Sızıntı Arşivi

Mart 1987 · s. 19 · 6 dakikalık okuma

İşaret ve İşaretçilerden Sonra

Sızıntı · Edebiyat

mar87-21.jpg

Ey varlığın özü Yüce Ruh, gönüller seni mülâhaza etmekle zevklerin en derinini elde eder, en erilmezine ererler, insanlar böyle bir mazhariyete kamçılana kamçılana götürülseler bile, elde edilmesi düşünülen şeylerin yanında çekdikleri, çekecekleri hiç kalır. O'na ermeye yürekden azmetmiş o yolun delileri, gerekirse bu uğurda Kaf dağına dahi seyahat edebilirler.

Bilhassa, ümitlere can getiren yeni esintilerin hissedildiği, karanlıkların bir bir bozguna uğrayıp dörtbir yanda şafakların sökün etdiği şu günlerde, vuslata teşne gönüllerde bir başka aşk, bir başka heyecan dalgalanıp durmakta...

Evet O, elinde hayat iksiri taşıyan biricik hekim, bizler de, yıllar yılı onun yolunu gözleyen hastalarız. - Ruhlarımız Ona feda olsun!— O gönüllerimize hayat üfleyip bizlere dirilme yollarını açmasaydı bizler varolamazdık; O gözlerimizden perdeyi kaldırıp eşyanın hakikatini tanıtmasaydı bizler hiçbir şeyi tanıyamaz, ilim ve medeniyet adına bir adım dahi atamazdık..! Bugün varlık adına neye mâliksek Onun açtığı vâdide mâlik olduk; hakikat adına neyi idrak edebiliyorsak Onun başlarımızın üstünde tutuşturduğu meş'ale sayesinde idrak edebildik.

Ey başı gökler ötesi alemlerde dolaşan Rûh; ey ümmetlerin en hayırlısını gemisinde taşıyan nuh! Bizler, seni tanıyan ve tanımayanlarımızla hepimiz kapının âzâd kabul etmez köleleriyiz; kapı kullarının yaramazlıklarına bakıp ihsanlarını kesme! Âdâb-erkân bilmezlerden lütfunu esirgeme! Yıllar yılı senden ayrı düşmüşlüğün derbederliğiyle yaşayan ruhları, başka kapılarda dolaştırarak perişan etme; "ileyye i'bâdallah!" [1] de ve atını havâzîn uğursuzluğuna doğru mahmuzla! Mahmuzla ki, yolunu gözleyenlerin canları dudaklarına geldi.

Senin, bir şafak gibi gönüllerde ağarman, seni tanıyanında tanımayanın da kurtuluşu olacaktır. Bugün seni tanımayıp sana baş-kaldıranların her anı ayrı bir çılgınlık ayrı bir hezeyan.. ilimden - irfandan yoksun tanıma iddiasında bulunan müntesiblerin ise, birçoğu itibariyle ya içinde yaşadığı dünyadan habersiz veya hayâl okyanuslarına yelken açmış ve rü'yalarda teselli aramakda...

Ey kapkaranlık bir dönemi bir hamlede ışığa boğan aydınlıklar sultânı; güneşlere tâç giydiren muhteşem nûrunun muvakkaten gizlenmesi bile her şeyi altüst etdi. Seni gerektiği gibi tanıyamamış bir kısım dostlarının ümit mumu sönmeye yüz tuttu. İlhadla gözü kararmış düşmanların şımardıkça şımarıp bütün bütün gemi azıya aldı ve senin cennetlere denk dünyanda baykuş sesleri duyulmaya başladı.

Ey gecesi gündüzlerden daha aydın ve gündüzü cennet baharlarına denk Sultanlar Sultânı! Cihanlara ışık tevzi' eden "Yed-i beyzân"ı [2] bir kere de karanlıkta kalmışların dünyasına çevir ve onları karanlık çevrelerinin kanlı kâbuslarından kurtar! Sen bir sultan isen, şanına yaraşan budur; bir ışık kaynağı isen, gel nuruna hasret gönüllerimizi doldur..!

