Mayıs 1987 · s. 6 · 7 dakikalık okuma
İşgücü ve Çalışma Üzerine
Mehmet Şehriyar · Y.Doç.Dr. · İnceleme

"Atâlet, vücud içinde adem, hayat içinde mevttir. Sa'y ise, vücudun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!"
İnsanlığın varoluşu ile başlayan çalışma ve gayret, ondan ayrılmaz bir eleman, onun içtimâi ve iktisâdi hayatının gelişmesinin bir unsuru, bitmeyen bir faaliyeti ve sönmeyen bir meş'alesi olmuştur. Ne var ki bu, dini, milli, ferdi ve içtimâi mukaddes faktörler, beşeri yaşama devirleri boyunca farklı anlayış ve düşünce ile kâh yerilmiş, kâh öğülmüştür. Bazı devirlerde de "emek herşeydir" denilerek adeta putlaştırılmıştır.
Kölelik müessesesini geliştiren eski Yunanlı'Iarda çalışmak, istenmeyen ve can sıkıcı bir iş ve külfet olarak değerlendiriliyordu. Bu düşünce şöyle bir açıklamaya bağlanmakta idi:
"Çalışma, ilâhların insanlara reva gördüğü bir ceza şeklidir. Bu sebeble bedeni işler, ruhu kabalaştırır ve insanları gerçeği idrak edemeyecek ve faziletli bir hayat süremeyecek dereceye düşürür."(1) Hususiyle bedeni çalışmadan hoşlanmayan bu düşüncedeki insanlar, bu çeşit işlerin kölelere mahsus olduğuna inanıyorlardı. Bu anlayışın şimdiki Yunanlılarda bile görüldüğü söylenmektedir.
Eski Roma'daki o günkü iş ve çalışma anlayışını ünlü hukukçu Çiçero, "De Officede" adlı eserinde, "kiralanmış bir işçinin artistik (san'atlı) bir hüneri yoksa, yaptığı iş kendisinin hür bir insan olmasını sağlamaya yetmez. Böyle bir kişinin sağlam karakterli olması beklenemez. Aynı şekilde toptan emtia alıp, perakende satanların da yaptığı iş muteber sayılmaz... Küçük çapta perakendecilik kirli ve süfli bir iştîr."(2) şeklinde açıklamaktadır. Fakat meşhur Romalı komutan ve düşünür Cato (M.Ö. 234—149), iş ve çalışma mevzuunda Çicero'dan daha farklı düşünmektedir. Ona göre çalışmada bir kudsiyet ve faziletkâr bir terbiyenin görüleceği belirtilmektedir.
Bütün mukaddes kitaplarda çalışmak teşvik edildiği halde, İbraniler hakiki Tevrat'ın kaybolmasıyla yaptıkları tahrifatlarda çalışmayı kötülüyorlar, işi ağır ve sıkıcı buluyorlardı. Tahrif edilmiş İncil'e uyan hristiyanların bir kısmı da bu düşüncede görünmüşlerdir. Hakiki İncil'e inanan diğer bir kısım ilk hristiyanlar ise çalışmaya müsbet bazı değerler yüklemektedirler. Meselâ, Romalıların ağır baskısı ve eziyetleri altında inleyen bazı kardeşlerine, çalışıp kazanarak yardım edebileceklerine inanıyorlardı. iş yapmanın üstünlüğü felsefesini benimseyen rahipler manastırlarda çalışmayı teşvik ederek, "Evlatlar, babalarının sanatını sürdürmelidir" prensibini yaymışlardır. Yine İncil'den kaynaklanan hristiyan ahlâkında "çalışan mükâfatını alır" ve "çalışmak istemeyen ekmek beklememelidir" kaideleri geçerli olmaktadır. Bu yönüyle çalışmak hem dini ve hem ahlâki olmakla kalmayıp, insanoğlunun yaratılışı ve hayatının devamı için mecburi olmaktadır. İşsizlik, tembellik insan ve cemiyet için sıkıntılı ve ızdarab verici hal alırken, çalışmak insan için rahatlık ve cemiyet için huzur kaynağı olmaktadır.
Protestan mezhebinin kurucusu Luther, çalışmayı, insanın Allah'ın rızasını kazanması için bir vesile olarak değerlendiriyordu. Calvin' de aynı kanaati benimsiyor ve çalışmanın Allah'ın bir emri olduğunu, yeryüzünde inanan insanların hâkimiyetinin ancak insanın çalışması ve alınteriyle mümkün olabileceğini söylüyordu.
Böylece gerek Musa (a.s.)'a gerek İsa (a.s.)'a gönderilen mukaddes kitaplarda, gerekse bunlara hakiki olarak inananlarca; insanın atâleti, boş durması yerilmekte ve çalışması teşvik edilmektedir.
