Şubat 2002 · s. 44 · 8 dakikalık okuma
Damlalar
Küçük Şeyler
Ömer Durak
Çocukluğu, üzerine aldığı ceketteki beyaz bir tüyde yüzünü gösteriyor.
Beyaz bir tüy...
Tek bir tüy...
'Küçük şey yoktur,' diyor, 'her bir şey, karşılığı olduğu hatıranın kalpteki derinliği kadardır. Küçüklüğüne rağmen büyür herşey.'
Cümlelerine sinen duyarlılık şiire yakın durduğunu gösteriyor.
Şiire içini kapatan büyüklerin dünyasında uykuya yatan bir derinlik dolaşıyor satırlarında.
Ve bu yaşta ruhun acısından bahsediyor.
Büyüklerin çoktan unuttuğu hüzünden...
Onu dinledim...
Bu gürültülü çağın dikkate almadığı yüreğe ait türkülerin ezgisini duyuruyor.
Dağ havasını, çiçeğin selamını, suyun bereketini seslendiriyor.
Şiirden söz açıyor.
Yazılmayan şiirden...
Aşktan...
Yani kalbin kadim misafirinden...
Şiir sadece yazılmaz, yaşanır da...
Mesela aşk...
Şiirin alanı içinde olmaktır.
Anı aşk inceliğiyle dokuyarak ömrü bitirmek şiir değil mi?
Şiire has sesi, derinliği, estetiği içinde barındıran bir hayat bırakarak çekip gitmek...
Başkasının aşk diye okuyabileceği hayatınız aynı zamanda şiirinizdir de...
Hayatının merkezine oturttuğu şey ne, biliyor musunuz?
Bir anlamın içinde yaşamak devamlı...
Yaslandığı dağı olan biri olmak...
‘Dolaşıp gelinen bir adrese sahip olmak için, yolda olmak gerekir!’ diyor.
Haklı!
Çünkü zamanın içinden geçerek, mekanlarımızın ve kalbimizin misafiri aşklar ediniriz.
Dört bir yanımızdan akan eşyanın ve hadiselerin dilinden kelimeler ruhumuza düşer.
Yağmurlar, kuytular, yüzler... bir rüzgar taşırlar bize.
Yolculuk başlar içimizde böylelikle...
Kişisel tarihimiz oluşur bu yolculuktan; söyleyeceklerimiz birikir.
Ruhumuza sinen izin altını çizeriz sonra.
Kurduğumuz cümlelere bu izi taşır, kendimizi yükleriz.
Ondan hayatlar doğar, aşk/şiir diye okur insanlar.
Teşrif eder misiniz?
Mehmet Yalçın
Yağmurlar yağıyor, mevsim döndü
Kar çiçekleri açtı, sitem ülkesinde
Gönlümüz hasretle yanıyor, lütfeder misiniz ?
Gurbet günleri biter mi hiç
Bu uzaklarda ayrılık bizi bitirecek gibi
Hicranla dolu sinelerimize
Merhem ol, yaralı kalblerimize
Bir güneş ol, doğ ülkemize
Bakışlarınızı arar olduk hülyalarımızda
Sevgiler, aşka dönüştü gurbet ocağında
Titreyen yüreğimizle, adınız dudağımızda
Bir anlatabilsem, ‘teşrif eder misiniz?’ diyebilsem.
Son Yanış
Ayşegül Akakuş
Son yanışın sızısıdır yüreğimde gördüğün
Ruh memnun bu halinden fikirlerim kördüğüm
Çekinmeden süzülerek rüyalarına girdiğim
Sensin ve sevgimdir hiç bıkmadan övdüğüm
Hasretin sisidir geçen, perde perde gözlerimden
Sevgim tükenmeden, sabrım kopmadan bamtelinden
Ümidim odur ki, kavuşuruz
Yürek ayrılmadan yerinden
Son kuşlar da uçtu, geçtiler göçe
Yarim hicretin, hangi yüreğe
Ümitler kanatlanır diyar-ı hasrete
Beklemek vakti geçti, zaman artık son demde
Git ey aşk! Es yarin yüreğine
Parla onda yakamoz gibi delice
Bu sevda her türlü emre amade
Yürek hala, yüklü çile çekmede
Bilirsin ben, yüreği en yangınlarla yaşarım
Tanırsın, yüreği sevdalarda dolaşanım
Yalnız, bir bakışın dilencisi olanım
Şimdi inanmak vakti: Geleceksin!...
