Temmuz 1996 · s. 281 · 2 dakikalık okuma
Kitaplar Arasında

Çok şey gibi, gözyaşlarını da unuttuk, hatta onları küçümser hale geldik. Ağlamamak bir meziyet gibi kabul edildi, ne de olsa erkek adam olmanın bir gereğiydi ağlamamak...
Oysa ağlamamak kazanç değildir, bir kayıptır. Çünkü gözyaşı, içimizdeki canlılığın ve yaşıyor olduğumuzun göstergesidir.
Gözyaşları, düşüşü ifade etmiyor; daha çok, nefsini bilmenin, bir şeylerin farkına varmanın, kalp merkezli bir silkinişin ve istenen noktaya doğru yürümenin, yani büyümenin işaretidirler; onlar, incelmiş gönlün, saflaşmış ruhun, hayvaniyeti bırakmış kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş insanın konuştuğu bir dilin kelimeleridir.
Tarihteki bütün harabelerin arka planında ise, katılaşmış, kire ve pasa boğulmuş bir gönlü ifade eden göz kuruluğunu görüyoruz. Evet, ağlamayanlar her zaman ağlattırmışlar... Gözyaşları ise, medeniyet kurma güç ve inceliğine sahiptir. Ve biz öteden beri hep gözyaşlarının akıcılığında durmuşuz; ileriye dönük adımlarımız, dikey ve yatay büyümelerimizin hemen hepsi gözyaşlarıyla büyümüş. Ömer Öztürkmen bu sebeple bir “Gözyaşı Medeniyeti”nden bahsedebiliyor.
Araştırmacı-Yazar Ahmed Özer, nicedir unuttuğumuz, küçümsediğimiz “Gözyaşları Dünyası”nın perdelerini aralıyor. Doğrusu, “bu gözyaşı da ne?” diyenlere haklı bir cevap veriyor. Asr-ı Saadetin gözyaşları, kitabın ilk bölümünü oluşturmuş. İkinci bölümde yazar, okuyucuyu, Bediüzzaman Said Nursi’nin gözyaşı tepelerinde dolaştırıyor. Kitabın üçüncü bölümünde ise, Süleymaniye’de bir hüzün koridoruna giriyorsunuz; bu koridorun bir yerinde diz çöküp, hal yamaçlarında gözyaşı döken bir sineyle birlikte, “Gözyaşı Medeniyeti”nin sayfaları arasında dolaşıyorsunuz.
İslam’ın doğuşuyla beraber Kuran-ı Kerim, insanlığın ilgi alanına girmiş ve hala bu ilgiyi haklı olarak görmeye devam ediyor. İnsanlık tarihinde belki de en çok konuşulan, okunan ve hayata ışık tutan kitap o olmuştur.
Kur’an, her kişi ve grubun ya fikrine istikamet vermek veya desteklemek için müracaat ettiği ilk kaynak olmuştur. Tasavvuf ehli de, ayet ve hadislerden yola çıkarak, engin İslam kültürünün kollarından birini oluşturmuş ve bu arada ayetlere farklı anlamlar vermişlerdir.
Yrd. Doç. Dr. Abdülhakim Yüce tarafından kaleme alınan “Razi’nin Tefsirinde Tasavvuf’ kitabı, bu konuyu incelemiş. Felsefe, kelam, tıp, astronomi vb. asrının bütün müsbet ilimlerini öğrenmiş ve haklarında eserler kaleme almış, hata ekoller geliştirmiş Razi’nin taaavvuf karşısındaki tutumu ele alınmış. İslam kültür tarihinde önemli bir yer işgal eden Razi’yi, şimdiye kadar pek ele alınmamış olan tasavvufi yönüyle böylelikle tanıma imkanını yakalamış oluyoruz.
Tefsir ve Tasavvuf ilişkisi, Razi Ve Mefatihu’l Gayb Adlı Eseri, Mefatihü’l-Gayb’te Teorik Konuların Ele Alınışı Ve Mefatihü’l-Gaybe Tasavvufun Ahlaki ve Psikolojik Konularının Ele Alınışı şeklinde olmak üzere kitap dört bölümden oluşuyor.
Ağırlık noktasını oluşturan üçüncü ve dördüncü bölümlerde şu metod takip edilmiş: Konuyla alakalı tasavvuf ve işari tefsir erbabının görüşleri kısaca zikredildikten sonra Razi'nin konuyu nasıl ve hangi ayetlerde ele aldığı izah edilmiş. Böylece genel bir kıyaslamanın yanı sıra, varsa farklı düşünceler ve yenilikler de gösterilme imkanı bulunmuş.
Razı, tasavvufi hayat tarzından yana çıkmış ve onu desteklemiş, İslam orijinli bir düşünce ve hayat tarzı olduğunu ortaya koymuştur.