Sızıntı Arşivi

Temmuz 1990 · s. 242 · 5 dakikalık okuma

Kamplarda Zaman

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Kamplarda geçen aylan, haf­taları, günleri değil; bir tek gün, bir tek saati dahi anlatmaya kalkışsak anlatamayız. Nasıl anla­tabiliriz ki, o, bütün benliğimize sinen, derinlemesine ruhlarımız­da yaşanan ve uhrevî hazlarıyla tasavvurlarımızı aşan hayatın tam cennetçesiydi... Bahar bu­lutlan gibi üzerimizden gelip ge­çen her dakika, başımıza geç­mişten hâtıralar yağdırır.. bizler de, bu mavi hülyalar içinde kendimizi geleceğin aydınlık ya­maçlarına atar.. şanlı mazideki günleri, kendilerine has ışık, renk, desen, kostüm ve şîvesiyle en canlı şekilde bir kere da­ha yaşar.. zaman zaman hâliha­zırdaki güzellikleri; hâtıraların renkleri, ideallerin ışıklarıyla da­ha da derin hisseder, hatta bazan bir kaç dakika gibi en dar zaman dilimi içinde, duygu ve düşüncelerimizi sonsuzluğun, sınırsızlığın sardığını duyabilir­dik...

Her gece seherin bağrında ve üns esintileri içinde, su sesi, yaprak hışırtısı, kuş cıvıltısı, ba­zen de tatlı bir meltemle uyanır; âh-u enîn dinlemeye teşne seccaddelere koşar ve berzah kori­doru için hazırlayıp, gecenin koyulaştığı demlerde ışığına koştuğumuz meş’aleyi bir kere dahe lebrîz(1) eder.. sonra da imanlı gönüllerin kabirde haşri bekledikleri gibi, güneşin doğu­şunu beklemeye koyulurduk...

Her sabah güneş, ağaçların dalları arasından sızarak, altın ve yakuttan çubuklarıyla yaprakla­rın cümbüşünü başlarımızın üs­tüne salar.. gözlerimizin içine so­kar; derken, en tatlı esintilerle, güneşli, neş’eli, pırıl pırıl bir yeni gün çadır ve çardaklarımızın içi­ne dolar; dolar da bizleri en baş döndürücü rüyalar âleminde yaşatırdı.

Kuşluktan sonra o olgun ve herkesi kendi ruhuna çeken sımsıcak, oldukça ağır saatler bastırır ve hepimizi çamların, çı­narların bağrına iterdi. O ince­lerden ince rüzgârların dokun-masıyla ses veren yaprak hışır­tıları arasında, çağrışımların “tedâyi” sergilediği zaman dilim­lerinde dolaşır, yer yer sıcağın rahatsızlığından mırıldanan nef­sin diliyle “Bu sıcakda harb-u darbe çıkmayın!” vesveseleriyle sarsılır.. ve arkasından da “Ne olurdu, cehennem ateşinin da­ha sıcak olduğunu anlayabilselerdi!” soluklarıyla irkilir, topar­lanır, kendimize gelir ve adetâ sabahın, serin, güzel, mavimtı­rak saatleri içinde bir başka âlem, bir başka derinliklere açı­lır gibi olurduk.

Böyle anlarda dünya ve dün­yanın ukbâya bakan yamaçla­rını mırıldanmak için şair, içice bu güzellikleri resmedip ebedî­leştirmek için ressam ve “tın tın” âhengiyle sermest olduğu­muz tabîi koroları duymak, on­lara ses katmak için de mûsikîşinas olmayı kimbilir kaç defa arzulamış, sonra da inlemişizdir...

İkindi sonrası o mavimtrak saatlerde, güneşin altın ışıklan yavaş yavaş erimeye yüz tutar.. bizler de daha içli, daha derin akşamların mor saatlerini hisset­meye başlardık. Güneş, elindeki san mendilini çamların, çınarla­rın üstünde bize sallarken, gu­rubu bütün tahassürüyle duyar, ürperir ve yavaş yavaş solan her şeyin çehresinde fena ve zeva­lin o titreten damgasını görür, tam “Ben batıp gidenleri sev­mem.” mülahazasıyla sarsılıp yı­kılacağımız an “Ben, boyun eğip, gözümü, gönlümü gökleri ve yeri yaratan Allaha çevir­dim.” nefesleriyle yeniden to­parlanır ve gecenin, insanlan derin mülâhazalara salan iklim­lerinde dolaşmaya hazırlanırdık.

Akşamla beraber, her zaman tatlı tatlı esen rüzgârlar biraz sert­leşir.. bazen de poyraz gibi ilik­lerimize işlerdi. Ve bu esnada, ağaçlara taht kurmuş gündüz­lerin bütün gazelhanları susar, onların yerine gece bülbüllerinin sesleri duyulmaya başlardı. İle­ri saatlere doğru daha da koyulaşıp tatlılaşan renkler, daha te­sirli, daha büyüleyici bir hâl alır­dı ki, çok defa kendi kendimi­ze “yolu bu kadar zevkli olun­ca, acaba cennet nasıldır?” der, tahayyürden düşüncelere dalar­dık. Lambaların bütün bütün fersizleştiği bu alaca karanlık içinde, her şey ve hepimiz ol­duğumuzdan daha farklı görü­nür ve hakikatin hayâle karıştı­ğı bu büyüleyici atmosferde, za­ten her biri birer velî namzedi olan kamp sakinleri, daha çok ruhanîleri andırmaya başlar ve bu masmavi iklim bir çay gibi içi­mize akar-dururdu.