SYalnızlığı vardır insanın
M. Zahir Ertekim
Tutarlılığını tutarsızlığını bir yana bırakırsak, yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği bir hayatı vardır insanın. Bir yoldur tutturmuş gidiyor, bir tutkudur ardı sıra koşturduğu. Emin olmak ister attığı adımlardan. Henüz netlik kazanamamış adımlar...
Zayıf bedenine çullanmış bir yükü, altından kalkacağından şüphe duyduğu bir aşkı vardır. Şeffaf, narin ve dayanıklı olarak bildiği, bilip sığındığı bir yürek var karşısında. Umutsuzlukta umut, hayatsızlıkta hayat, mutsuzlukta mutlu olabileceğini tahayyül ettiği ve bu sebeple sığındığı bir yürek... Ne tuhaftır tenhada yaşar ve yalnızdır insan...
Bir hayatı vardır, içinde hayatı saklamış, hayatı hayati manalar yüklü. Peşinden gelenler vardır. Hayalleri kadar geniş bir gönlü, günlü kadar sade hayalleri vardır. Yalnızlıktan hayallerine sığındığında beyaz gönlü eşlik eder ona. Dertlerini bütünüyle paylaşacak bir dostu olmasa da, bütün dertlerini dinlediği bir çok arkadaşı vardır etrafında. İki ayağını birden uzatıp, iki bardak çay arası derdini paylaşacağı bir dost da gerekliymiş meğer, diye düşünür. Ne garibtir, garib olduğu kadar da kimsesiz ve yalnızdır insan.
Gün gelir yeni mekanlar ve yeni zamanlar içinde kaybolur insan. Hayata dair terennümleri değişir. Firak kapıyı çalar; vuslat hatır istemez insandan ve yeni hayat biçimi, yeni zorluklar, ‘bu zamana dek gidenlerin ardından hüzünlenen kalbten ardına bakmaması istenir.’ Aşklar beliriverir gözünde. Hüzün katar, hüzün dolu heybesine. Yüreği taşkınlığına dayanamaz hale gelir hüzün katarına. Uygulaması zor bir karardır. Bir duası vardır insanın, adedi belli olan nefesleri, bir de yıkılmayacağından emin olduğu bir dayanağı vardır. Allah!...
Bütün bunların şuuru içerisinde gitmeye odaklanır insan. Prensiplerini tahakkuk etmekten kaçışı yoktur kaderin. Kader, teslim olmaktır ve uzak olmaktır kederden. Dönüşü olmayacak yeni yolun başında, yeni ayakkabılarla yürümesi gerektiğini anlayacaktır.
Terk ederek faniyi, fenada kendisi ile beraberce yaşamaya başlayacaktır.
Sırtında acı bir yalnızlık...
Kimsecikler içinde yapayalnızlık içerisinde, kendisine sunulmuş hayat kadehini Niyaz-i Mısri’nin, ‘Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp / Şevk ile her dem uçup, çağırırım, dost, dost!’ ifadeleri ile anlattığı dosta doğru. Yüreğinin sıcaklığıyla tüketecektir bütün yolları. Bütün korku ve acıları aşacaktır yalnız başına insan.
Hayata tarifi yalnız yapacak.
Hayatın hesabını yalnız verecek.
Bu dünyaya yalnız geldiği gibi;
Öbür dünyaya da yalnız gidecek...
Yol azığı
İlyas Üstüner
Ayrılığa dair söylenmemiş bir şey yok gibi. Bu yüzden ne Fuzuli`ye, ne de bir başka vuslat avcısı yürek sultanlarına yapılacak bir nazirem var.
Ama her uzun yola gidene bir tülbent içi azık hazırlamak adettendir ya, işte bu adet üzere, uzun bir kader arkadaşlığında, yüreğine perçinlenen yüreğimin tuzlu dudaklarından süzülen bir kaç cümlelik yol azığının, yaşadığımız güzel günlerin hatırasına, okyanus ebatlarındaki yüreğinizin sütliman bir sahilinde demirlemesini müsaadelerinizden istirham edeceğim.
