Sızıntı Arşivi

Ocak 1986 · s. 2 · 3 dakikalık okuma

Izdıraplı Nesiller ve Ufuktaki Işık

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

oc86-2.jpg

Yıllardır buhurdanlık gibi tütüp duran sinelerimizde birer inilti, dudaklarımızda birer çığlık hâline gelen senin ızdırap ve acılarınla, yine senin imdâdına koşmak istedik. Çevremizde sis ve duman, önümüzde ar-darda mânialar; hissiyatımız sarsık, ruhlarımız yaralı; yer yer aksak karıncalar gibi sekerek, zaman zaman yanıp kül oluncaya kadar ateşin etrâfında pervâz eden kelebekler gibi uçarak senin gurbet ve senin yalnızlığın için çırpınıp durduk.

Ne kadar kalbinin feryatlarına kulak verebildik, ne kadar sînelerimizdeki çığlıkları ruhuna duyurabildik bilemeyiz, ama; hakîkat olan birşey varsa o da, seni tam anlayamamanın ızdırâbı, kendi hazlarımızı unutup sana yar-ı vefâdar olamamanın hüzün ve azâbı gündüzlerimizi gece, gecelerimizi de karanlık karanlık üstüne kabir hayatına çevirdi.

Etrafımızı görüp sezdiğimizden bu yana gözlerimizde Mecnun'un hicran ve hasreti, gönüllerimizde Yakub'un hüzün ve derdi, dillerimizde Kerbelâ türküleri kendimizi bu dertliler yolunda bulduk ve o gün-bu gün ızdırap içinde kaynaya kaynaya bir hal olduk. Senin ızdırâbın, benim ızdırâbım, insanımızın ızdırâbı ve topyekün bizim dünyâ, bizim âlemimizin ızdırâbı... Doğrusu bu hale getirilmiş bir dünyada sana ve bana başkası da yaraşmazdı ya!

Sen ve ben, mâzisi kartallar gibi hep zirvelerde geçmiş şanlı bir milletin, cihâna medeniyet muallimliği yapmış muhteşem bir devletin, hasım ve hâin bir dünyanın hiç dinme bilmeyen kin ve nefretleriyle, tarihten silinip gideceği korku ve endişesini vicdanlarımızda duyup kaç defa içimiz burkuldu.. Kaç defa bu muhteşem millet gemisi, asırlardan beri yolunu kesen ölüm girdaplarından herhangi birine takılıp gideceği telâşıyla iki büklüm olduk...

Dünyanın dört bir yanına ışıkla beraber ürpertiler de salan ve koca yeryüzünü hükümranlığına kâfi bulmayan dev bir milletin, birdenbire sarsılıp altüst olacak hâle gelmesi; bir zamanlar kendinden korkup tir tir titreyen devletler karşısında aynı zilletle boyun büküp temennâ durması ve yüksek kalelerin yüksek burçlarında bayraklaşan çelik yürek ve çelik irâdelerin, eski kapıkulları önünde ric'at ric'at üstüne geriye çekilip durması karşısında, yapacak başka bir-şey de olamazdı sanırım?

Ah, nerede o zafer sancaklarını yüksek burçlara dikip göklere selâm duran polat ruhlar! Nerede o eşya ve hâdiselere sözlerini dinletip engin zevk ve zekâlarıyla çevrelerini cennetlere çevirenler! Nerede yeryüzünün vârisleri olma şuuruyla, dünyalarına kazandırdıkları bambaşka renk ve ışık tayfları arasında ötelerle içlidışlı olup binbir râyiha içinde yaşama zevkini idrâk edenler!

Nerede o çalışmayla mutluluk, mücâdeleyle haz arasında kurdukları köprülerle milletlerini rüyalarda gezdirenler!?

İnançsızlığın, ahlaksızlığın, vatansızlığın ve milliyetsizliğin birer sârî illet gibi dünyayı sardığı; iftirâk, bağnazlık ve hakka hürmetsizliğin ruhları esir ettiği bir dönemde, sizin aydınlık dünyalarınızı hatırlamamak mümkün mü? Hele bir zamanlar, aynı hastalıklarla yurtlarından, yuvalarından edilen ve bugün boyunlarında tasmalar, ayaklarında zincirler, kulaklarında zâlimlerin hayhuyu ve tepelerinde müstebidlerin yumrukları sağa-sola itilip kakılan vatansız ve bayraksız yığınları düşündükçe hasretle yanmamak, ürpermemek kabil mi?

Evet, bir baştan bir başa dünyamızın dört bir yanında harap iller, yıkılmış hânumanlar, mezar taşlarına rahmet okutturan cansız cesetler, hasımlarının akla hayale gelmedik hokkabazlığı karşısında apışıp kalmış irfansız ruhlar, simsiyah bir atmosfer içerisinde yaşayan derbeder, perişan ve câhil kitleler, o tertemiz ikliminizden gelecek ışık ve diriltici soluklara su kadar, hava kadar muhtaçtırlar. Ve ancak bu sayede dirilip kendilerini bulacaklardır. Evet, bu sayede mutlaka bir gün uyanıp kendilerine geleceklerine, silkinip ufuklarını saran kanlı kâbuslardan sıyrılacaklarına inanç ve ümidimiz tamdır. Ve hele, şafakların şafakları kovaladığı, millet içinde millete hizmet düşüncesinin yeniden canlandığı; menfaat düşüncesi, makam sevgisi ve şöhret hissi gibi insanı alçaltan kötü duygu ve tutkuların yerlerini, hasbilik ve diğergâmlık gibi yüksek hislerin almaya başladığı, zevk düşkünlüğü ve istikbâl endişesiyle sarsık ruhlara bedel, hemen her yerde yiğitlik ve civanmertlik soluklayan kimselerin hissedildiği şu günlerde, daha da inançlı ve ümitliyiz. Hatta bu çaplı ve çalımlı hamlelerin, geleceğin içtimâî coğrafyasında meydana getireceği silinmez izleri bugünden seziyor ve görüyor gibiyiz...

Ne var ki, o mutlu yarınların gelmesi için yine de, maddî-manevî hiçbir şey beklemeden, dünyevî-uhrevî hiçbir sevdâya kapılmadan (Yol bu devran bu!) deyip sarsılmadan hak bildikleri yolda yürüyen kara sevdâlılara ihtiyaç olacağı da hatırdan bir lâhza çıkarılmamalıdır.

SIZINTI