Yıldızlara her gece ayrı bir türkü söyleten hikmetinin diline kilit vuruldu, yâkutdan düşüncelerin, kadirbilmezlerin elinde tozlanmaya terkedildiği, söz cevherinin, ülfet ve ünsiyetle değersiz bir meta' haline getirildiği günden bu yana, insanlık hep abes duyup abes dinledi; fikir diye hep hezeyanların arkasına takılıp gitdi ve o gün-bugün de saksağan sesini bülbül nağmesi diye alkışlayıp durmakda... Ne olur gel, kömürü elmas yapan o semavî bakışlarınla gönüllerimize bir kere teveccüh buyur; teveccüh buyurki, sensizlikle karanlıklara boğulan sinelerimizde yeniden şuur ve idrak kıvılcımları parlasın..! Bak, bir tarafta duman duman üstüne çevreye sis püskürten ilhad ve nifak ocakları; diğer tarafda sevgiden mahrum sineler, af bilmeyen düşünceler, müsamahasız ruhlar..! Birinciler dörtbir yanda yangınlar çıkarıp dinde yarıklar açıyor; ikinciler, kine kinle, nefrete nefretle mukâbele edip senin sevgi dünyanın esas ve kâidelerini temelden sarsıyorlar. Bütün bir hayat boyu, kan-ter besleyip büyüttüğün gül bahçendeki çiçekleri, peşipeşine poyrazların yalayıp geçtiği şu günlerde, burakına atlayıp imdadımıza koşmazsan, ardı arkası kesilmeyen bu fırtınalarla yaprak yaprak savrulacak ve düşmanlarımıza bayram mevzuu olacağız. Diriltici soluklarına su kadar, hava kadar ihtiyaç duyduğumuz şu dakikalarda, sana olan hasretimizi nasıl ifade edeceğimizi ve gönüllerimizde bir şafak gibi ağaracağın günü nasıl bir heyecanla beklediğimizi dile getirememenin aczi içinde "Yetiş ey Sultân-ı Rüsül!" deyip inliyoruz.

Bir hamlede sînelerdeki bütün kötü duygu ve tutkuları silen sen; bir solukta aydınlık düşüncelerinle karanlıkları yerle bir eden yine sensin! Sen olmasaydın insanlık, ahlâk ve fazileti bilemez, ihtirasların öldürücü girdaplarından kurtulamazdı. Bizler ahlak ve fazileti senin sayende öğrendik; nefsâniliğin sisli labirentlerinden senin eteğine sarılarak kurtulabildik...

Ey insanlığın yıllanmış dertlerine derman olan hekimler hekimi; gel, asırlardan beri bucak bucak dolaşıp derdine derman arayanların ızdırablarını dindir! Gel, çaresizliklerimize çâre bul! Gel, Yezid'lerin, Şimir'lerin kılıçlarını kır; Hüseyin 'in âh-u efgânını sona erdir! Gel,kendi elinle yapıp ortaya koyduğun gönül kâbesini tamir et. Ve onu, ilmin, irfânın, tefekkürün kıblesi haline getir! İbrahim peygamber Kâbeyi inşâ ederken, ayağının altına koyacağı taşı Ebu Kubeys'den [3] getirmişti. Gel, yıllar yılı yolunu gözleyen bizler, kalblerimizi senin ayaklarının altına serelim... Hayır hayır! Sen o mübarek ayağını-ayağın başlarımıza tâç olsun- kemikleşmiş günahlarına kefaret arayan Kıtmîr'inin mücrim başına bas ve yapacaklarını yap! Söyleyeceklerini söyle! Alacaklarını al! Bırakacaklarını bırak... Yolunun kara sevdalılarına bağlılıklarını ifade etme fırsatını ver!

