Sızıntı Arşivi

Eylül 1995 · s. 348 · 6 dakikalık okuma

Kara Deliklerin Esrarengiz Cazibesi

Yakup Velioğlu · Astronomi

Geceleri göz kırpan, Ya­ratıcısına ışık parmak­larıyla işaret eden, se­manın çiçekleri yıldızların belirli bir ömrü vardır. Meselâ, Yüce Kudret’in bir ısı ve ışık kayna­ğı olarak yarattığı Güneş, en son teorilere göre, bun­dan yaklaşık 5 milyar yıl önce bir nebula (bulutsu) içindeydi... Zaman geçtik­çe birtakım İlâhî kanun­ların tesiriyle bünyesinde­ki sıcaklık artmış ve nük­leer reaksiyonların meyda­na gelebileceği bir zemin hazırlanmıştı. Daha sonra Güneş’in temel yakıtı olan hidrojenin, helyuma dö­nüşmesi başladı. Her 4 bi­rim hidrojenden 1 birim helyum yaratılıyordu. Bu arada da küçük bir miktar kütle, enerji şeklinde ser­best kalıyor, yani etrafa yayılıyordu. Her saniye, 4 milyon tonu enerjiye dö­nüşen bu kütle vasıtasıyla bizler lütuf olarak Güneş’ten ısı ve ışık elde ediyoruz.

Peki, Güneş’in yakıtı bittiği zaman ne olur? Kıyamet kopmaz da aradan birkaç mil­yar yıl geçerse önce dev bir kızıl yıldız ha­line gelecek olan Güneş, daha sonra bir be­yaz cüce ve en sonunda da kara cüce şeklini alacaktır. Eğer bir yıldızın kütlesi Güneş’ten 1.4 kat daha fazla ise, bu yıldızın akıbeti, önce bir süpernova (kısa bir süre için mil­yarlarca yıldız parlaklığında ışık neşreden dev bir yıldız) sonra da bir nötron yıldızı ha­line gelmektir. Nötron yıldızı, yakıtı tüke­nen bir yıldızın çekim kuvvetinin tesiriyle içine çökmesi, bu arada yüklü parçacıklar olan proton ve elektronların etrafa saçılarak geriye sadece nötronların kalmasıyla mey­dana gelir. Bu yıldız o kadar yoğundur ki bir çay kaşığı nötron yıldızı maddesi en az dolu bir petrol tankeri ağırlığındadır

Yengeç Nebulasında tespit edilen bir Süper nova enkazından şu gerçekleri öğrenmekteyiz: Bu enkaz, ancak 1054 yılında görülen patlamadan kalmıştır. Yıldız bize yaklaşık 6 bin ışık yılı uzaklıktadır. Demek ki patlama M.Ö. 5000 yıllarında vuku bul­muştur. Yani patlama anında ortaya çıkan parlak ışıkların bizlere ulaşması için 6 bin sene fezada yol alması gerekmiştir.

Öte yandan, eğer bir yıldızın kütlesi Güneş’ten 1.4 kat değil de daha fazla olursa, bu yıldızın akıbeti çok daha farklı olur. Git­tikçe küçülen yıldızın yoğunluğu artmaya başlar. Bu arada “kaçış hızı” da artar. Kaçış hızı, çekim kuvveti olan bir gezegen veya yıldızdan kurtulmak için gereken hızdır. Meselâ Dünya için bu hız saniyede 11 km’dir. Bu hıza ulaşamayan bir roket Dün­yanın çekim kuvvetinden kaçıp kurtulamaz. Böyle bir yıldızın kaçış hızı artarak sonunda saniyede 300 bin km hıza erişir. Bu hız ışık hızıdır. Yani ışığın hızı bile kaçmak için ye­tersiz kalır. Neticede ışığın bile kaçamadığı ve bu yüzden de görülemeyen bir şey ya­ratılmıştır: Karadelik. Bu tür bir karadeliğin etrafında 34 m çapında bir “yasak bölge” mevcuttur. Bu bölgeyi geçen ışık dahil her türlü maddî varlık dönüşü olmayan bir yol­culuğa çıkar. Yasak bölgenin sınırlarına “olay ufku” denir. Bu ufku geçerek “köprüler yıkan” maddeler, zaman ve mekân anlayış­larımızın çok değiştiği ve ancak faraziye­lerle hayal ettiğimiz bir ortama düşmüş­lerdir. Bundan sonra başlarına neler geldiği, karadeliğin bir tünel gibi başka bir âleme “akdelik” olarak açılıp açılmadığı şimdilik meçhuldür.

