Kasım 2000 · s. 473 · 8 dakikalık okuma
Hayatı Dengeli Yaşamanın Manası ve Önemi
Selim Aydın · Dr. · Felsefe
Denge, kainatın oluşumundan varlıkların yaratılışına ve onların hayatlarını sürdürebilmesine kadar uzanan bütün uzay-zaman koordinatlarında geçerli olan bir kavramdır. Hayatımızdaki bütün güzellikler, müspet şeyler, dengenin ve ölçünün varlığında ortaya çıkmaktadır. Hatta varlık ve yokluk alemlerinin hangisinin görünen varlıklar dünyasına çıkacağı bile sebepler planında bir denge ve ölçüyle belirlenmektedir. Her türlü dengesizlik ve ölçüsüzlük, yokluk alemlerine bir davetiye iken, her türlü denge ve ölçü de, varlık alemlerine doğru bir seyahat olmaktadır.
Bugün bilim çevrelerinde insanı tanımlarken kullanılan, "insanın bir maddi, bir de manevi boyutu ve ihtiyaçları vardır" şeklindeki Dekartçı yaklaşım giderek terkedilmektedir. Bunun yerine her insanda iç içe geçmiş en az dört sistemin veya alt sistemin olduğu belirtilmektedir. Biyolojik insan, psikolojik insan, zihinsel insan ve ruhsal insan olarak tanımlanan bu alt sistemlerin her birinin kendine has ihtiyaçları ve denge halleri vardır. Bunların etkileşimiyle bir bütün oluşturan insanın da sağlıklı ve dengeli olması, öncelikle bu alt sistemlerde ne ölçüde denge sağlayabildiğine bağlıdır. Biyolojik olarak dengeli ve sağlıklı olan bir insan, psikolojik veya ruhsal olarak dengesiz ve sağlıksız ise genel anlamda o kişi dengesiz ve sağlıksız addedilir.
Bu noktadan dengeli bir hayat sürmek için insanın bu alt sistemlerinde öncelikle dengenin kurulması gerekmektedir. Günümüzde psikologlar, insanı bu dört boyut açısından ele almakta ve her bir boyutun bütün sisteme olan katkısını tanımlamaya çalışmaktadırlar. Bu bağlamda da toplam kalite yönetimi çalışmalarında sadece insanın bedeni ihtiyaçları değil, psikolojik, zihinsel ve ruhsal ihtiyaçları da dikkate alınmaya başlanmıştır.
Dengenin hayatımızda hangi boyutlarıyla tecelli edebileceğini düşündüğümüzde ilk akla gelenler şunlar olacaktır: İç ve dış dünyamız arasındaki denge bu dünyaları anlama yolculuğunda içten dışa dıştan içe, merkezden çevreye çevreden merkeze doğru okuma ve yaklaşımlardaki denge; parça ve bütün arasında denge; analitik ve sentezci düşünebilme arasındaki denge; şuursuz ve şuurlu bir hayat ve tercihler arasındaki denge; gaflet ve uyanıklık arasındaki denge; korku ve ümit arasındaki denge; öğrenme ve öğrendiklerini hayata taşıma arasındaki denge; beden-zihin-his ve ruhtan oluşan insanın alt sistemleri arasındaki denge, akıl ve kalp arasındaki denge; madde ve mana arasındaki denge; dünya ve ahiret dengesi; insani münasebetlerimiz arasındaki denge; zıt eğilimde olan hisler arasındaki denge; evimiz, işimiz, ailemiz, istirahatimize ayıracağımız zaman dilimleri arasındaki denge; kendi varlığımız ile dünya ve kainat arasındaki denge; bedeni ve şahsi arzularına hapsolma ile içinde bulunduğu toplum, insanlık alemi ve kainatla bütünleşme ve senkronize olma arasındaki denge; hareket ile hareketsizlik arasındaki denge; sessizlik ile seslilik arasındaki denge; aktivite ile istirahat, düşünce ile aksiyon, sevgi ile düşmanlık, uyku ile uyanıklık, tokluk ile açlık, tevazu ile zillet, israf ile cömertlik, üretme ile tüketme, çok çocuk ile eğitebileceğin kadar çocuk sahibi olma, midenin alabileceği kadar yeme ile, bitkin kalacak kadar az yeme, sevecenlik ile ciddiyet, disiplin ile yumuşaklık, sevme ile sevilebilme, bilme ile bilinme, işitme ile duyma, sempati ile empati, konuşma ile dinleme, gurur ile izzetini ve onurunu koruma, bir işi başlatma ile onu sürdürülebilir kılma arasındaki denge... Bu liste istenirse daha da uzatılabilir.
