Sızıntı Arşivi

Kasım 2000 · s. 470 · 8 dakikalık okuma

İslam'ın Gölgesinde Hayat

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

İslam'ın gölgesinde hayat, insanın ilahi lütuflara mazhariyetinin bir değişik unvanıdır. Hayatını Kur'an'a bağlı yaşama bahtiyarlığına erememiş kimselerin, İslam'ın gölgesinde yaşamanın büyüsünü anlamaları mümkün değildir. Onu, kendi nev'i şahsına mahsus çerçevesiyle duyup yaşayanlardır ki, ömürlerini cennetlerin bekleme salonlarında geçiriyor gibi, gözlerini açar-kapar etraflarına sürekli tebessümler yağdırırlar. Hamd ederler İslam'ın gölgesinde bulunduklarına, çevrelerini tefekkürle müşahede edip sürekli iman solukladıklarına, görüp duydukları her şeyin Kur'an'ı çağrıştırması karşısında Furkan mırıldandıklarına; eşya ve hadiseleri derin bir temaşa zevkiyle seyredip içlerine akan yorumlarla kendilerinden geçtiklerine...
Onlar Kur'an'ın aydınlık dünyasında düşünce hayatları adına oluşturdukları ahenk sayesinde, hep doğru görür, doğru düşünür, hadiseleri doğru yorumlar; anladıklarında anlamanın zevkini yaşar, anlamadıklarını da Allah'a itimadın gereği bir hikmete bağlar ve hiçbir zaman mütemadi sıkıntı, kaos ve bunalımla karşılaşmazlar. Aksine, sevinç ve neş'e veren durumlarını hamd u senalarla manalandırır, derinleştirir; "bela" ve "musibet" diyecekleri dış yüzü ekşi hadiseleri de "Yahu bu da geçer." esprisiyle yumuşatarak herkesin buhranlarla kıvrandığı en karanlık durumlarda bile, şevk u şükürden rengarenk dantelalar örerek semtlerine uğrayanlara cennettekilerin şevk u tarablarını yaşatırlar.

İslam'ı, tam kendi derinlik, kendi renk ve kendi deseniyle temsile çalışıp Kur'an'la içli-dışlı olduğumuz ölçüde, biz hemen hepimiz, adeta hayatımızın onunla yükselip derinleştiğini, farklılaşıp uhrevileştiğini duyup hisseder; onun sayesinde varlığın gayesini, yaratılışın hikmetini, insan olmanın sır ve manasını, buraya gönderilişimizin hedefini, gideceğimiz yerin kıymet ve değerini anlar.. ve bir ucu gönüllerimizde nurdan bir helezonla, fanilerin Baki'den ayrıldığı ufka ulaştığımızı duyar gibi olur ve kendi kendimize "Meğer hakiki hayat buymuş." diyerek talihimizin gülen yüzü karşısında kendimizden geçeriz.

Biz, herkesin varlık, eşya ve hadiselerin ürperticiliği ve dehşetiyle yalnızlık ve gurbetler yaşamalarına karşılık, İslam'ın aydınlık ikliminde, Allah'a itaat ve inkıyatla, kainatta cari umumi hareket arasındaki uyumu, iç içeliği kavrar, idrak eder; bu koca dünyayı hanemiz gibi görür, her nesneyle bir ülfet havası yaşar, her varlıkla bir tür muaşakaya girer ve böyle bir bahtiyarlığa mazhariyetimizden ötürü Allah'a gönül dolusu hamd u senalarda bulunuruz.