Şu ana kadar tespit edilen karadeliklerin arasında Cygnus X-l, LMC X3 ve A0620-00 yıldızları sayılabilir. Bunların tes­pit edilmesi X-ışınları yardımıyla olmakta­dır. Yüce Yaratıcı’nın bizlere ihsan ettiği at­mosfer tavanı, X-ışınları gibi zararlı rad­yasyonun dünyaya ulaşmasına mani olur. Bu yüzden dünya yörüngesine yerleştirilen uydulardaki teleskoplar ve hususî cihazlar yardımıyla karadeliklerin neşrettikleri X-ışınları tespit edilmiştir. Bu ışınlar karade­liklerin, yasak bölgeyi geçen maddeleri yut­ması sırasında ortaya çıkan büyük enerjiden arta kalan ışımalar şeklindedir. Ayrıca, ge­nellikle çift halde bulunan yıldızlar da ka­radeliklerin tespit edilmesine vesile ol­maktadır. Zira bir karadelik, komşusu olan normal yıldızın ışınlarını, çekim kuvvetiyle saptırdığı için mevcudiyetini ihsas etmekte­dir.

Karadeliklerle ilgili birkaç husus üze­rinde durmak istiyoruz. Birincisi, “Hawking Radyasyonu.” Stephen Hawking’in ortaya attığı bu teoriye göre bir karadeliğin yasak bölgesinin yakınlarında yaratılan parçacık­ların karadeliğin çekim kuvvetinden kur­tularak ışıması muhtemeldir. Boşluk gibi görülen, fakat aslında esir, karanlık madde ve anti-madde gibi çoğu görülmeyen madde veya maddeye benzer mahiyeti meçhul şey­lerle dolu olan fezada, her an, her mekân ve zamanda yaratılış devam eder. “Göklerde ve yerde kim varsa ihtiyacını O’ndan ister. O her an bir tasarruftadır.”(Rahman,55/29) ayeti de bu hakikata işaret eder). Karadeliklerin etrafındaki o boşluk gibi mekânlarda da, Kuantum Mekaniğinin de tasdik ettiği gibi, madde-antimadde çiftleri yaratılmakta madde-enerji dönüşümleri saklambaç oynar gibi devam edip durmaktadır. Yoktan var, var­dan yok eden Allah’ın kudreti idrak edilemeyecek kadar büyük değil mi? Yaratılan bu parçacıklar, karadeliğin enerjisinden ödünç alarak bir an için de olsa İlâhî isimlerin tecellisine mazhar olur ve bu mazhariyetin ardından sahneyi diğerlerine bırakırlar. Bu parçacıkların bir kısmı karadelik tarafından çekilirken bir kısmı da karadeliklerin çek­mesinden kurtuluyor olabilir.

