Sızıntı Arşivi

Temmuz 1993 · s. 34 · 3 dakikalık okuma

Kavrulmadan Yaşamak

Hüseyin Demirbilek · Tabiat

Yerküremizin her noktasından fışkıran hayat; şöyle kabaca bir bakışla dahi insanı büyüleyen çeşitliliğiyle göz kamaştırıcıdır. Her gün yenilerinin keşfedilmesiyle sayısı artan canlı türleri ve aralarındaki münasebetler tabiat araştırmacılarının en büyük ilgi odağı olagelmiştir. Çoğu zaman dergi sayfalarında okuduğumuz ve belgesel programlardan izleyebildiğimiz bu zenginlikler, canlılar arasındaki ahenk ve yardımlaşmaların mükemmelliğiyle hepimizin hayranlığını kazanır. Bilhassa insan elinin hala ulaşamadığı, dolayısıyla insanoğlunun hırs ve istismarından doğan tahripkâr tesirlerden mahfuz kalabilen, yerküre parçalarında daha bariz gözlenebilen hassas dengeler, bu sahanın meraklılarının hayret ve takdirlerini bir kat daha artırmaktadır.

Dünyanın, en umulmadık alanlarının bile bir çeşit hayat şekli ile cilvelendirilmiş olduğuna şahit oluyoruz. Mesela; hangimiz okyanusların 10.000 m. derinliklerinde hayat bulunabileceğine ihtimal veririz? Güneş ışığının bu kadar derinliklere inebilmesi mümkün değildir. Ve bitkilerin hayatiyeti için gerekli fotosentez buralarda olmamaktadır. Buna rağmen buradaki bitkiler farklı usullerle gıda üretme kabiliyetindedirler. Böylece, bu denli derinliklerde zor şartlarda yaşayabilen farklı şekillere sahip bir canlı mozayiği var edilmiştir.1

Canlı çeşitliliği bakımından şaşırtıcı olan diğer bir misal ise, yanan kumlarla kaplı uçsuz bucaksız çöllerdir. Kumun altını ve üstünü şenlendiren binlerce mahlûkat ağır şartlara dayanabilmek için farklı hususiyetlerle mücehhez olarak yaratılmışlardır. Mesela; insan vücudundaki enzimlerin ekserisinin faaliyet ve yapılarını derhal yitirecekleri 40-45°C bir sıcaklık, çöl sakinleri için devamlı içinde yaşadıkları tabii çevre hararetini temsil eder. Ancak sıcaklığın günün öğle saatlerinde dayanabilirlik sınırını aşması, çöl hayvanları için de ciddi bir tehdittir. Bu yüzden çöl hayvanlarının ekserisi, hayat faaliyetlerini günün veya gecenin müsait vakitlerinde yürütüp, en sıcak saatleri kum altındaki yuvalarında geçirirler. Ama Sahra Gümüş Karıncası (Cataglyphis bomhycina) tamamen bir istisnadır 2 Bu karınca türü, besin arama faaliyetini günün en yakıcı zamanı olan öğle saatlerinde yalnızca bir kaç dakika içinde gerçekleştirir. Diğer çöl yaratıkları satıh sıcaklığı 45 °C’yi aştığında saklanacak bir delik ararken, Gümüş Karıncalar aksine dışarıya akın etmek için hararetin 46.5 °C’ye kadar yükselmesini beklerler. Birkaç dakika içinde kum sıcaklığı 55 °C’yi bulana dek, karıncalar besin toplama işini bitirip yuvalarına dönmek mecburiyetindedirler. Çünkü bundan yüksek sıcaklıklar Gümüş Karıncalar için dayanılamayacak seviyededir. Yine de yer yer 60 °C’yi aşan sıcaklıklarda da tek tük karıncalara rastlanmaktadır.

Gümüş Karınca dışarıda kaldığı bu sınırlı vaktin % 30-75’ini kum üzerindeki “ısı sığınaklartnda” geçirir. Çoğu zaman yolu üzerinde rastladığı bir kum ot parçası veya yapraktan müteşekkil sığınak, karınca bedeninin kum sathı ile temasını keser. Ortam sıcaklığı, hayat ile ölüm arasındaki sınıra o denli yakındır ki bu sığınaklar karıncalar için birer can simidi olur.

Acaba bu böcekler yuvalarından niçin günün böylesine “garip” bir vaktinde ve bu kadar hızlı yiyecek aramaya çıkarlar? Bunun sebebi en az sıcaklık kadar korkutucu olan bir tür çöl kertenkelesi Acanthodactylus Dumerili’dir! Yaz mevsiminin en sıcak günlerinde, Gümüş Karınca bu kertenkele için karnını doyurabileceği tek böcek türüdür. Kertenkelelerin yuvasına dönmesini beklemeden kafasını sığınağından çıkaracak bir karıncanın bir anda kendini boş bir midede bulması içten bile değildir.

Karıncalar, nasıl olup da kum sıcaklığının 45°C’yi aştığından haberdar olup yaydan boşanırcasına yuvayı terketmektedirler? Bunun izahı araştırmacıların dikkatli müşahedeleriyle ortaya konmuştur: Çıkıştan önce vazifelendirilmiş karınca fertleri, belirli aralıklarla kum üzerine çıkarak o andaki çevre sıcaklığını ölçerler. Sınır hararetini tesbit eder etmez harika bir tükrük ifrazatıyla yuvanın üst bölümlerinde bekleyen hazır kuvvetleri uyarırlar. Burada dikkati çeken husus Gümüş Karınca’nın bu cins içinde, tükrük bezi salgılan kuvvetli uyarıcılar ihtiva eden tek tür olmasıdır.

Kâinatı şefkat ve hikmetiyle çepeçevre kuşatan Yaratıcı, avcı kertenkelelerin de açlıktan kırılmasına elbette izin vermeyecektir. Karınca ve kertenkele fenlerinin dışarıda bulundukları zaman dilimleri arasındaki küçük bir çakışma, avcıya, hayatını sürdürmesi için yeterli beslenme fırsatını vermektedir.

İki canlı türü arasındaki münasebetlerde şahit olunan bu derece hassas ve bir-birinin sınırlarına tecavüz etmeyen dengeler, aslında tüm tabiatta kurulu müthiş nizamdan sadece birer kesittir. İnsan, bakış ve düşünce açısını daha külli ve geniş hale getirmeyi başarabildiği ölçüde, mahlûkat arasındaki yüksek ilim eseri kusursuz nizamları tüm kâinatta farkedebilecek ve böylece dönen çarklar içerisinde yerini almak için vicdanında derin bir istek duyup, kendinden beklenilen vazifeyi arayıp bulacaktır.

Hüseyin DEMİRBİLEK

KAYNAKLAR

1) Birim ve Teknik, 0.25, Say,: 297, s.32-36

2) Nature, Vol 257. 48 June 4992, S. 541,

586-587