İnsanın çalışmaması, boş durması ve işgücünü değerlendirmemesi, hiçbir mukaddes dinde benimsenmediği gibi İslam'da da benimsenmez. Onun bu mevzuda vaz' ettiği prensiplere geçmeden önce iktisâdi sahadaki temel esasları kısaca ortaya koymak gerekmektedir.
1. İslâm, ibadet ve inanç esasları yanında, ictimâi ve iktisadi mevzuları da ihtiva eder.
2. İslâm, mülkiyet, üretim, tüketim ve çalışma münasebetlerini kapitalizm ve sosyalizmden farklı değerlendirmektedir. Daha geniş mânâsıyla; islâm, yaşadığımız hayatı ebediliğe göre ayarlar. Ekonomi, bu hayatın çerçevesini doğrudan doğruya aşma durumunda değildir. Dini ve ahlâki değeri hesaba katmayan bir ekonomi sisteminde kendi içinde çatışmalar başlayıp, her sahada üretim ve bütünüyle mutluluk zedelenir. Öyleyse, ne şekilde olursa olsun ahlâki değerlerin tesirinden kurtulmuş bir ekonomik faaliyet düşünülemez.
3. İslâmın ekonomik anlayışında, ne marksist alt yapı teorisi, ne liberalistlerin homoekonomikus (ekonomik insan) modelleri geçerlidir. Toplum hâdiselerinin alt yapısını ekonomi teşkil etmez ve insan da sadece bir homoekonomikus olamaz. İslam, bu yönüyle iktisâdi yabancılaşmaya karşıdır. Bu düşünceden hareketle, İslama göre üretimin gaye değil, vasıta olduğu vurgulanabilir.
4. Kıt kaynaklar açısından İslâm iktisadı ile muassır iktisâdi teorileri arasında hemen hemen hiç bir fark yoktur. Bir fark varsa o da onun hacim ve tabiatında yatmaktadır. İki sistem arasındaki asıl fark, tercih meselesinin çözümünde düğümlenmektedir. Bazı isteklerimiz bazı ihtiyaçlarımızdan vaz geçme pahasına tatmin edilebilmektedir. Kaynakların kıtlığı ile isteklerin çokluğu arasındaki bu sürekli tenakuz, bizleri isteklerimiz arasında bir tercih yapmaya, onları önceliklerine göre sıralamaya ve kaynaklarımızı, ihtiyaçları azami ölçüde karşılayacak şekilde dağıtmaya zorlamaktadır. Reklamlarla yönlendirilen günümüz ekonomisinde seçme meselesi büyük ölçüde zaruri olmayan, çoğu zaman kişinin keyfi isteklerine ve kaprislerine bağlıdır. Fakat İslâm ekonomisinde kişi, kaynakları istediği gibi harcıyamaz. Bu hususta şahsın keyfi isteklerini sınırlayan Kur'an ve hadisle getirilen tahditler vardır.(3)
5. İslâmda sermaye iş gücüyle birleşerek çalıştırıldığında meşru olmaktadır. İslâm, ticareti helâl, faizi haram kılmıştır. Kapitalizmde, hem ticaret ve hem faiz helâldir. Sosyalizmde ise, hem ticaret hem faiz yasaktır. Böylece İslâm, ticareti helâl sayarak sosyalizmden, faizi haram sayarak kapitalizmden ayrılır. Neticede İslâm, bütün iktisâdi faaliyetleri, fert ile cemiyet arasında dengeyi kurma, âzami sosyal faydayı sağlama ve halkın refahını yükseltmeyi hedef almıştır.
İşte bu umumi iktisâdi prensipler çok kısa belirtildikten sonra, İslâmın çalışmaya verdiği ehemmiyet hususundaki görüşleri özetleyebiliriz.
İnsanı kâinata hükmetmeye memur gören İslâm, ondaki üretici ve değiştirici güce yani iş gücüne büyük değer verir. İnsanın kâinat içindeki yerini.onun imanı ile bütünleşen çalışma ve gayreti tayin eder. Bu mânâda marksist ve kapitalist düşünceden farklı olarak, İslâmda, insan "emeği" ile değil, ibadeti ile(ibadete dönüşen çalışması ile) insandır. Diğer bir ifade ile insan ibadetini yapması şartıyla, onun her ânı (çalışması, üretimi, tüketimi, uykusu, dinlenmesi, temizlikle ilgili faaliyetleri, yemesi, içmesi, giyinmesi, vb.) ibadet haline gelmektedir. Asrımızda yaşamış bir İslâm âlimi de bunu şöyle ifade etmektedir:
"İbadet edenin diğer mübâh dünyevi amelleri; güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır."
İnsan esas itibariyle çalışmanın zahmetinden kaçmak, rahatı aramak temayülünde ise de, yeryüzünde kaldığı sürece çalışıp kazanmak mecburiyetindedir. Allah insanın aklını, fikrini ve el gibi becerekli organlarını kullanarak iş gücünü değerlendirmesini ister. Kur'ân'da ve Hz. Peygamber (s.a.v.)in hâdislerinde sa'y ve gayrete değer verilmekte ve teşvik edilmektedir.