İkinci husus, Einstein’ın izafiyet teorisi hakkındadır. Bu teoriye göre ışıktan hızlı hiçbir şey olamaz, o halde karadeliklerden hiçbir şey kurtulamaz. Tabii neticede bu bir teoridir. Değişmesi, yeni tespitlerle şekil de­ğiştirmesi, belli durumlar için geçerli olduğu halde, hususî şartlar dahilinde geçerliliğini yitirmesi muhtemeldir. Bu yüzden nasslar ışığında şöyle bir teklifte bulunabiliriz: Işık­tan hızlı varlıkların mevcut olmadığı iddia edilemez. Melekler gibi birtakım nuranî ve ruhanî mahlûkların ışıktan hızlı hareket et­mesi mümkündür. Nur isminin cilvesiyle bu mahlûkların, maddenin dar kalıpları içinde değil de mekân ve zaman sınırlarını aşan bir mahiyette hareket etmeleri imkânsız de­ğildir. Zira maddî olarak birkaç buud içine hapsolunmuş biz fanî yaratıkların “hare­ket” , “mekân” ve “zaman” anlayışları da çok sınırlıdır. Görülen şahadet ve mülk âleminin ötesinde (ama çok uzağında değil belki de çok yakınında) bir gayb ve melekût âlemi vardır. Görülen âlem, maddî gözlerle görülmeyen âlemlerin üzerinde tenteneli bir perde gibidir. Yani minik de olsa bazı men­fezler bu âlemleri birbirine bağlar. Şimdi şu hususları da hatırlatalım. Hayat, kâinattan süzülen bir hülasadır. Şuur da hayattan da­mıtılan bir özdür. Ruh da çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, zayıf kuvvet gibi İlâhî bir kanundur, hem de şuurlu bir kanun. Demek kesafetten, maddîlikten ülfet peyda ettiğimiz için ötesini bir türlü hayal ede­mediğimiz görülen buudlardan uzaklaştıkça nuraniyet ve şeffafiyet sırlarıyla hayat, şuur irade ve ruh gibi kutsî ve hususî, bir o kadar da esrarlı kanunlar tebarüz ve tebayün eder­ler ve bu tür hususî kanunlar ve varlıklar ünsiyet ettiğimiz şekilde davranış göstermez­ler, alıştığımız hareketleri yapmazlar. Me­leklerin, süpermen gibi fezada uçtuklarını tahayyül etmemiz, daha ötesini tasavvur et­meye alışmadığımızdandır. Hâlbuki melek­lerin uzaklık-yakınlık mefhumlarının olma­dığı melekût âleminde zamansız yer de­ğiştirmeleri, buud atlamaları, aldıkları emir­leri itiraz etmeden yerine getirmek için ma­hiyeti meçhul bir “hareket” göstermeleri mümkün değil midir? (Gaybı Allah bilir. Bize düşen ise Kur’ân’a ve hadîslere ters düşmeyecek akıl yürütmelerle O’nun kudret ve azametini tasdik ve ilan etmektir). Görmemek olmamağa delil olamayacağı için, melekler gibi nuranî varlıkların ışıktan hızlı hareket ettikleri için görünmemeleri, onların yok olduğunu ispatlamaz.

Son olarak da şu hususa dikkat çekmek istiyoruz: Karadelik perdesinin önündeki “ge­ri dönülmez” işareti bizlere berzahı hatırla­tıyor. Ölünce maddiyattan azat edilen ruhu­muzun böyle bir berzahı geçmesi ve geriye dönememesi ayetlerle sabittir. (Mü’minun. 23/99-100) Karadeliklerin böyle bir berzah vazifesi gördüğü ihtimali de akıldan uzak tutulma­malıdır.

Karadelikler, kalpleri kararmış ve vic­danlarının sesi soluğu kesilmiş insanlar tarafından gerçekten kapkara, ruhsuz, vazifesiz, dehşet saçan, tesadüf eseri varlıklar olarak görüle dursun, bizim için onlar çok parlak birer tevhid delili olarak kalacaktır.

KAYNAKLAR

-Abramowicz. M. A., “Black Holes and the Centrifugal Force Paradox”. Scientific American. March 1993,ss,74-81

-Folger, T, “The UItimate Vonishing”, Discoveri, October 1993, ss. 98-106

-Moore, P., “Black Holes”. Astronomy, October 1993,ss. 37-45

-Finkbeiter, A. K., “At the Point of Singularity”, Air & Space, August/September 1993. ss. 71-78