Sızıntı Arşivi

Temmuz 1991 · s. 276 · 6 dakikalık okuma

Izdırabın Kan Kırmızı Dünyasında İnancın Ak İklimi

Taha F. Ünal · Edebiyat

''Her devri ayrı bir ihtişam ve ayrı bir şan ve dünyalarını saran ışıktan tufan" içinde şevkle şahlanmış ruhlar, yıldızlar arasında taht kurar ve her gece bir başka visal ile dost harîminde mahmur dolaşırlardı. Aşkın "hay-hûy” uyla inleyen sinelerde ebedî sükunun nağmeleri duyulur, bin-bir güneşin kol gezdiği iklimde gümüş kanatlı güvercinler uçuşurdu. Mavilikler içinde uzayıp giden yollarda her lâhza vuslat arzusuyla gerilen kullar, ışığın ilk kaynağına doğru yürür ve hayrete ulaştıkça secdeye kapanırlardı. Bu kutluların gezdiği bahçelerde güller açar ve sabâyla salınan zülüfler, koku saçardı. Her yanı bir "Bâğ-ı İrem" olan bu bahar ülkesinde yaprak sesleri, bülbülün âhına karışır. Cennetlerden hûrî nigâhı akseder ve buhurdan gibi tütüp-duran gönüller, solukladıkları ölümsüzlük bestesinde akşam bir ayrı, sabah bir ayrı türkü söylerlerdi."

"Derken, her yanda rüzgâr acı acı uğuldar ve bahçelerde serin serin poyrazlar eser oldu. İrem bağlarına denk o sihirli bahçelerde tılsımlı lâleler kalmadı; papatyalar, karanfiller hazanla inlemeğe, kuğular sularda yaslı yaslı yüzmeğe ve güller, hayata hasretle veda etmeğe başladı. Çemenler hayata küstü; bütün çiçekleri yalancı bir peri sihirli türküleriyle aldattı. Artık kıyıda altın sesli kuşlar gezinmiyor; onların yerine, hızını gittikçe artıran karanlıkta yarasalar keyif çatıyordu. Yılların gözyaşına karışıp, dostların da düşmanlarla barışıp gittiği bir dünyada hazan esmiş, bütün bağlar bozulmuş; sararmış yapraklar, çiçekler solmuş, altın yamaçlardaki zümrüt ağaçlar hicran kervanına karışıp giderken, yiğit ölmüş ve karşı bayıra gömülmüş ve arkasından gömleği, kefeni soyulup, kalkmasın diye üstüne taş konmuştu... Batı hayranlığı sis gibi ruhları sarmış, Yüce Yaradan'a karşı küstahça bir yarış başlamıştı. Topraklar çoraklaşmış, otlaklar kurumuş ve yapraklara hazan vurmuştu. Artık, kullar kulluktan bizardı; her tarafta hortlaklar vardı; çevre, sırtları fraklı firenklerle dolmuştu. Nesiller köksüz, dudaklar şehâdetsiz, bayraklar hüzünlü, ayaklar haramda, laklaklar kâfirce, yapraklar güvelenmiş, konaklar kulübedeydi. Ülkeyi ilhad sarmıştı; çirkef bir çark kurulmuş ve ırmaklar zift akıyordu. Gece baskınları birbirini takip ederken, toplum bir ölüm girdabı etrafında dönüyor; tepemizden sürekli çatırtılar geliyor: alev alev yanan çevreye kibritler bizzat ellerimizle çakılıyor ve hep "Batı uygarlığı" hayalleri kuruluyordu. Cemiyette gerçekler tepetaklak; çarşı, pazar, ev her yerde hezeyan; zinde güçlerin şian çılgınlık; sokaklarda gaseyan ve her köşede meyhane; çılgınlıkta Roma, Bizans çoktan gerilerde kalmış... Ahlâksızlık merğûb bir meta gibi peylenmiş. Millî ruh hakîr, kozmopolitlik âbâd... Alimler hissiz, ilim yuvaları desteksiz; payeler, şiltler, formalar pek revaçta... Öğretenler dilsiz, öğrenenler sağır... Şanlı bir millet için ne acı bir akıbet!" Ama, biteviye sürecek değildir bu durum. "İnsan, ideallerle yaşarken, dünyada yatan da insan sayılmaz."