Adın, adımdan da emin. Zannetme ki, büyüteçliyorum manaları. Şahittir buna kan kusturan Sibirya rüzgarları, takat düşmanı bıçak ağzı soğuklar ve ...
Gece uzunsa Sibirya`da bu kadar, derinse böylesine ve dahi nemliyse gece seninle, isterse sadık görülmesin şahitliğim...
Sen eğerlenince geceye, doğurgan bir zaman olur karanlık. Buzlar erir, yollar yıkanır, Ay donanır güzelliğince, şafaklar allanır... Ve geceye bir şeyler olur seninle.
Hangi kaldırımı adımlasan eksi otuzbeşte, çözülür şaçaklardaki buzların hayata adaveti; damla damla çıkarsız düşerler yaşarken yananlara..
Adın duyulunca aramızda, köpüklü bir yayla deresinden bir avuç soğuk su çalınır terli alınlarımıza. Sen konuşunca nağmelere ruh üflenir ve muhabbet meclisinin tek yaranı 'Gül' olur. Senin nefesinden alır kokusunu rüzgar besleyen defneler, yürek genişleten zemzemler, Musa eline yakışan zambaklar.
Hep lacivert geceleri süsleyen, hicret katarları yürürdü gözlerinde. Doğuya, batıya; kuzeye, güneye devamlı yürüyen ama hiç yorulmayan katarlar...
Gidişinle köpüklenecek yeniden şeyda duygular. Belki gözlerine koyu gölgeler inecek hasret servilerinin. Belki de dudaklarımızı kanatacak esrik ıslıklar. Olur ya, belki de biraz daha çarpanlarımıza bölüneceğiz.
Ama, 'gidişin heyecanına ve dönüşün vuslatına özlem düşürerek' bir kutlunun şu beyanına yaslanıp dirileceğiz ve su yürüyecek dalımıza toprağımıza: 'Eğer bir yerlerde kavuşma ümidi olmasa can mesabesindekilerin ayrılığına yürek dayanmaz.'
Ey dost! 'Her ayrılık biraz ölüm' sayılsa da , şimdilik ayrılmak, eminim,'vuslatı virgülle noktalamak'. Hadi git, nefesinle ısıttığın diyarlardan göz yaşıyla yeşerteceğin mekanlara...
Bahtın açık ola!...
SBahar ve yağmur
Arzu Çetin
Bir toprak kokusu var yüreğimde
Göz pınarlarımdan ruhuma inen yağmurun serinliğinde
Bir filiz var hayat damarlarımın kıvrıldığı çizgide
Yeşermeye hazır durur, tuzlu suların can kattığı sevgide
Bir tablo var yüreğimde en çizilmemiş haliyle
Gökkuşağının hakim olduğu yağmur ertesinde
Günbatımında bir kızıllık var nefeslendiğim yerde
Ve gülüşü sineleri dolduran bir yıldız var ıslanmışlığın neminde
Kışın ortasında, bir bahar var yüreğimde
Sevgiler çılgın, yağışlı göz perdelerimde
Bulutların arkasında göz kırpan güneşin renginde
Bir umut var yüreğime dair maviliğin enginliğinde
Ve bir türkü var yüreğimde,
Yüreğine baharı soran gözlerin eşliğinde
Düğün ve kördüğüm
yhan Koçyiğit
Hayatın yol ayrımına geldim
Hava sisli ve soğuk
Hesabın beşiğinde
Sallanır günahlarım
Geçeceğim değil mi
Herkesin geçtiği bu yoldan
Bu yol çok kısa, çok uzun
Ve göreceğim terlediğini buzun
Bulunmayacak tek bir külüm
Bu yolun adı ölüm
Son perdesi oynanırken hayatın
Birden kapanır perdeler
Ve gözlerim kapanır
Muhayyel ellerin
Alkışları duyulur uzaklardan
Hayatın yol ayrımına gelindiği gün
Hava sisli ve soğuk
Belki kimine düğün
Kimine de kördüğüm
Bu yolun adı ölüm
Kuşlar götürür beni
Mustafa Sarıkoç
Kuşlar götürür beni
Mustafa Sarıkoç
Uçuşları nereye
Katar katar olmuşlar
Gönlümden kopar gibi
Hasret yüklü bu kuşlar
Uçmak geldi içimden
Ah lakin kanatsızım
Bir garip yolcuyum ki
Silahsız ve atsızım
Düşmeden takılmadan
Bir harami ağına
Ulaşmaktır dileğim
Erenlerin bağına
Uçurun aranızda
Uçurun beni kuşlar
Geçilmiyor bu dağlar
Aşılmıyor yokuşlar
Uzağım fersah fersah
Sevgi ve aşka
Bir dosta eremedim
Gözyaşlarından başka
Arzum değil kapanmak
Bir karanlık hülyaya
Kuşlar götürür beni
Özlediğim dünyaya
Bir adam vardı
Hilal Acar
Bir adam vardı; dün gece gözlerimin görebildiği noktada. Uzun siyah pardüsülü. Başında eski bir şapka, elinde eğri büğrü bir baston. Ama itinayla taranmış saçlar ve tertemiz bir yüz... Farklı bir simayı teşkil ediyordu. En çok da bakışları... Çok şeyler anlatmak ister gibiydi sanki. Yanına yaklaştığımı farketmeyecek kadar dalgın... Belli ki kendisini böyle derin düşüncelere iten önemli sebepleri var. Gözlerine baktığımda akmaya korkan damlalar gördüm.
