Haziran 1984 · s. 2 · 3 dakikalık okuma
Işık Süvarileri

Yıllar var ki, milletimiz, bütün müesseseleriyle bir varoluş mücâdelesi içinde çırpınıp durmaktadır. Değişik çizgi ve değişik buudlarda cereyan eden bu mücâdelede, insanımıza gerçek diriliş va'deden çaplı hamleler olduğu gibi, onu özünden uzaklaşdıran, miyoplaşdıran ve başını döndürerek yoldan saptıran gayretler de eksik olmamışdır.
Hemen her zaman bir yanda, ızdıraplı sînelerde sonsuzdan gelen aydınlık ve esintilerle ortaya çıkan ve milleti "ba's ü ba'd-el mevt"e götüren hakiki mücâdele; diğer yanda da, his, heves ve ihtirasların bağrında gelişen reaksiyoner, sunî ve yapmacık mücâdele devam edip durmuşdur. Yıllar yılı kültürsüz ve görgüsüz bırakılan yığınlar, bu mücâdelenin hakîkisinin yanında yerini aldığı gibi çok defa, sahtesine aldandığı da olmuş ve yıldız böceğini yıldız; sineği kartal ve saksağanı da tavus zannederek, tereddüt ve yanılmalara düşmüştür, ama; bu yanılmalar katiyyen uzun sürmemişdir. O, yeniden toparlanarak kendine gelmiş ve yoluna devam etmişdir.
Evet, Sâmirî'den Müseyleme'ye, ondan da nifak şebekesinin reislerine kadar peygamberâne tavırlarla ortaya çıkan bilumum yalan ve bâtılın temsilcileri; muvakkaten, cehâlet ve muhakemesizliğe vize
ettirdikleri beraatlarla, bugüne kadar cemiyetin çeşitli kesimlerinde varlık gösterip yığınları iğfâl etmişler ise de, ışığın tufan-tufan yayıldığı ve karanlığın hırıltıya düştüğü günümüzde, mihrabını bulmuş aydın gönüller için, öyle inanıyoruz ki, artık bunlardan hiçbiri bahis mevzuu olmayacakdır.
Zîra bugünün insanı, kat'iyyen dünün insanı değildir. O, yıldızların kollan arasında sergilenen Yaratıcı Kudretin donanma gecesiyle, çocukların havaya saldıkları fişeklerden meydana gelen sun'î ışık oyunlarını birbirinden tefrîk edecek kadar kendinde ve idrâkiyle içiçedir.
Şimdiye kadar insanlık tarihindeki her gerçek diriliş, ölümsüzlüğe ermişlerin ak ikliminde bir tomurcuk gibi belirmiş, sonra da gelişip gitmişdi. Nefis ve benlikleri îtibariyle başlan yokluğa ulaşmış bu dev âsâ kâmetlerdir ki, ne kabirden korkarak geriye durmuş ne de hayat endişesiyle asla sarsılmamışlardır. Korku ve endişe şöyle dursun, dostlara visal kapısı saydıkları kabri ve ölümü gülerek karşılamış, hatta o yoldaki vesileleri âdeta alkışlamışlardır.
Onların düşünce dünyalarında, ne varlığa bağlanıp onunla övünme, ne de kaybettikleri şeyler karşısında mahzun olma yokdur. Gönülleri ebed melodilerine göre akord olmuş bu olgun ve doygun ruhlar, bütün gökler yıkılsa ve onlar altında kalsalar, ihtimâl ki, başkalarına müthiş görünen bu manzara, onlarda sadece hayret ve hayranlık uyaracakdır.
Onlar iç yapıları itibâriyle insanlığın başı üstünde semâ gibidirler; bulutlanınca yağmurla imdâda koşar, açılınca da güneşden huzmelerle.. Meyvedâr ağaç gibidirler; kâh çiçekleriyle yüzümüze gamze çakar gönüllerimizi hoplatırlar, kâh meyveleriyle çevrelerine tebessüm yağdırırlar... Bunlardır ki;
Ötelerden gelen sırlarla coşar,
Ellerde meşale habire koşar.
Derin vadiler, sarp yokuşlar aşar,
Işık olur meltem olur eserler...
Kendini aşamamış, ruhunda ölümsüzlüğe erememiş derbeder gönüller ise, yer yer ölüm ve zevâle takılıp kalırlar, vakit vakit bedenî hazlarında boğulurlar ve zaman zaman danefsânîlikleriyle tarumar olup giderler. Perspektiflerinde ikbâl hırsı, sînelerinde şöhret arzusu, ruhlarında şehvet hissi ve bencilliğin kurutucu fırtınalarıyla her an hazâna ma'ruz bu talihsizler, hep inançsız, hep ümitsiz ve hep karamsar oldukları için, ne peşipeşine sökün edip gelen baharlar, ne de yukarlardan akıp gelen nurlar onların gönüllerinde en ufak bir ümit kıvılcımı meydana getiremez. Ego'nun öldürücü atmosferinde felce uğramış bu bahtsızlar, feleğin çarkları onların hevâ ve heveslerine göre hareket etsin isterler: güneş arzularına göre doğsun; rüzgâr onların isteklerine göre essin; yağmurlar gönüllerine göre yağsın ... tek kelimeyle, Hakk'ın binlerce hikmeti sussun, onların hevesleri konuşsun dilerler..! Olmayacak şeylere gönül kaptırmış bu serseri ve çocuk ruhlar, hiçbir zaman umduklarını bulamaz, dolayısiyle de bedbînlikden kurtulamazlar. Onlar için;
"Emeller âdeta kuyu içinde
Hiç erilmezlerin köyü içinde
Varılmaz sahilin "koyu"u içinde.
Hicran ve yeis yürekler pek hissiz,
Düşler kâbuslu, çevre merhametsiz"..
dir.
Yer-gök farklılığı içinde birbirine zıd bu iki düşüncenin de, insanımızın hayatına maya olduğu ve onu kendi rengine göre şekillendirdiği zamanlar olmuşdur. Ancak, azim ve inançla gerilmiş ışık süvarilerinin rehberliğinde toplum, gönlü îtibâriyle, yüksek ideâllere dübeste; rûhu îtibâriyle, mızrabını yemiş tel gibi inim inim; gözleri her zaman güneşin doğduğu iklimde ve dudaklarında "seniye-i veda"[1] türküsü kanatlanıp gitmişdir. Berikilerin arkasında ise, fertler ümitsiz, kitle derbeder ve millet de bu titrek ellerde yıkılıp gitmekle yüzyüze, talihsizler yığını olup kalmışdır.
Şimdiye kadar, milletçe yaşadığımız bu iniş ve çıkışları göz önünde bulundurarak, son bir kere daha, omuzumuza alıp bayraklaştırmayı düşündüğümüz diriltici hakikati belirleyemez ve ona yürekden hizmet edeceklerin imdadına koşmazsak, yeniden bir düzine fasit daireler içine yıkılıp gitmemiz kaçınılmaz olacakdır.
SIZINTI
[1] Seniye-i vedâ: Medine-i Münevvereye girişte Efendimizin (S.A.V.) ilk defa görüldüğü tepe.