Kur'an'ın, gözlerimize, gönüllerimize saçtığı nurlar sayesinde, bütün varlığı, aklın zahiri nazarındaki fotoğraflarından daha farklı, daha muhtevalı, daha anlamlı ve daha zengince görür ve adeta şu üç buutlu mekanda buutlar üstü yaşıyor gibi kendimizi bir sihirli alemin temaşasında sanırız. Böyle bir temaşa herkes için aynı seviyede olmasa da, bir ölçüde hemen hepimiz, imanın gönüllerimizde hasıl ettiği zenginlik ve Kur'an'ın düşünce dünyamıza saldığı ışıklarla, başkalarının içinde sıkışıp bocaladığı ve çok defa bunalımdan bunalıma sürüklendiği bu dünyayı, zahir vüs'atinin kat kat üstünde ve genişlerden geniş bulur; kendilerini her zaman zindanlarda ve prangalar içinde vehmedenlere karşılık, kendimizi ucu-bucağı olmayan sarayların onurlu misafirleri gibi sımsıcak istikballerin atmosferinde zannederiz.

Aslında, İslami düşünce atlasında, bu kadar ferah-feza bulup zevk ettiğimiz bu dünya, üzerinde tenteneli bir perde gibi tüllenip durduğu, güzelliklerin gerçek meşheri ötelerin sadece bir buudundan ibarettir.. evet, İslam'ın düşünce atlasında, onca ihtişamına rağmen bütün fiziki alemler, metafizik dünyaların yanında tene nispeten can gibi, evimiz-köyümüz karşısında da cihan gibidir. Bu atlasta, her şey başka bir alemde başlar ve bu alemden sonra da renk, şekil, desen değiştirerek sürer gider.. ve yine bu atlasta, bütün debdebesiyle şu koca dünya sadece bir menzil, onun nimetleri de iştah açma türünden birer kahvaltıdan farksızdır. Berzah, herkesin buğulu bir cam arkasından akıbetini seyrettiği bir istasyon veya rıhtım.. mahşer, gönülleri ürperten ve ayakların bağını çözen -içinde rahmete bağlı ümitler esse de- korkunç bir güzergah, daha ötesi ise ya sürekli tüllenip güzelleşen firdevsi bahçeler veya her an değişik gayızlarla köpürüp duran bir gayya.. dünyanın sona erişiyle başlayan "Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurunu aşkın..." sözlerine emanet belirsizliğiyle öbür alem, bu upuzun yolculuğun son durağı.. dünyadaki mütemadi gelip gitmelerin bir adım ötesi olmayan karargahı ve mü'minlerin de mutluluk otağıdır.

İslam'ın düşünce atlasında bu dünya, her şey olmadığı gibi ölüm de bir son değildir; o, muvakkat bir nefes alma veya akıbeti yakından görme faslıdır; kabir ise, oradan başlayarak değişik mekanlara yolların uzayıp gittiği bir garipler hanı ve mutlak akıbetin hem endişe hem de ümitlerle derinden derine duyulduğu kapalı bir koridordur.. evet kabir, kimileri için ümitlere açık sevindiren bir durak olmasına karşılık, kimileri için de yılan-çıyan arkadaşlığına bağlı bir zindandır. Onun bir saray olarak duyulup yaşanması da, bir zindan haline getirilmesi de bizim buradaki duygu, düşünce ve davranışlarımızla yakından alakalıdır. Burada istikamet ve gayret, ötede ebedi saadet.. işte bütün bu mülahazaları "Dünya ahiretin mezraasıdır." sözüyle özetlemek mümkündür.

Böyle bir anlayış enginliğiyle bir müslüman, her zaman başkalarıyla iç içe yaşasa da, her şeyi farklı görür, farklı duyar, farklı değerlendirir ve her haliyle sürekli bir farklılık sergiler. Her şeyden evvel böyle bir ufuk itibarıyla o, yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Bütün dünya ve içindekilerin, onun tasarrufuna verildiğinin de farkındadır. O her zaman, vicdanının derinliklerinde: "Hani Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti"(Bakara, 2/30) gerçeğinin yankılandığını duyar; "Arz ve üzerindeki her şey sizin emrinize musahhar kılınmıştır." (Casiye, 45/13) ilahi teveccühüyle iki büklüm olur ve zamanüstü derinliklerden kopup gelen baş döndürücü bu iltifat ve nişanı ilk defa duyuyor, ilk defa elde ediyor gibi sevinçle karşılar, bugüne kadar verilenleri bundan sonra verileceklerin referansı sayar ve koşar soluk soluğa peygamberlerin yürüdüğü yolda. Yürür bu yolda ve Hakk'a güvenip dayanmada da asla kusur etmez; sebeplere riayeti ise esbap dairesi içinde bulunanlara Allah'ın yüklediği bir sorumluluk olarak görür, dolayısıyla da bütün sa'y u gayretlerinin neticesini de sadece ve sadece Allah'tan bekler. O, hayatını böyle dengeli bir anlayışa bağlı götürdüğünden, sürekli Allah'ın himayesinde bulunduğu şuuruyla her zaman huzur, emniyet ve itminan soluklar. İşte böyle bir tasavvurdan doğan gönül rahatlığı ne hoş.! Böyle bir ufkun hislere saldığı neş'e ve sevinç ne latif.! Ve Allah'a güvenip O'na itimattaki kuvvet ne sağlam bir dayanaktır!