‘Yalnızım ben evlat!, dedi. 'Kalabalık içinde yalnızım. İçimdeki yangınları bir bilsen, eskiden böyle miydim ben?! Yaşamak güzel, hayat manalı ve hayallerim tutabileceğim kadar yakındı. Bakma öyle hasta gibi durduğuma, beni hasta gibi gösteren içimdeki yangınlar ve ruhumun yorgunluğudur. Bu gözler, neler gördü bilir misin? Sokağa terkedilen küçük çocukların yüreklerindeki yanlızlıktan tutun da, yetişkin olduğunu sanan ama bir çocuk kadar dahi düşünemeyenlerin hazin sonlarına kadar, neler gördüm. Yıldızları tutmaya çalışırken düşenlerin acı bağırtıları gibi etrafa yayılan ızdırap dolu sesleri hiç işittin mi? Ya yalnızlığa itilen, duygusuzca terkedilen, küçük görülen insanların yalvarış dolu seslerini? Seslerini duymana gerek yok, onların gözlerinde görebilirsin acıyı. Ya sen; sen hiç terkedildin mi? Canım dediklerin yemeyip yedirdiklerin, herşeyini uğurlarına feda ettiklerin senden bıkıp terkettiler mi hiç? Ya canından kopan canı, toprağa vermek nasıl bilir misin? Hem de en sevdiğin hayat arkadaşının yanına. Yok evlat yok. Yanlız bunlar değil, inan bu kadarı yetmez beni yıkmaya. Şöyle bir etrafına bak. Bombaların düştüğünü görüyorum masum insanların üstüne. Kurşunlar delip geçiyor minicik bedenleri. Kan ağlıyor içleri nice annelerin. Şu gözlerimden akamayan yaşlar neden bilir misin? Kötülükle donatılmış kalplerdeki bu kötülüğü atamayışım, beni üzer; durun diyemeyişim. Atılan her kurşunun her bombanın önüne geçemeyişim. Çare arayan gönüllere çare olamayışım beni yıkıyor evlat, inan beni yıkıyor.'
Gözleri daha neler neler anlattı. Söze gerek yoktu.
Kalbin en güzel tercümanı o gözler anlattıklarından yorulmuş olmalı ki salıverdi damlalarını. Ve yavaşça yerinden doğruldu. Bastonunu eline alıp uzaklaşırken, 'sakın ha evlat'! diyordu sanki, 'sakın ha sen haksızlığa boyun eğme.' Sonra birden durdu. Pardüsüsünü çıkardı. Köşeye bözülmüş uyuyan bir çocuğun üzerine örtüp hızla uzaklaştı. Bir müddet sonra gözden kayboldu.
Bir adam vardı; dün gece karanlıklar içinde. Adını bilmediğim, sesini hiç duymadığım. Fakir görünüşlü, ama zengin bir adam. Sanki dünyayı kötülüklerden temizlemek vazifesi ona verilmiş de, o bunu başaramdığı için, bu haldeymiş gibi yorgun; hayata küskün ve çaresiz.
Bir adam vardı; dün gece karanlıklar içinde. Hiç konuşmayan ama çok şey anlatan bir adam...