Ey peygamberlik semâsının güneşi ve nebiler ağacının meyvesi; şu senin çevrende dolaşıp sana yakınlığını hissedemeyen;senin kapının önünde kendi uzaklıklarını yaşayan; semavî sofralarınla sunduğun ni'metleri göremeyip, o sofraların başında aç bîilaç kıvranan yol bilmez, usül bilmezlerin kusuruna bakma! Bilmeyerek sana arka çevirip başka kapı arayan görgüsüzleri - Hakk'ın sana olan lütufları hürmetine - kapından kovma!

"Kerem kıl kesme sultanım keremin bînevâlerden,

Keremkâre yakışır mı, kerem kesmek gedâlerden"

(M. Lutfî)

Bizler çok uzaklarda kaldığımız zamanlarda bile, uzaklığımızın gerektiği itabı değil; yakınlığının gereği olan ihsanlarının düşleriyle yaşadık:

"El benim dâmen senin ey Rahmeten lil âlemin!

Şöhretim isyan benim, sen af ile meşhûrsun'.'

deyip iki büklüm olduk. Senin iltifat ve teveccühlerin sadece yakınlığına ermiş kutlulara münhasır kalamaz! Sen bütün âlemlere rahmetsin ve rahmetin de herkesin başvurduğu ve vuracağı bir kevser çeşmesidir. Bizler ellerimizde kırbalarımız, dillerimizde Uhud şe-hidleri başında kardeşliğe kabul buyurduğunuzu ifade eden iltifat-kâr sözleriniz, bir düzine garib ve kimsesizler olarak "Bîçarelere devlet-i sermetsin efendim" iniltileriyle kapının tokmağına dokunuyor ve bizleri nazardan dûr kılmamanı diliyoruz. [4]

Bu uçsuz bucaksız kâinatlar senin adına yaratıldı: Varlığın başlangıcı sensin, sonu da sen! Kaosların bağrında beliren ilk nur senin nûrun; yokluğun sinesine gömülen ilk çekirdek de senin hakikatindir. Senin varlığının ziyâsıyla kâinatların çehresi aydınlanacağı güne kadar, varlık-yoktuk içice ve birbirinden farksızdı. Seninle renkler birbirinden ayrıldı; seninle yolların hedefi belli oldu ve senin etrafa saçtığın nurlar sayesinde kâinat manalı bir kitap, hâdiseler de hikmetle akan bir ırmak haline geldi.

Herbiri birer inkılâb çapındaki icraatınla bizleri derin uykulardan uyardın, gözlerimizden perdeyi kaldırıp bizlere ölümsüzlük yollarını gösterdin. O gün-bugün kâh sekerek, kâh uçarak, gölgesi yere düşmeyen sultanlar sultânına gölge olmaya çalışıyor ve izinin tozunu tûtiya gibi koklayıp koklayıp kendimizden geçiyoruz...

Şimdi, müsaade buyurulursa, o muhteşemlerden muhteşem icraatından bazı nûmuneler sergileyerek, damladan deryaya, sızıntıdan yağmur yüklü bulutlara menfezler açıp, bir kere daha güneşler güneşine doğru seyahati denemek istiyoruz.

Devlerin, dev destanlarının yanında, bir minik vızıltıyla huzura alınma arzumuzu hoşgör! Şimdiye kadar senin kapına koşanlardan hiçbiri o muhteşem kapıya göre hediye getirdiğini iddia etmemiştir. Onlar sana doğru koşmayı, koşup kapının eşiğine baş-koymayı en büyük şeref saymış ve bu mazhariyeti hayatlarının gayesi bilmişlerdir.

Bizler de, bu derûni hislerle, eli boş, eteği boş fakat sana güven ve itimadın kanatlarıyla şahlanmış gönüllerimizle bir yeni yolculuğa çıkma kararındayız.

Allahaşkına doğ gönlümüze bizi yalnız bırakma!

[1]: Allah'ın kulları etrafımda toplanın!

[2]: Işık saçan beyaz el.

[3]: Beytullah'a yakın yüksekçe bir tepenin adı.

[4]: Göz ardı etmeme.