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yeryüzünde, belli ölçüde de olsa, fesadın giderilmesi, milletler arası kalıcı bir barış ve diyaloğun sağlanması, bütün bütün huzursuz hale gelmiş insanlığın yeniden arayıp özlediği huzura kavuşabilmesi, insani hayatla kainat ve tabiat arasındaki uyumun keşfedilip, toplumların ve milletlerin yaşama biçimlerine aksettirilebilmesi, evet bütün bunlar ancak ve ancak gönüllerin Allah'a yönelmesinin bir başka unvanı olan "İslam'ın gölgesindeki hayat"la mümkün görülmektedir. Eğer bugün İslam'ın vadettiklerini bütünüyle göremiyorsak, bunu onun yetersizliğinde değil, onun dost ve müntesiplerinin vefasızlığında, aymazlığında; ona hasmane tavır alan cephenin de kin, nefret, iğbirar ve ön yargılarında aramalıyız. Zira Cenab-ı Hak: "Biz bu Kur'an'ı bir şifa ve rahmet kaynağı olarak ceste ceste indiriyoruz." (İsra, 17/82) buyurarak, onun bütün dertlere derman, bütün sıkıntılara çare olduğunu hatırlatıp ona yönelmemizi istemekte ve "Doğrusu bu Kur'an, insanları yolların en sağlam ve en eminine ulaştıran bir rehberdir." (İsra, 17/9) fermanıyla da bize her kapıyı açabilecek, her problemi çözebilecek sırlı bir anahtar vermektedir; vermektedir ama, çoklarımız, hala anlaşılmaz bir temerrüt ve cehalete takılarak, hazineler kıymetindeki bu anahtarı bir türlü değerlendirememekteyiz. Gariptir, herhangi bir alet ve cihaz bozulduğunda, o alet ve cihazın firmasına ya da o konudaki uzmanlara başvurduğumuz halde, nedense, aynı usulü kalbi ve ruhi hayatımızla alakalı problemler karşısında uygulamaya bir türlü yanaşmamakta ve Yaratıcı'nın tavsiye ve direktiflerini almayı düşünmemekteyiz. Oysaki "Yapan bilir, üreten onarır." fehvasınca, çok kıymetli ve kıymetli olduğu kadar da kompleks bir yapıya sahip olan insanoğlunun, zahiri ve batıni yanlarıyla alakalı hemen bütün problemlerinde, kendini "Alim" ve "Habir" olarak tanıtan Zat'a müracaat etmek icap ederdi; böyle hareket aklın ve mantığın yolu olduğu gibi genel davranışlarımızda da tenakuza düşmemenin gereğiydi. Allah, kalbi ve ruhi problemlerimizi giderme konusunda bize sürekli Kur'an'ı referans olarak göstermekte, İslami hayatı salıklamakta ve "Şu bir gerçektir ki, Allah gönüllerin her yanını bilir. O, yarattıklarını hiç bilmez olur mu? İlmi her şeye nüfuz eden Latif O, her şeyden haberdar olan Habir de O'dur." (Mülk, 67/13-14)

