Kasım 1988 · s. 393 · 2 dakikalık okuma
Izdırab Senfonisi

Her dem gönülde duyulan ahenkli sedadır ızdırab senfonisi. Her an çile çeken bir gönlün semasında bu senfonyayı duyarız ve içimizden “Ah! Hayat ne kadar kıyıcı ve ne kadar yıpratıcı” deriz. Ama yaşanmaz zannettiğimiz bu hayat ikliminde niceleri arşiye çizip yukarılara yükselmişler ve özlerini âlem-i ervaha sümbüllendirmişlerdir.
Izdırab senfonisi, özün en güzide bahar nağmesidir. Izdırab senfonisi çilekeş gönüllerin muştulu bestesidir. Ötelerden muştu, maveradan, Nebiler Nebisinden şefaat ve “buyur huzura” muştusu.
Izdırab senfonisi yarına hazırlanan ve devrin yapısında bir takım değişiklikler yapacak olanların ümitsizliğe düşmemesi için, sık sık Mevla tarafından gönül sazında hadiseler mızrabıyla titreştirilir.
Izdırab senfonisini yüreğinde duymayan insan, ötelere kapalı ruhunu hiç bir zaman çiçek çiçek açamaz. Ve bir çekirdek, tohum gibi çatlayıp kendini melekût âlemine arz edemez.
Niçin mi? Zira vicdan ızdırab çektikçe maveraya yükselebilmek için kendinde güç bulur. “Geçmiş elemler lezzet verir, lezzetler ise elem” kaziyesinde olduğu gibi, insan hayatın çilesiyle pişer ve olgunlaşır. Ve mutlu bir son ile de ömür cümlesini noktalar...
Şen şakrak geçen bir hayatın ne sahibine, ne de çevresine hiç bir faydası yoktur. Böylesine bir ömür geçiren ruhun bütün duygu ve hisleri de dumura uğram aya mahkûmdur.
Izdırab senfonisinin besteleriyle süslenmemiş, kanlı bir gül şeklini almamış gönüller, yarasızlar çilesizler, dertsizler hiç bir zaman gerçek lezzetin ne demek olduğunu keşfedemeyecek ve bu hayattı bir Mecnun gibi yaşayacaklar, bir Mecnun olarak da bu diyarı terk edeceklerdir. Fakat asla Leyla’nın aslına yani Mevla’ya vasıl olamayacaklardır.
Izdırab senfonisi gönül ikliminde çiçek çiçek bir cuş-u huruş husule getirir Ve bütün gönül dünyasında, bahar vakti güllerin, sümbüllerin rakkaseler gibi döne döne açılıp saçılışına benzer bir eda ile rengârenk bir tablo çizer.
Bu yepyeni bahar tablosu, özünde inanç olanları mest edecek, fakat marazı ruhlara kasvet verecektir. Zira tabakçı deri kokusundan, aşçı yemek, bahçıvan ise gül kokusundan hoşlanır. Sevgi dolu bir ruh, nefretten, öfke dolu bir sine şefkatten şiddetle içtinap eder.
Siz ey kutlu nesil! Sevmeye bakın sevmeye ve sevilmeye... Şefkat kanatlarınızla bütün insanlık üstünde tül gibi titreyin ki, yarınlar, muştu dolu yarınlar sizlerin olsun.
Fakat bu yolda sinelerinizde daima Yakup’un ah u efganı, Zeliha’nın hicranlı nağmesi yankılanıp dursun Yoksa lezzetler sızı boğar zevkler bir posa gibi devrin kristal kadehlerinin dibinden sizi zevahire döker Ve bir hiç olarak bu dünyadan göçüp giderken, ızdırab senfonisini içinizde nağmeleştirememenin nedametini yüreğinizde ebedi duyarsınız...
Ö. Faruk Şehsuvar