Görüldüğü üzere denge insan hayatında, adeta hava gibi her tarafı kuşatmış bir anahtar kavramdır. Hayatın bütün güzellikleri ve sağlıklı durumlar, yukarıda bazılarına işaret edilen alanlarda denge yakalanırsa ortaya çıkmaktadır. Kainat kitabının bir tefsiri ve özeti olan Kur'an-ı Kerim'in insanlara yaklaşımında ve onları eğitmede kullandığı pedagojik ilkelere baktığımızda aynı şekilde dengenin ve ölçünün izlerini görmekteyiz. Kur'an'da meseleler ele alınırken ve insanlara hitap edilirken, orta yol (sırat-ı müstakim), denge ve ölçülü davranma, ifrat ve tefritlerden kaçınma, merkezden çevreye, yakından uzağa, somuttan soyuta, bilinenden bilinmeyene, kolaydan zora ilkeleri belli bir ölçü ve denge halinde kullanılmaktadır.
Hiçbir insan tecrübesi, denge kavramı olmaksızın manalandırılamaz. Gerçekte dinamik dengenin, kainattaki her canlı sistemi düzenleyici ve disipline edici temel bir prensip olduğu bugün çok iyi bilinmektedir. Güneşin doğup battığı her yerde, her bir işin, davranışın ve faaliyetin bir zamanı ve yeri vardır. Her bir gayenin ve hedefin de bir zamanı vardır: Doğmak için bir zaman, ölmek için bir zaman; tohum ekmek için zaman, filizlenen fideleri çapalamak için zaman; öldürmek için zaman, iyileşmek için zaman; yıkmak için zaman, yapmak için zaman; ağlamak için zaman, gülmek için zaman; taşları fırlatmak için zaman, taşları toplamak için zaman; kucaklaşmak ve kavuşmak için zaman, ayrılmak için zaman; kazanmak için zaman, kaybetmek için zaman; muhafaza etmek için zaman, dağıtmak için zaman; sessiz olmak için zaman, konuşmak için zaman; sevmek için zaman, nefret etmek için zaman; savaşmak için zaman, barışmak için zaman... Bir başka deyişle her şey zamanında ve mevsiminde yapılırsa güzel olmaktadır.
Bu noktadan denge, bir şeyi zamanında, mevsiminde ve yerinde yapmak manasına da gelir. Mevsimlerin çevrimi de dengenin bir başka boyutudur. Kışın, ilkbaharın müjdecisi olması, yazın ise sonbaharı muştulaması dengenin devr-i daimler şeklinde olduğunu gösterir. Yerkürede bir yılda yaşanan dört mevsimi insan, bir gün içinde mikro planda yaşar. Sabah vakti bahara, öğle ortası yaza, ikindi sonrası sonbahara, gece ise kış mevsimine tekabül eder. Etrafa coşkulu ve hayat üfleyici enerji salan bir bahar mevsimi, yerküremize sevgi ve şefkati getirirken, aynı zamanda insan ruhunda yeni bir hayata uyanışın canlılığını aktif hale getirir. Mevsimlerdeki denge, adeta insanın biyolojik saatiyle paralel çalışan günlük hayatta da vardır. Gündüz ve gecenin birbirini takip etmesi ve her birinde ona uygun faaliyetlerin olması, gündüzün çalışmaya, akşamın da dinlenmeye ayrılması ve bunun bir çevrim olarak devam etmesi, dengenin varlığına bir başka delildir.
Bugünün dünyasında dengeli bir hayat sürmek ne manaya gelmektedir? Dengeli bir hayat problemsiz bir hayat mıdır? Problemlerin çözümlendiği bir hayat mıdır? Yoksa bir taraftan karşılaşılan problemler çözümlenirken diğer taraftan da yeni yeni bilmece ve problemlerin üretilmeye devam edildiği dinamik akış halindeki hayat mıdır? İnsanlık dünyanın farklı yerlerinde, farklı zamanlarda daima problemlerle karşı karşıya kalmıştır ve kalmaya devam edecektir. Çünkü bu durum, hayata mana katmakta ve onu yaşanabilir kılmaktadır. Çünkü hayatın güzelliği ve heyecanı sahip olduğu problemleri çözebildiğinde ve bu çözümlerin sevincini ruhunda duyduğunda ortaya çıkmaktadır. İşte bu, hayatın en can alıcı kritik dengesidir. Yani sürekli problemler olacak, onları insanoğlu bilmece ve bulmaca çözer gibi çözmeye çalışacak ve bu çevrimi döndürebildiği sürece yaşama sevinci ve coşkusu duyacaktır. Bir başka ifadeyle hayatı, bir öğrenme yolculuğu olarak algılayacaktır. Problemlerin olmadığı veya her şeyin zorlanmadan kolayca çözüldüğü bir dünya da hayat da geliştirici, öğretici ve zevkli olmazdı. Bundan dolayı, problemlerimiz var ise, Allah'a şükretmeliyiz. Zira bizi hayata bağlayıcı şeylere sahibiz demektir. Hiçbir problemin, mücadelenin ve gayretin olmadığı bir hayat can sıkıcı, bunaltıcı ve daha da kötüsü manasız olacaktır. O halde gerçek problem, problemlerin varolması ve sürekli yenilerinin üretilmesi değil, karşılaştığımız problemleri çözemeyip onlara takılıp kalmamız, sabah akşam aynı problemlerden muzdarip olmamızdır. Bir başka ifadeyle de, problemleri çözebilme ile bu çözümlerin yeni problemlerin oluşumuna kapı açma potansiyeli arasındaki dinamik çevrimi engelleyici bir tarzda, sürekli aynı problemlerle uğraşıp durmak ve çevrimi dinamik halden statik hale dönüştürmek gerçek problemdir.