Bugün insanlığın büyük bir kısmının, İslam'a karşı alakasızlığı ve Kur'an'ı duymazlıktan gelmesi, istikbalde onun talihsizliği olarak tarihe geçecektir. Zannediyorum geleceğin nesilleri bu konuyu değerlendirirken: "Keşke azıcık basiretlice davranılsaydı.!" diyerek hep teessüf ve telehhüfte bulunacaklar; bulunacaklar ama, o gün böyle bir hasret ve inkisar neye yarar ki..! Önemli olan bugün, o büyük gerçeğin duyulması ve o tarihi yönelişin gerçekleştirilmesidir. Bakalım günümüzün "kaderdenk" noktasındaki nesilleri bunu başarabilecekler mi.? Keşke başarabilseler..!

Günümüzün nesillerinin son bir kere daha İslam'a ve Kur'an'ın seslendirdiği ruh ve manaya yönelmesi onların yeniden doğuşu olacaktır. Evet, İslam'ın kitabı Kur'an, insani değerler, varlık, kainat ve hayat hakkında en orijinal fikirlerin, hiçbir zaman eskimeyen disiplinlerin ve hep ter ü taze kalabilen esasların biricik kaynağıdır. Onun, günümüzün toplumlarına da, yeni ufuklar açacağına, onlara alternatif düşünce sistemleri sunacağına ve insanımızın ızdıraplarını dindireceğine inancımız tamdır. Elverir ki, varlık içindeki yer ve konumumuzu bir kere daha gözden geçirerek mazhariyet ve mevhibelerimizi yerli yerince iyi değerlendirebilelim. Aslında birkaç asırlık uzun bir uykudan sonra bizdeki böyle bir "ba'sü ba'de'l-mevt" dünyanın da rengini değiştirecektir.

Şurası da bir gerçek ki, tarihte İslam aleminin hemen her dirilişi, onun bir yandan kendini, diğer yandan da umumi hayat kanunlarını, varlık ve tabiatın esrarını dini düşüncesiyle telif ettiği, tekvini emirlerle teşrii emirler arasına sokuşturulan zıtlıkları aştığı, dinin yanında eşya ve hadiselere açık durduğu dönemlere rastlar; çöküşü ve çözülüşü de bu telif ve terkibi kavrayamadığı ve koruyamadığı zamanlara. O, büyük ölçüde bugün de, insan, kainat ve Allah arasındaki münasebeti tam kavrayamadığı ve koruyamadığından dolayıdır ki, ızdıraplar içinde kıvranmakta, iç içe şaşkınlıklar yaşamakta ve bunalımdan bunalıma sürüklenmektedir. Onun, bu şaşkınlık ve bunalımlardan kurtulmasının yolu ise, çağdaş bilgilerin ışığı altında İslami tefekkürü bir kere daha harekete geçirerek, bütün varlığı kuşatan "sünnetullah" ve onun cereyanıyla, teşrii emirler vasıtasıyla düzenlenen insan-Allah münasebetindeki uyumun yeniden ortaya konması olsa gerek. Yakın geçmişte bu münasebet tam kavranamamış, tekvini kanunlarla, teşrii emirler arasındaki irtibat sezilememiş, hatta yok farz edilmiş; derken hayattaki ahenk bütün bütün bozularak her şey içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir.. evet biz, varlıkla aramızdaki ahengi bozmuşuz; Allah da lütfettiği nimetleri elimizden almış; işte hepsi bu kadar. Bu Allah'ın değişmeyen bir kanunu ve "sünnetullah"tır. "Bir toplum (değişik iç deformasyonlarla) kendi kendini değiştirmedikçe, Allah ona lütfettiği nimetlerini değiştirecek değildir." (Enfal, 8/53) Değişmeden, hem Allah hem de varlıkla olan münasebetlerimizde olduğumuz yerde durup, olduğumuz gibi kalmamız, korunmamızın da en selametli yoludur. Bu, önemli işi de şimdiye kadar sadece hakiki Kur'an nesli -üzerinde durmayı düşünürüm- başarabilmiştir..