Yâreli dilini zahmine rahmeyle ilâhî! Aç kapını lütfet bu günahkâre İlâhî! Yüzüm süreyim eşiğine, kovma ne olur; Yeter artık dolaştığım âvâre İlâhî! Yıllarca bâb-ı kereminde inleyip durdum; Ahu efgânım hicrana emare İlâhî!" diye inleyen;

"O derin şefkatinden, çok engin hürmetinden, Dönüp bir teveccüh kıl; ruhum lütfunu Özler" diye

Hasretkeşim hicrana ulaştım, pür-melâlim.. Ey Dost bir nazar kıl Allah için, bîmecâlim" dîye günahla gelen yüzlerin temizlenip gittiği köyün Sultanı'na, Rûh-u Seyyidü'l-Enâm'a dilekçe gönderen ve Nur halkasına girip, gölden deryadan geçen; Yâr yolunda servetten maldan geçen; aşk şarabın tadıp, kaymaktan baldan geçen ve O'nu cân içinde bulup, benlikten candan geçen ruh, yeni bir dirilişin mayasını çalacaktır. Bu maya, "mumlar gibi titreyen, sinesi zâr zâr sızlayan, Cennet'te bile olsa ruhunda magmalar kaynayan, hazanla her sabah sinesi sarsılan, kalbi kuşlar gibi ürkek ve gözleri hummalı; yer yer ümitle coşkun, polattan sesiyle gönüllerde ra'şeler uyaran; en kuytu yerlerde sevdayla sızlayıp, ufukların ağaracağı mevsimi kollayan "ızdırap insanı'nın ve kan ter içinde yaşamış, âhu zarı sinelere çarpıp geçmiş, perde perde derdiyle magmalar gibi, kararı müthiş, rehberi aşk, esrarı coşkun, dildân mefkuresi, çöllerde, her biri bir çöl olan ova, dağ ve derelerde inleyip dolaşan ve hep bahar müjdeleyen Büyük Çilekeş'in" çaldığı mayaydı.

Maya tutmuştur: "Aydın nâsiyelerinde nûr, simalarında mutluluk, gözlerinin içinde buğu buğu sonsuzluk lemeân olan ve her tarafa kucak kucak huzur gölüren bir Işık Ordusu meydana gelmiştir. Bu ordu, azgınların başında sindirici ceza, dostlara dost, düşmanlara ezadır; her eri. ateşten bir sîne olan bu ordunun zevk, şevk, neş'e dünyasında her şey gül kırmızı olup, herkes mesttir; dillerde inancın sihirli şarkısı, gönüllerde Mecnûnunkine denk aşk; bezmlerine girenler elmasa döner gider ve semtlerine her zaman nurlar yağar... Bu armağanlar -kimseden değil- yalnızca 'SONSUZ'dan, bütün canlar, cananlar o 'KUTLU'nun bağındandır. Her gece hayalde, sözlerde ve dildeki yiğit dirilmiştir ve küheylan gibi maniaları birbir aşmaktadır. Işığa gönül vermiş bu yiğitler, geçtikleri her yere nurlar saçmakta, düştükleri çöllerde aşk u şevkten kanatlarla günlerce ümitle koşmaktadırlar. Bir Akyol'dur yürüdükleri yol. Her tarafa sessizce ışıkların yağdığı, işlerin bir saat gibi ahenkle işlediği, herkesin birbirine yürekten baktığı, somaki musluklardan kevserler akan bu Akyol'da tertemiz çehreli kudsîler, ümitlere fer salıp yürümekte ve şimşek bakışlarıyla muştusu verilen zamanın perdelerini aralamaktadırlar. Taptaze altın tenlere benzeyen bu ilk kudsîlerin dengi yiğitler, Sonsuz'dan gelen ilhamlarla dolmakta ve Hızır'la arkadaş olup, sırlara dalmaktadırlar. Hepsi öteden renklerle mest, içlerinde tufanlara denk heyecan, yürekleri polat gibi, çehrelerinde fethedici gizli bir büyü... Her biri, benlik adına her şeyi aşmış bir kahraman; ellerinde zaman, büklüm büklüm bir yumak; gelip geçenlere şafak mesajları sunuyorlar. Ellerinde meş'ale, nur üstüne nur saçmakta ve uğradıkları yerler, arkalarından yeşermekte, rüzgâr her yandan bahar kokusuyla esmekte; otlar, ağaçlar dirilip doğrulmakta ve gözlerinde rengârenk Ahiret haritası taşımaktadırlar. Artık, ufukta ışık cümbüşü, karanlıkta humma vardır; yarasalar şaşkın ve elemli uçuşmakta; yılları gam üstüne gam geçenler bayram ederken, eski meyhane temelinden sarsılmaktadır... Şanlı akıncı, seferinden dönmektedir gayrı."