İnsanoğlu, hayatında karşılaştığı problemleri nasıl çözebileceğine dair çok çeşitli cevaplar üretmiştir. İslam'ın ve semavi kaynaklı dinlerin problemlerin çözümünde tavsiye ettiği en önemli öğretilerden biri, orta yol olan ve dengeli ve ölçülü olma, haddi aşmama ve aşırılıklardan (ifrat ve tefrit) kaçınmadır.
Günümüz insanının hadiselerin hızlı akışı ve değişimi karşısında stres yükü oldukça artmıştır. Mesela artan ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere hayat düzenimiz daha kompleks hale geldikçe, bu ihtiyaçları karşılamak için daha az bir zamanımız olmaktadır. Bir taraftan dengenin değerine inanırken öte yandan ona meydan okuma, bizim kolektif bilinçaltımızda sürekli yaşadığımız bir gerilimdir. Çalışma yerlerinden aile ortamına, sağlıktan eğitime, hayatın her alanında denge, bugün insanlığın eskisinden çok daha fazla özlem duyduğu bir keyfiyet haline gelmiştir. Kendi hayatımızda, aile münasebetlerimizde, çeşitli sosyal kurumlarda ve takım çalışmalarında hep gözlemlenen şey, bütün insanların giderek artan şiddette daha fazla dengeli bir hayata duydukları özlemi dile getirmeleridir.
Bugün dışımızdaki dünyayı bilme, anlama ve keşfetmeye büyük bir önem verilmektedir. Bilim hızlı bir şekilde dışımızdaki olayları anlama ve çözümlemeye yönelik bilgi ve becerilerimizi artırmaktadır. Teknolojik ilerlemeler, insan sağlığının ve maddi refahın iyileştirilmesine önemli katkılarda bulundu ve buna devam etmektedir. Bununla beraber, en gelişmiş ülkelerde bile, maddi refah ve kalkınmaya paralel barış ve mutlulukta da benzer bir artışı gözlemleyemiyoruz. Gözlemlenen bir şey varsa, o da, insanların hayatlarında, giderek artan endişe, kaygı ve strestir. İnsanlardaki korku hissi, inanılmaz derecede korkunç tahrip gücü olan silah sistemlerine duyulan ihtiyacı karşılama yönünde uyarıcı tesir yapmaktadır. Öte yandan insandaki doymak bilmeyen hırs hissi, çevrenin tahribine ve kirlenmesine sebep olmaktadır. Bütün bunlar, yerkürede insanlığın varoluşunu daha da riskli hale getirmektedir.
Bu eğilimler, iç ve dış dünyaları olan insanoğlunun sadece dış dünyayı anlama ve keşfetmeye yoğunlaşmasının tehlikelerine işaret eden semptomatik göstergelerdir. Gözden kaçan veya ihmal edilen şey, insanın iç dünyasının keşfedilmesi ve anlaşılmasıdır. İnsanlığı ve kendimizi bu tehlikeli gidişten korumanın yolu, fıtratımızda, özümüzde bulunan dengeyi geri kazanma yolunda yapacağımız seyahat ve keşiflerin, ağırlıklı olarak dış dünyaya değil, gönül ve kalp olarak tanımladığımız iç dünyamıza yapılmasıdır. Eğer, bilimin diğer dallarında olduğu gibi aynı derinlikte ve kapsamda insan zihni ve ruhu keşfedilip anlaşılacak olursa, bundan sadece bireyler değil, bütün cemiyetler ve insanlık fayda sağlayacaktır. Yerküremizde giderek daha fazla insan, bir derece bile olsa, zihni, ruhi ve manevi huzura kavuştukça, bilgeliği veya negatif hislerini pozitif hislere dönüştürebilme kabiliyeti kazandıkça, temel insani değerlere tabii bir kayış olacak ve sonuçta, bütün insanlık için huzuru, barışı ve mutluluğu elde etme şansı daha da artacaktır.
Bütün bunlar, 21. yüzyılda insanın daha bütüncül bir tarzda ele alınacağının, mekanların onun dört boyutunun ihtiyaçlarını da karşılayacak şekilde düzenleneceğinin habercisidir. Umarız ülkemiz insanı da dünyadaki bu gelişmelerden nasibini alır ve kendisini sadece biyolojik bir canlı gibi gören ve sadece o boyutunun ihtiyaçlarını karşılayan zihniyetten kurtulur ve hayatın bütün ünitelerinde insanın dört boyutunun ihtiyaçlarını karşılayabileceği imkanlara kavuşur.
Kaynak
- Joel Levey ve Michelle Levey, Living in Balance. A dynamic approach for creating harmony and wholeness in a chaotic world. Conari Press Berkeley-California-USA 1998.