Yatma zamanı gelince, bir iki küçük kandilin dışında bütün ışıklar söner.. fâniliğini hatırlayan ve bu yolda düşünmeye yelken açan gavvâs ruhlar, âdeta bir in­ziva demi içine girer; değişik yollardan öteleri kurcalar; ayrı ayrı dillerle-semâların kapılarını zorlar ve saadet asrı insanının iniltilerine benzeyen çığlıklarla gönüllere bir başka ürpertiler sa­larlardı....

Hele, günün belli vakitlerin­de müşterek namaz, müşterek tesbîh ve müşterek duâların ara­mıza bir inişi vardı ki, onlarla be­raber, onları indiren meleğin yumuşacık, incelerden ince ve pırıl pırıl ellerini adetâ başımızın üzerinde hissederdik... Namaz ve dualar, o inanılmaz tılsımla­rı ve ifade edilememiş mânâlarıyla ruhlarımızın en derin yer­lerine kadar girer ve göz hadakalarımıza semavî se­yahatin haritalarını sererlerdi.

Kamp bence, arkadaşlarımın sevimli mevcudiyetinin, onlara şefkat ve muhabbetin tatlı tatlı esip durduğu bir mübarek bu­caktı. Hepimiz orada, bir ruh kovanındaki arılar gibi, bir eli­miz çiçeklerde, bir elimiz de pe­teklerde, çiçek özü ve bal arası gelip-giderdik. Bu duygu ve dü­şünce ruhumuzla Öyle kaynaşıp bütünleşmişdi ki, aradan bun­ca yıl geçmiş olmasına rağmen, ben hâlâ, o günleri bütün kal­bimde, bütün canımda, bütün benliğimde dipdiri hissetmekte­yim.

Kamplarda geçirdiğimiz o alabildiğine duygulu ve alabildi­ğine aydınlık dakikalar; bilhas­sa, ibâdet, sohbet ve ders mü­zâkereleri esnasında öylesine renklenir, öylesine derinleşirdi ki, hepimiz adetâ uhrevîlerle kucaklaşır gibi olurduk.Cennet, ceddimizin esas yurdu olması itibarıyla, ruhlarımıza kendisini bir sıla hasreti içinde hissettirdi­ği gibi, biz de, kampdaki saat ve dakikaları, âhiretin o olgun, cid­di, yumuşak iklimini ve bizi kullukda istihdam eden Zât’ın, bi­ze olan vaadlerini tahakkuk et­tireceğini bir nûr, bir ziya tayf­ları içinde duyar ve kendi ken­dimize: “İşte hayat böyle olur” derdik.

Ben, böyle nurlu ve bereketli bir geçmişin ziyan olacağına inanmak istemiyorum. Zira o günler, dar bir zaman dilimi için­de geçip gitse de, bizim için bü­tün bir geçmişi rasat etme ku­şağı ve bütün bir geleceğin de rüyalarının görüldüğü berzâhî haritalar olmuşdu.

Şimdi, rûhumdaki her hâtı­rayı karıştırdıkça görüyorum ki, o yumuşak, şefkatli, sihirli, şiirli günler, hâlâ içimde dipdiri ve mevsim tanımadan tomurcuk tomurcuk açılan güller gibi, hiç durmadan solar-solmaz hemen yeniden açılıyor, ruhumda en romantik duygulan tutuşturuyor ve zaman zaman hâtırâraları Öyle canlandırıyor ki, kendimi hâlâ o üfül üfül ağaçların altın­da, ağustos böceklerinin sesle­riyle, nûr soluklu, ışık soluklu ta­lebelerin tesbîh, temcîd ve ilâhî sadâlarının birbirine karıştığını ve farklı bir koro teşkil ettiğini içi­min derinliklerinde duyuyor ve burkuntu karışımı bir hazla tâli’ime tebessüm ediyorum.

Kimbilir kampların bize açmadığı daha nice sırlar vardı! Biz onlardan düşünce ve tahay- yül kuşağımıza girenleri yakala­dık ve kırık-dökük arzetmeğe çalışdık. Yine de onlar, benim için sonsuza kadar hayatın en renkli dakikaları olarak kalacak­lardır.

Eğer ötelere seyahatımızda, herkese birer hâtıra götürme fır­sat verilseydi, şüphesiz ben, ilk­lerinden başlayarak, kampların, o bahar çiçeklerine benzeyen pırıltılı, tılsımlı, hülyâlı mavi hâ­tıralarını alır götürürdüm.

O günleri bizimle beraber ya­şamayanlara, kampların hülyâlı iklimini anlatmanın çok zor ol­duğunu bildiğim halde, yine de anlatmak istedim. Kimbilir, belki de bendeki bu anlatma hissi, anlatma kabiliyetimin yetersizli­ğini görüp de, o günleri gerçek buudlarıyla dile getirebilecek is­tidatları, kampları araştırmaya sevketmek için olmuştur. O kadarcık olsun, yararlı olduysam kendimi bahtiyar sayarım.

SIZINTI

(1) Hazırlama ve tasasıya doldurma