşüncelerini -üslup bize ait- şöyle hulasa eder:

1. Mucize, peygamberlik sıfatlarını haiz, nübüvvet seciyesiyle serfiraz mümtaz bir insan vasıtasıyla yaratılan ve meydana geldiği şartlar itibarıyla esbab ve ileli idrak edilemeyen harikulade bir hadisedir.

2. Bu gibi vak'alar olağanüstü olsalar da imkansız değillerdir; meydana geliş keyfiyetiyle ender görülseler de Kudret-i Namütenahi tarafından yer yer izhar buyurulmuş ahvaldendirler.

3. Gerçi bu tür hadiseler, bildiğimiz tekvini emirler gibi bir ıttırad arz etmezler; ama, o ıttırad biraz da bizim bakış ve değerlendirmelerimizle alakalıdır. Aslında, kainatta halk, ibda', inşa, ihya, imate adına vuku bulan her şey birer mucizedir; ancak, enbiyanın eliyle ortaya konan harikaların cereyan çizgisi farklıdır.

4. Ayrıca iman, her zaman harici bir tesirat ile vücuda gelmez; görme başka, ihata etme başka; bunları insafla değerlendirmek ise tamamen başkadır. İnanmaya gelince o, önyargısız bakıp değerlendirebilen insanların vicdanlarında ilahi meşietle parıldama hususiyetini haiz bir ruh ve bir manadır. Sırf zahiri sebeplerle onu iş'ale de kimsenin gücü yetmez.

5. Kalbde böyle bir ruh ve mananın meydana gelmesi, biraz da gaybe imana açık olmaya bağlıdır. Mütekebbir mütemerritler, zalim münkirler, çarpık yorumcular ve batıl taklitler ağında emekleyip duranlar ekstra bir inayet olmazsa asla inanamazlar.

6. Bir vicdan gaybe açık duruyor ve inanmaya da hazırsa, artık o, mucizeye de inanır, onunla verilmek istenen mesaja da.

(Asr-ı Saadet, cilt: 3 Peygamberimizin Ruhani Hayatı)