Şubat 2002 · s. 48 · 3 dakikalık okuma
Internet'ten Sağlık Haberleri
İ. Hakkı İhsanoğlu · Prof. Dr. · Tıp
Kalb krizi ve inmeden korunmak için aspirini hangi hastalar hangi dozda kullanmalı? Aspirinin kalb krizi ve inme gibi dolaşım problemi bulunan hastaların tedavisinde tesirli olduğu bir süredir bilinmektedir. Önceki çalışmalarda aspirin gibi pıhtılaşmayı engelleyici ilaçların ciddi kalb problemlerini azalttığı gösterilmişti. Ancak hangi hastaların ilaçlardan istifade edebilecekleri ve hangi dozların daha tesirli olduğu bilinmiyordu. Yeni yapılan bir çalışmada ise (British Medical Journal 2002;324:7186); Oxford Üniversitesi araştırmacıları 200.000’den fazla hastanın incelendiği 287 çalışmayı tekrar gözden geçirdiler. Aspirin tedavisi diğer kalb tedavileri ile karşılaştırıldı ve farklı dozların tesir gücü değerlendirildi. Yüksek riskli hastalarda (inme, kalb krizi, kalb hastalığı veya şeker hastalığı geçirenler) aspirin tedavisi ciddi kalb problemlerini % 25, öldürücü olmayan kalb krizlerini % 33, öldürücü olmayan inmeleri % 25, ölümleri ise % 16 azalttı. Araştırmacılar ayrıca yüksek doz aspirinin (günde 500u1500 mg), orta doz (günde 160u325 mg) ve düşük doz (günde 75u150 mg) aspirine göre daha tesirli olmadığını buldular. Araştırmacılar bu neticelere dayanarak yüksek riskli hastalardaki ciddi kalb problemlerinin uzun süreli önlenmesi için düşük aspirin dozlarını, kalb krizi veya inmeyi takiben ise orta aspirin dozlarını tavsiye etmektedirler. Veriler inme tedavisi sırasında bile aspirin tedavisinin güvenli şekilde kullanılabileceğini göstermektedir. (Medical Breakthroughswww.ivanhoe.com 14.1.2002)
Diyet böbrek taşlarını önleyebilir. İtalya’da yapılan bir çalışma tuzdan ve etten fakir diyetin böbrek taşı oluşumu riskini belirgin şekilde azalttığını gösterdi. ABD’de yaşayan kişilerde hayat boyu en az bir böbrek taşına sahip olma riski % 10’dur. Böbrek taşlarının % 80’i erkeklerde görüldüğü için bu nispet erkeklerde daha yüksektir. Taşların çoğu idrarla atılabilir, ancak vakaların yaklaşık % 15’inde cerrahi müdahale veya taşın şok dalgaları ile kırılması gerekir. Böbrek taşlarının çoğu kalsiyum ihtiva ettiği için bazı hekimler hastalarına diyetle daha az kalsiyum almalarını tavsiye etmektedir. Halbuki son çalışmalar kalsiyumdan fakir diyetin böbrek taşı oluşumunu azaltmak bir yana, tam tersine artırabileceğini ve bu arada kemik erimesine de sebep olabileceğini göstermektedir. Parma Üniversitesi'nde yapılan çalışmada daha önce böbrek taşı olan 120 erkeğin 60’ına düşük kalsiyum diyeti, 60’ına tuzdan ve özellikle proteinden fakir diyet verildi. 5 yıllık sürede düşük kalsiyum diyetindeki 23 erkekte, düşük tuz ve protein diyetindeki sadece 12 erkekte böbrek taşı oluştu. Diyetle az kalsiyum alan kişilerde idrarla kalsiyum atılımı azalır, ama böbrek taşlarının yapısında yer alan bir başka maddenin (okzalatın) atılımı artar. Tuz ve ette bol bulunan bir protein ise, idrarla kalsiyum atılımını artırır. Amerikan Bevliye Hastalıkları Vakfı’nın web sitesindeki böbrek taşları konusunda düşük kalsiyum diyetinden söz edilmemekte, buna karşılık hekimlerin et ve tuzdan fakir diyet tavsiye edebilecekleri anlatılmaktadır. Sonuçları New England Journal of Medicine’de yayınlanan bu çalışma iki diyetin doğrudan kıyaslandığı ilk araştırmadır. Günde 10u12 büyük bardak su içilmesi de taş oluşumunu veya oluşan küçük parçaların büyümeden atılmasını sağlayacaktır. (InteliHealth 10.1.2002)
Bebeklerin bağışıklık sistemleri düşünülenden daha güçlü. Son anketler anneubabaların bebeklerine yapılan aşıların çok fazla olduğu ile ilgilendiklerini göstermektedir. Bu ilginin altında yatan düşünce bebeklerin bağışıklık sisteminin aşıları güvenli şekilde kaldıramayacağı ve aynı anda yapılan birkaç aşının bağışıklık sisteminin çalışmasını tehlikeye sokabileceğidir. Pediatrics dergisinde yayınlanan bir makalede bebeklerin bağışıklık sistemlerinin kapasitesinin ne kadar fazla olduğu anlatılmaktadır. Makalede ayrıca hafif veya orta şiddetteki hastalıkların bebeğin aşılara koruyucu cevap oluşturmasını olumsuz etkilemediği, aşılanmış çocukların aşılanmamış çocuklara göre diğer virüs veya bakterilerden kaynaklanan bulaşıcı hastalıklara daha fazla yakalanmadığı ve günümüzde bebeklerin 40 veya 100 yıl öncesine göre bağışıklık cevabını uyaran daha az madde aldığı da belirtilmektedir. (InteliHealth 9.1.2002)