Kur'ân'da: "İnsana çalışmasından başka birşey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir."(53,/39,40,41)
"Mü'min olan kimse yerinde ve salih bir amelde bulunursa onun emeği (sa'y) inkâr edilemez. Biz onu kaydederiz." (21/94) denilmektedir.
Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Hiç kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha iyi (daha hayırlı) birşey yememiştir. Allah'ın Peygamberi Davut (a.s.) da elinin emeğinden yedi."
Yine Peygamber Efendimize: "Ey Allah'ın Resulü, hangi kazanç daha hayırlıdır? denildi. Peygamber Efendimiz:
"İnsanın kendi elinin emeği ile, her türlü meşru alış verişle sağladığı kazanç" buyurdu.(4)
Bugünkü birçok ülkelerin problemlerinin başında işsizlik gelmektedir. İşsizlik büyük ölçüde, çalışmak isteyenlerin câri ücret seviyesinde iş bulamamalarından kaynaklanmaktadır. Bir işi beğenmemekten veya aşağı görmekten veyahut çalışmak istememekten kaynaklanan işsizlikler de hesaba katılmalıdır. İctimâi bir problem olan işsizliğin giderilmesinde İslâm, çalışmayı ve insan gücünü değerlendirmeyi esaslardan biri olarak kabul eder. İnsanın bilgi ve kabiliyetlerini artırarak onu vasıflı ve daha verimli hale getirmeye çalışır. İslâm, bu yönüyle işsizliğin, tembelliğin karşısındadır. Dolayısıyla fertlerin, çalışarak birçok ahlâksızlığın kaynağı olan işsizlikten ve boş durmaktan sakınmalarını emreder. Hz. Ömer (r.a.), "İşsizliğin verdiği rahatlıktan sakın, çünkü böyle bir rahatlıktan, sarhoşluğun vereceği fenalıktan daha fazlası gelir." buyurmaktadır.
İslâmda, çalışabilecek durumda olan kimsenin dilencilik yapması yasaklanmış olup, en kötü şartlar altında dahi çalışması, başkalarına yük olmakdan üstün tutulmuştur. İslâma göre, "kişinin sırtında yük taşıyarak geçimini sağlaması, versin veya vermesin birisinden birşey istemesinden daha hayırlıdır." Böylece İslâmda çalışabilecek durumda olan hiç kimsenin başkasının çalışmasının kazancından haksız yere pay alması düşünülmemiştir.
Ne var ki, dünden bugüne devam eden eski Roma ve Yunan zihniyetinin "sen çalış, ben yiyeyim" felsefesine yaratılış itibariyle karşı olan insanlık, bütün gayretlere rağmen, bütünüyle çalışma dünyasındaki "barışı" temin edememiştir. Feodalite devrinde toprak kölesi olan ve aşağılanan insan gücü, sanayi inkılabı sonrası fabrika kölesi olup kapitalizmin ağına düşmüştür. Bir baskı, bir tepki doğuran uzun ve ağır çalışma şartları sosyalizmin istinasını kabartmış, işçi sınıfının ve onun emeğinin istismar edilmesine kominizmi de ortak etmiştir. Az veya çok bu sistemlerin tesirinden de nasibini alan bugünün çalışan insanı ise, Taylorizm'in prensipleri altında adeta "vida çeviren" bir varlık haline dönüşmüştür.
Gerçek insanlık, çalışmada ve iş gücünün değerlendirilmesinde yaratılışa uygun bir yolu takip etme mecburiyetindedir. İnsanın bütünlüğünü parçalayan ve onu Yaratan'ına, inancına, benliğine ve topluma karşı yabancılaştıran hertürlü faaliyetlerden, telkin ve propogandalardan uzak bir çalışma zemininin gerçek çalışma barışını ve huzurunu vereceği şüphesizdir. Bugünün ve geleceğin çalışma dünyasında, ruhi, içtimâi ve iktisâdi buhran ve çalkantılardan kurtulmanın çaresi, insana, insanca değer vererek, onun yaratılışına uygun hareket etmektir.
Y. Doç. Dr. Mehmet Şehriyâr
1. Koçer, Melih, "İşletmede Beşeri İlişkiler Ders Notları" Güven Mat. Ankara 1972, S: 18
2. Akat, İlter, "Endüstri Sos." İzmir,1982,S:18.
3. Mannan, M.A. (Çev. Bahri Zengin),"İslam Ekonomisi—Teorik ve Pratik" Özdemir Basımevi İst. 1973, S: 16, 17.
4. Muhammed El — Mübarek, (Çev. Hüsamettin Cemal), "İslamda İktisat Nizamı," İst. 1978.
5. Çiftlikli, Mehmet, "Çalışma İlişkileri Tarihi Ders Notları", D.E.Ü.İ.İ.B.Fak. İzmir, 1986.