"Kudsîlerin gölgesine pervaneler koşmaktadır; sîneleri. güneşin tâç tabakasına denk. inim inim ve güvercin kalbi gibi ürkektir. Bir ayna gibi parıldayan çehrelerinde öteden esip gelen nur huzmeleri çağlamakta, iklimlerinde rüzgâr bin râyiha ile esmekte ve çevrelerinde insan, sonsuz sükûna ermekte ve karanlık boğulmaktadır ama, ihtimal daha bir şahlanış için yer yer sarsıntılar da meydana gelmektedir. Öyle ki, sanki gül bahçesinde muson rüzgârı esmekte ve Izdırap İnsanı, teessür ve inkisar içinde:

"Bana ne arkada kalan dünyadan!

Gözlerime büyü yalan dünyadan!

Benimçün her zaman nûlân dünyadan.

Bir gerçek âlemin fızânı geldi" diye inlemekte; zaman zaman:

"Yaşayıp doydum artık, doyulmayan

dünyadan.

İsterse hemen bitsin, su bitmeyen

sonbahar;

Fırlasın bu son okum, fırlayıp çıksın

yaydan.

Kanıma bedel olsun bakışı şehlâ şikâr., ve

"Yok artık işim güller, çemenler, lâlelerle.

Aynı görüyorum karanfili yaseminle...

Duyduğumdan beri râyihasını Sonsuz'un, Bir dünya ki. ölümle sona ermez, upuzun...

Kalmadı gözümde ne renk, ne ziya sevdası.

Yeryüzünün ak zambakları, mor papatyası.

İsterse hiç açmasın tepelerde çiçekler.

Uçuşup çiçeklerle, oynaşmasın böcekler;

Ötmesin hiç bülbüller, uçmasın kelebekler,

Şimdi ruhum renkler ötesi birşeyler bekler.

Gönlümde ağaran o kutlu günün sabahı,

Gördüğüm günler arasında günlerin şahı... diyerek, gönlünde ötelere her zaman duyduğu özlemin bir an önce dinmesi arzusunu dile getirmektedir. Sonra,

"Gönlüm gözüm Sen'in ile açılır.

Geçilmezler Sen'in ile geçilir.

Adın anılınca nurlar saçılır;

Doğ ruhuma beni hasretle yakma.

Hakk aşkına kulun yalnız bırakma!" diye Efendiler Efendisi'ne iltica etmekte ve ruhlara fer veren irâdeler karşısında yeniden pak nâ-siyelerin, dırahşan çehrelerin arasına dönüp.

"Ama, O hep kasvette esip gelen hicranlar.

Çoktan göçedip gittiler başka diyara...

Asırlardan beri gerçeği saran dumanlar.

Birer birer çekilip yol verdiler bahara" diyerek her zamanki coşkun ümidini soluklamakta ve

"Bülbüllerde sessizlik, çiçeklerde bekleyiş.

Sevinç-hüzün içice; gönlümün itiyadı...

Ekseriya düz yolda, ara-sıra tekleyiş;

Bahar naraları yanında, hazân feryadı" mısralanyla Alem-i İslâm'ın müterakim dertleriyle şerha şerha bağrında esen poyrazlan ve meltemleri, gönlünün hicran ve sevinçlerini dile getirmektedir. Bu yolda azim, sebat, sabır, ümit, aşk, şevk, sadakat, gayret vazgeçilmez esaslar ve hicran-ümit, coşku-inkisar, kış-bahar ve ak-kara iç içedir.

Aşk ve vuslat ihtiyacıyla var olan insan,

Bir ömür boyu hep bu hislerle yoğrulurdur ur..

Gönlünde buğu buğu billûrlaşan ma'-

nadan.

Öteleri duyar ki, bence murad da budur.

Ve, arz u semâ talihimize tebessüm ederken, yollar bir zafer takına doğru gitmektedir.